Rojava, Ortadoğu’nun son on yılında ortaya çıkan en kritik siyasal deneyimlerden biri olarak ne romantize edilerek sahiplenilebilecek ne de kolayca reddedilebilecek bir tarihsel gerçekliğe işaret eder. Bu deneyim, Suriye İç Savaşı’nın yarattığı otorite boşluğu içinde şekillenmiş, hem yerel öz-örgütlenme dinamiklerinin hem de bölgesel ve emperyalist güç dengelerinin kesişim noktasında doğmuştur. Dolayısıyla Rojava’yı anlamak, onu tek boyutlu bir “model” olarak değil, çelişkilerle yüklü bir süreç olarak ele almayı zorunlu kılar.
Bu yapının ortaya çıkışı, Kürt hareketinin uzun yıllara yayılan örgütsel birikimiyle bağlantılıdır. Ancak belirleyici olan yalnızca bu tarihsel birikim değildir; asıl kırılma, Suriye devlet otoritesinin kuzey bölgelerde çözülmesiyle oluşan siyasal boşluktur. Bu boşluk, bir yandan yerel halk inisiyatiflerinin gelişmesine zemin hazırlarken, diğer yandan Rojava’yı daha en başından bölgesel ve uluslararası güç ilişkilerine bağımlı bir zemine yerleştirmiştir. Bu nedenle Rojava, aynı anda hem aşağıdan gelişen bir toplumsal örgütlenme pratiği hem de yukarıdan belirlenen jeopolitik denklemlerin bir parçası olarak şekillenmiştir.
Rojava’nın sıkça vurgulanan yönleri—kadınların siyasal alandaki görünürlüğü, yerel meclisler, çok kimlikli yaşam vurgusu—Ortadoğu’nun geleneksel otoriter yapılarıyla kıyaslandığında ilerici unsurlar içermektedir. Ancak bu unsurlar, deneyimin sınıfsal niteliğini ve ekonomik yapısını tartışmanın yerine geçemez. Çünkü bir siyasal yapının gerçek karakteri, yalnızca temsil biçimleriyle değil, üretim ilişkileri ve iktidar yapılarının niteliğiyle belirlenir. Bu açıdan bakıldığında Rojava’da kapitalist üretim ilişkilerinin varlığını sürdürdüğü, piyasa mekanizmalarının işlediği ve mülkiyet yapısında köklü bir dönüşümün gerçekleşmediği görülmektedir. Kooperatif deneyimleri ve yerel üretim girişimleri önemli olmakla birlikte, sistemin bütününü dönüştürecek bir seviyeye ulaşmış değildir.
Rojava’nın en tartışmalı boyutlarından biri, emperyalist güçlerle kurulan ilişkidir. Özellikle ABD ve İsrail eksenli bölgesel güç mimarisi ile kurulan dolaylı temaslar ve Türkiye’nin sahadaki belirleyici askeri varlığı, Suriye’de yeni bir fiili düzenin oluşmasına yol açmıştır. Bu yeni düzende, sahadaki güç dengeleri büyük ölçüde dış aktörler tarafından belirlenmekte; yerel yapılar ise bu denkleme uyum sağlama baskısı altında hareket etmektedir. Bu durum, Rojava’yı bağımsız bir siyasal hat olmaktan çok, sürekli yeniden tanımlanan bir geçiş alanına dönüştürmektedir.
Son dönemde bu kuşatma daha da derinleşmiş durumdadır. Şam yönetimi ile yürütülen temaslar ve çeşitli anlaşma süreçleri, sahada çoğu zaman bütünlüklü bir şekilde uygulanamamakta, pratikte sürekli bir belirsizlik ve parçalı uygulama durumu ortaya çıkmaktadır. Özellikle HTŞ gibi ideolojik olarak gerici yapılarla şekillenen yeni denklemler içinde Rojava üzerindeki baskı artmaktadır. Bu süreçte Rojava yönetiminin sürekli geri adım atmak zorunda kaldığı, yapılan anlaşmaların sahada karşılık bulmadığı ve bunun yerine fiili durumların dayatıldığı bir tablo oluşmuştur. Böylece “entegrasyon” ve “uyum” adı altında işleyen süreçler, pratikte giderek daha fazla siyasal geri çekilme ve yapısal daralma üretmektedir.
Bugün gelinen aşamada bu durum daha açık bir karakter kazanmıştır. Rojava çok yönlü bir kuşatma ve tasfiye saldırısı altındadır. Emperyalist güçler ve bölgesel gericilik, askeri yollarla sonuç alamadıkları süreci bu kez entegrasyon adı altında siyasal ve kurumsal çözülmeye dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu, açık bir yeniden dizayn ve teslim alma hamlesidir.
QSD’nin merkezi orduya entegrasyonu, öz savunma gücünün tasfiyesi anlamına gelmektedir. Komuta yapısının Şam’a bağlanması, ağır silahların devri ve sayısal olarak etkisizleştirilmesi, halkın silahlı gücünün merkezileştirilerek denetim altına alınmasıdır. Bu koşullarda QSD, devrimci kazanımların güvencesi olmaktan uzaklaştırılmakta, giderek sistem içi bir askeri unsura indirgenmektedir. Aynı süreç YPJ açısından daha da çarpıcıdır. Kadınların öz savunma gücünün tanınmaması, kadın devriminin en temel kazanımlarının hedef alındığını göstermektedir.
Eğitimden adalete kadar uzanan müdahaleler, Rojava’da yaratılan toplumsal kazanımların sistemli biçimde sökülmesine yöneliktir. Anadilde eğitimin fiilen ortadan kaldırılması, çok dilli yapının tasfiyesi ve merkezi müfredat dayatması, kültürel asimilasyonun yeniden inşasıdır. Kadın özgürlüğü, eşit temsil ve komünal adalet mekanizmaları ise merkezi ve gerici anlayış tarafından dağıtılmak istenmektedir.
Göç ettirilen halkların geri dönüşü güvence altına alınmamış, işgal altındaki alanlarda silahlı grupların varlığı sürerken “güvenli dönüş” söylemi fiilen karşılıksız kalmıştır. Siyasal alanda ise seçim adı altında kurulan mekanizmalar, halk iradesini değil merkezi atamayı esas alan bir denetim düzenine dönüşmektedir.
Bütün bu gelişmeler, askeri yöntemlerle gerçekleştirilemeyen tasfiyenin siyasal entegrasyon yoluyla hayata geçirilmeye çalışıldığını açıkça ortaya koymaktadır. “Entegrasyon” burada bir çözüm değil; devrimci kazanımların adım adım eritilmesinin aracıdır.
Elbette Rojava’nın ağır bir kuşatma altında olduğu gerçektir. Bu koşullarda taktik geri çekilmeler ve geçici anlaşmalar kaçınılmaz olabilir. Ancak bu zorunluluğun stratejiye dönüşmesi, yani uyum ve entegrasyonun kalıcı bir yönelim haline gelmesi, devrimci hattın çözülmesi anlamına gelir. Sürekli geri adım, bir noktadan sonra geri dönüşü olmayan bir siyasal savrulmaya dönüşür.
Bugün temel mesele daha da netleşmiştir: Sürekli geri adımların, uygulanamayan anlaşmaların ve çok katmanlı baskı mekanizmalarının olduğu bir ortamda, ilerici bir siyasal hat nasıl korunacaktır? Bu sorunun yanıtı dış güçlerle kurulan ilişkilerde değil, iç toplumsal örgütlenmenin derinliğinde yatmaktadır. Emekçi sınıfların örgütlenme düzeyi, üretim ilişkilerinin dönüşümü ve toplumsal tabanın yeniden inşası belirleyici olacaktır.
Sonuç olarak Rojava, ne tamamlanmış bir devrim modeli ne de sıradan bir yönetim deneyimidir. O, sürekli baskı, geri çekilme, yeniden uyumlanma ve yeniden tanımlanma döngüsü içinde varlığını sürdüren çok katmanlı bir çelişkiler alanıdır. Ya elde kalan kazanımlar devrimci bir iradeyle savunulacak, öz savunma ve toplumsal örgütlenme yeniden güçlendirilecektir; ya da entegrasyon adı altında sistem içine çekilerek tasfiye süreci tamamlanacaktır. Rojava’nın geleceği, bu tarihsel eşikte verilecek yanıtla belirlenecektir.
