Tek Şef Rejiminin İnşası: Burjuva Cephedeki Çatışmadan Sivil Darbeye – Şemdin Şimşir

CHP

Türkiye uzun yıllardır yalnızca ekonomik krizlerin, siyasal çürümenin ve toplumsal kutuplaşmanın değil; aynı zamanda egemen sınıflar arasındaki sert iktidar çatışmalarının da merkezinde bulunuyor. Bugün yaşanan gelişmeleri yalnızca günlük siyasi hesaplarla açıklamak mümkün değildir. Çünkü mesele, düzen içi kliklerin sıradan iktidar kavgasını aşmış; devletin yeniden yapılandırılması, rejimin yeniden biçimlendirilmesi ve sermaye düzeninin ihtiyaçlarına göre tahkim edilmesi sürecine dönüşmüştür.

Türkiye burjuvazisi tarih boyunca her büyük kriz döneminde devleti yeniden dizayn etme yoluna gitmiştir. 12 Mart’tan 12 Eylül’e, Susurluk’tan 28 Şubat’a, ardından AKP’nin yükselişine kadar her süreç, egemen sınıfların kendi iktidar sürekliliğini koruma operasyonları olarak şekillendi. Ancak bugün yaşananlar, önceki dönemlerden çok daha kapsamlı bir rejim dönüşümünü ifade ediyor. Çünkü artık mesele yalnızca iktidarın korunması değil; bütün devlet mekanizmasının tek merkezde toplanmasıdır.

AKP iktidarı başlangıçta “demokrasi”, “vesayetle mücadele”, “AB reformları” söylemleriyle sunuldu. Oysa gerçekte yaşanan süreç, devlet içerisindeki eski güç odaklarının tasfiye edilerek yerlerine siyasal İslamcı kadroların ve yeni sermaye bloklarının yerleştirilmesiydi. Emperyalist merkezlerin desteğiyle büyütülen bu süreç, zamanla tek adam rejimine dönüştü.

Bugün Türkiye’de yasama işlevsizleştirilmiş, yargı siyasal iktidarın aparatı haline getirilmiş, medya büyük ölçüde saray denetimine sokulmuş durumdadır. Sermaye çevreleri yeniden hizalanırken, biat etmeyen tasfiye edilmekte; sadakat gösteren ise büyütülmektedir. Devlet, artık yalnızca toplumu değil, kendi içindeki bütün potansiyel rakiplerini de baskı altına alan merkezi bir iktidar aygıtına dönüşmüştür.

Son dönemde CHP üzerinden yürütülen operasyon tam da bu sürecin yeni halkasıdır.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin CHP kurultayına ilişkin verdiği “mutlak butlan” kararı, sıradan bir hukuk tartışması değildir. Bu karar, doğrudan siyasal alanın yargı eliyle yeniden dizayn edilmesi anlamına gelmektedir. Kararla birlikte CHP’nin 47 yıl sonra birinci parti olmasını sağlayan Özgür Özel yönetimi tedbiren görevden uzaklaştırılırken, Kemal Kılıçdaroğlu ve eski yönetimin yeniden göreve döndürülmesi hedeflenmektedir.

Bu gelişme, Türkiye’de iktidarın muhalefet üzerindeki baskı stratejisinin artık yeni bir aşamaya geçtiğini göstermektedir. Çünkü mesele yalnızca seçim kazanmak değil; muhalefetin hangi sınırlar içinde var olacağını da belirlemektir. Saray rejimi artık yalnızca sokaktaki toplumsal muhalefeti değil, düzen içi muhalefeti dahi doğrudan şekillendirme hamleleri yapmaktadır.

CHP’nin “Kararı tanımıyoruz” açıklaması ve Ankara İl Başkanlığı’nın üyeleri Genel Merkez önüne çağırması, yaşanan sürecin siyasal niteliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Özgür Özel’in, “Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum. Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum” sözleri ise, yaşanan müdahalenin parti içi bir tartışmanın ötesinde görüldüğünü göstermektedir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklama ise dikkat çekicidir. Kılıçdaroğlu, süreci eski genel başkanlar, PM üyeleri ve örgüt yapısıyla birlikte yürüteceklerini belirtirken, ortaya çıkan tablo düzen siyasetinin kendi içindeki yeniden dizayn sürecine işaret etmektedir. Çünkü Türkiye’de muhalefet uzun süredir kontrollü sınırlar içerisinde tutulmakta; toplumsal öfkenin düzen dışına taşmasının önüne geçilmeye çalışılmaktadır.

Bugün yaşanan süreç tam anlamıyla bir “sivil darbe” karakteri taşımaktadır. Tankların sokakta olmadığı, ancak yargının, medyanın, bürokrasinin ve devlet gücünün kullanılarak siyasal alanın yeniden yapılandırıldığı bir müdahale süreci yaşanmaktadır. İktidar, seçim mekanizmalarının ötesinde, doğrudan muhalefetin yapısına müdahale eden bir hatta ilerlemektedir.

Bu durum yalnızca CHP meselesi değildir. Çünkü mesele, Türkiye’de bütün siyasal alanın tek merkezli bir rejime göre yeniden düzenlenmesidir. Tek şeflik sistemi yalnızca baskıyla değil; korku, yoksulluk, medya kuşatması ve toplumsal umutsuzluk üzerinden ayakta tutulmaktadır.

ABD emperyalizminin ve özellikle Donald Trump gibi isimlerin Erdoğan yönetimine yönelik dönemsel övgüleri de tesadüf değildir. Emperyalizm açısından esas mesele demokrasi değil; bölgesel çıkarların korunması, NATO hattının güvenliği ve sermaye düzeninin sürdürülebilirliğidir. Bu nedenle otoriter rejimler çoğu zaman “istikrar unsuru” olarak desteklenmektedir.

Ancak tarih göstermektedir ki hiçbir baskı rejimi sonsuza kadar ayakta kalamaz. Bugün Türkiye’de büyüyen öfke yalnızca ekonomik krizlerin değil; aynı zamanda geleceksizlik, adaletsizlik ve siyasal çürümenin sonucudur. Saray rejimi baskıyı artırdıkça, toplumdaki çatlaklar da büyümektedir.

Bu nedenle mesele yalnızca bir parti meselesi ya da seçim tartışması değildir. Mesele, sömürü düzenini ayakta tutan bütün yapılarla hesaplaşma meselesidir. Çünkü tek adam rejimini yaratan koşullar değişmeden, yalnızca isimlerin değişmesi halklara özgürlük getirmeyecektir.

Gerçek çıkış yolu; sarayın sınırlarında ya da düzen muhalefetinin dar koridorlarında değil, halkın örgütlü mücadelesindedir. Çünkü tarih, en karanlık dönemlerde bile direnenlerin yeniden yol açtığını defalarca göstermiştir.

Exit mobile version