Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış
Affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
Fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına
Nazım Hikmet (1951)
24 Nisan 1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan ve Ermeni halkının kitlesel tehcir ve katliamlarla yok edilmesine yol açan süreç, ne basit bir “etnik çatışma” ne de savaş koşullarının kaçınılmaz bir sonucu olarak açıklanabilir. Bu, çözülmekte olan bir imparatorluğun, kendi varlığını sürdürmek adına halklara yönelttiği sistematik ve örgütlü şiddetin tarihsel bir ifadesidir.
Bu sürecin merkezinde yer alan İttihat ve Terakki Cemiyeti, yalnızca iç kriz dinamikleriyle değil, aynı zamanda emperyalist güçlerle kurduğu ittifak ilişkileri içinde hareket etmiştir. Özellikle I. Dünya Savaşı koşullarında Alman İmparatorluğu ile kurulan askeri ve siyasal ittifak, Osmanlı yönetiminin politikalarını belirleyen önemli bir zemin yaratmıştır. Alman emperyalizminin bölgedeki çıkarları ile İttihatçı kadroların ulus-devlet inşa hedefleri kesişmiş; bu kesişim, halklara yönelen şiddetin maddi ve siyasal zeminini güçlendirmiştir. Bu durum, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; aksine, emperyalizm ile yerel egemen sınıfların nasıl iç içe geçtiğini daha açık biçimde ortaya koyar.
İttihatçı iktidar, içeride homojen bir ulus yaratma hedefi doğrultusunda, başta Ermeni halkı olmak üzere gayrimüslim halkları “tehdit” olarak kodlamış ve sistematik bir tasfiye sürecini devreye sokmuştur. Ancak bu yalnızca ulusal bir mesele değildir. Aynı zamanda açık bir sınıfsal boyut taşır. Ermeni nüfusun ticaret, zanaat ve kent yaşamındaki birikimi, zorla el konulan mülklerle birlikte ortadan kaldırılmış; bu süreç büyük ölçekli bir servet transferine dönüşmüştür. Yeni oluşan egemen sınıfların ekonomik temeli, bu mülksüzleştirme ve yağma üzerine kurulmuştur.
Ermeni halkına yönelik bu yok etme politikaları, aynı tarihsel dönemde Süryani (Sayfo) ve Rum Pontus halklarına yönelen saldırılarla birlikte ele alındığında, Anadolu’nun kadim halklarının sistemli biçimde tasfiye edildiği görülür. Bu yalnızca bir nüfus mühendisliği değil, aynı zamanda yeni bir egemenlik düzeninin kuruluş sürecidir.
Türkiye’nin tarihi, yalnızca resmi kuruluş anlatılarıyla değil, aynı zamanda halklara karşı işlenen bu tür katliamlar ve zorla dönüşümlerle şekillenmiştir. Cumhuriyet döneminde de bu çizgi farklı biçimlerde devam etmiştir. Gayrimüslim azınlıklar, Varlık Vergisi gibi uygulamalarla ekonomik olarak tasfiye edilmeye çalışılmış, sürgünler ve baskılarla toplumsal yaşamdan dışlanmıştır. Amaç açıktır: Türk burjuvazisinin yaratılması ve halkların ortak birikiminin zor yoluyla el değiştirmesi.
Bu sürecin en çıplak ve örgütlü örneklerinden biri ise 6-7 Eylül Olayları olmuştur. 1955 yılında, Demokrat Parti iktidarı döneminde, Kıbrıs meselesi bahane edilerek azınlıklara yönelik geniş çaplı bir saldırı örgütlenmiştir. Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı yönündeki provokasyonla kitleler yönlendirilmiş, önceden hazırlanan gruplar İstanbul’da Rum, Ermeni ve Yahudilere ait ev ve işyerlerini yağmalamış, kadınlara yönelik ağır saldırılar gerçekleşmiş, ibadethaneler tahrip edilmiştir. Güvenlik güçlerinin seyirci kalması, bu saldırıların spontane değil, organize olduğunu açıkça göstermektedir.
Dönemin Özel Harp Dairesi yetkililerinden Sabri Yirmibeşoğlu’nun yıllar sonra bu süreci “muhteşem bir örgütlenme” olarak tanımlaması, devletin bu tür saldırılardaki rolünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu yalnızca bir itiraf değil, aynı zamanda egemenlik pratiğinin nasıl işlediğine dair bir göstergedir.
Bugün bu tarihsel çizgiye bakıldığında, inkârın yalnızca geçmişi örtmeye yönelik bir refleks olmadığı görülür. İnkâr, aynı zamanda bugünkü egemenlik ilişkilerinin korunmasının bir aracıdır. Çünkü bu tarihsel suçlarla yüzleşmek, yalnızca geçmişi değil, mevcut iktidar yapılarının dayandığı temelleri de sorgulamayı gerektirir.
Bu nedenle mesele, bu tarihi milliyetçi reflekslerle savunmak ya da dar bir kimlik tartışmasına sıkıştırmak değildir. Asıl mesele, bu tarihsel gerçekliğin bütün boyutlarıyla açığa çıkarılması ve halkların ortak çıkarları temelinde yeniden değerlendirilmesidir.
Buna karşılık, bu toprakların tarihi yalnızca katliamların tarihi değildir. Aynı zamanda halkların birlikte üretme, birlikte yaşama ve dayanışma tarihidir. İşçi sınıfı, Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi demeden aynı üretim alanlarında omuz omuza çalışmış, ortak bir yaşamın maddi temelini yaratmıştır. Egemen sınıfların ırkçı ve bölücü politikalarına rağmen, halkların gerçek çıkarı bu ortaklıkta yatmaktadır.
Bu nedenle 6–7 Eylül ve 1915 gibi tarihsel kırılmalar, yalnızca geçmişte kalmış olaylar değil, bugünle doğrudan bağlantılı derslerdir. Irkçılığın ve devlet eliyle örgütlenen şovenizmin hangi yıkımlara yol açabileceğini gösterir. Bu dersin gereği, ırkçılığa karşı mücadeleyi büyütmek, halkların eşitliğini savunmak ve sömürü düzenine karşı ortak bir mücadele hattı örmektir.
Sonuç olarak, bu topraklarda gerçek bir barış ve özgürlük, ancak geçmişle sahici bir yüzleşme ve halkların eşitliği temelinde kurulabilir. Bu yüzleşme bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur. Aksi halde, bastırılan tarih farklı biçimlerde yeniden üretilecek ve şiddet, bu coğrafyanın kaderi olmaya devam edecektir.
