Çürüyen Düzen, Derinleşen Kriz ve Sistem İçi Çatışmalar Karşısında Devrimci Tutum – Şemdin Şimşir

erdogan-dan-kilicdaroglu

Uluslararası emperyalist-kapitalist sistem bugün tarihsel bir tıkanma ve çözülme evresinden geçmektedir. Kapitalizm artık yalnızca ekonomik krizler üreten bir sistem değil; insanlığın geleceğini, doğayı ve toplumsal yaşamın bütün dinamiklerini tüketen tarihsel bir çürüme düzenidir. Üretici güçlerin ulaştığı düzey, insanlığın tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayabilecek durumdayken; üretim araçlarının özel mülkiyet temelinde örgütlenmesi, bütün zenginliğin küçük bir sermaye azınlığının elinde toplanmasına yol açmaktadır. Bunun sonucu olarak dünya ölçeğinde açlık, işsizlik, savaş, göç, yoksulluk ve toplumsal çöküş derinleşmektedir. Emperyalist merkezler kendi krizlerini aşabilmek için halklara daha fazla sömürü, daha fazla baskı ve daha fazla savaş dayatmaktadır. Bugün yükselen otoriterleşme, faşistleşme ve devlet terörü tesadüfi değil; kapitalizmin tarihsel krizinin siyasal biçimidir.

Türkiye’de yaşanan rejim krizi de bu uluslararası sınıfsal ve tarihsel tablodan bağımsız değildir. Tekçi faşist şeflik rejimi, yalnızca Erdoğan’ın kişisel iktidar hırsıyla açıklanamaz. Bu rejim; emperyalist sermayenin, yerli tekelci burjuvazinin ve finans oligarşisinin çıkarlarını korumak için inşa edilmiş sermaye diktatörlüğünün güncel biçimidir. AKP-MHP iktidarı yıllardır işçi sınıfını örgütsüzleştirerek, sendikasızlaştırarak ve sefalet ücretine mahkûm ederek sermaye birikim sürecini hızlandırdı. Kamu varlıkları yağmalandı, fabrikalar özelleştirildi, tarım şirketlerin çıkarları doğrultusunda tasfiye edildi, sağlık ve eğitim tamamen piyasalaştırıldı. Üniversiteler bilim üretim alanı olmaktan çıkarılıp şirket mantığıyla yönetilen ideolojik denetim merkezlerine dönüştürüldü. Ülkenin dereleri, ormanları, dağları ve kıyıları sermayenin sınırsız kâr hırsı uğruna talan edildi. Doğa yalnızca sömürülecek bir meta olarak görüldü; yaşam alanları sermayeye peşkeş çekildi.

Bugün rejimin en büyük korkusu tam da bu yağma ve sömürü düzenine karşı işçi sınıfının, gençliğin, kadınların ve ezilen halkların birleşik devrimci bir öfke halinde ayağa kalkmasıdır. Çünkü ekonomik kriz derinleştikçe düzenin ideolojik hegemonyası parçalanıyor. İşçiler artık yalnızca yoksulluk değil, açık bir sınıfsal kölelik yaşıyor. Gençlik diplomalı işsizliğe ve geleceksizliğe mahkûm ediliyor. Emekliler açlığa sürükleniyor. Köylülük üretimden koparılıyor. Halkın en temel yaşam hakları bile piyasanın insafına bırakılıyor. Sermaye devleti ise bütün bu çelişkileri çözmek yerine baskıyı artırıyor; polisiye yöntemleri, yargı terörünü ve siyasal operasyonları devreye sokuyor.

CHP içerisinde yaşanan kriz ve egemen klikler arasındaki çatışma da tam olarak bu sınıfsal zeminde değerlendirilmelidir. Burada yaşanan şey yalnızca bir liderlik tartışması değil; Türkiye burjuvazisinin rejimi nasıl sürdüreceğine ilişkin yönelim kavgasıdır. Bir klik mevcut tekçi faşist rejimi daha sert yöntemlerle tahkim etmek isterken, diğer klik sistemi kontrollü bir restorasyonla yeniden meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak her iki çizginin ortak noktası sermaye düzeninin devamlılığıdır. Hiçbirisi sömürü düzenini tasfiye etmeyi, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını ya da işçi sınıfının iktidarını hedeflememektedir.

Bu nedenle yargı eliyle CHP’nin yeniden dizayn edilmek istenmesi de basit bir hukuk tartışması değildir. Yargının sarayın bürokratik aparatına dönüştürüldüğü koşullarda “hukuk”, egemen sınıfın siyasal ihtiyaçlarına göre kullanılan bir baskı aracına dönüşmüştür. Dün AKP’nin yargıyı siyasallaştırdığını söyleyenlerin bugün aynı mekanizmaların arkasına sığınması, düzen siyasetinin sınıfsal karakterini açığa çıkarmaktadır. Çünkü burjuva siyasetinin bütün klikleri kriz anlarında aynı devlet aklında birleşmektedir: sermaye düzenini korumak.

Tam da bu noktada bağımsız devrimci çizginin tarihsel önemi ortaya çıkmaktadır. Devrimci hareket açısından temel mesele, düzen içi kliklerden birinin kuyruğuna takılmak değil; işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını büyütmektir. Çünkü bugün yaşanan temel çelişki Erdoğan ile Kılıçdaroğlu arasındaki çelişki değil; emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz sınıf çelişkisidir. Bir tarafta holdingler, bankalar, rant çeteleri ve onların siyasal temsilcileri; diğer tarafta emeği sömürülen milyonlar bulunmaktadır. Burjuva klikler arasındaki iktidar kavgasında taraf olmak, işçi sınıfını kendi düşmanlarının bir kanadının yedeğine sürüklemekten başka sonuç üretmez.

Legalist-reformist siyasetlerin en büyük açmazı da tam burada ortaya çıkıyor. Halkın öfkesini düzen sınırları içine hapsetmek, seçim sandığına ve parlamentoya kilitlemek, kitleleri pasif beklenti içine sürüklemek egemen sınıfların işini kolaylaştırmaktadır. Oysa tarih göstermiştir ki hiçbir egemen sınıf iktidarı sandıkta kendiliğinden bırakmaz. Hiçbir temel hak parlamenter lütuflarla kazanılmamıştır. Sekiz saatlik iş günü de grev hakkı da sendikal haklar da halkların özgürlüğü de devrimci mücadelelerin ürünüdür.

Dolayısıyla bugün görev, kitlelerin düzen içi beklentilerini kırmak ve onları bağımsız sınıf çizgisinde örgütlemektir. Fabrikalarda işçi komiteleri, mahallelerde halk meclisleri, üniversitelerde devrimci öğrenci örgütlenmeleri, kadınların özsavunma ağları ve birleşik mücadele mekanizmaları yaratılmadan gerçek bir dönüşüm mümkün değildir. Çünkü örgütsüz öfke ya sistem tarafından soğurulur ya da düzen içi klikler tarafından manipüle edilir. Devrimci siyasetin görevi, kitlelerin biriken öfkesini bilinçli, örgütlü ve sistem karşıtı bir hatta dönüştürmektir.

Bugün sokak, fabrika, kampüs ve mahalleler gerçek siyasal mücadelenin alanıdır. Sermaye düzeni kriz içindedir; fakat hiçbir egemen sınıf kendi iktidarını gönüllü biçimde terk etmez. Bu nedenle gerçek kurtuluş; parlamenter hayallere, burjuva restorasyon projelerine ya da düzen muhalefetinin sahte umutlarına bağlanamaz. Gerçek kurtuluş, işçi sınıfının öncülüğünde gelişecek birleşik devrimci halk hareketinin büyütülmesindedir.

Çünkü sosyalizm yalnızca bir “alternatif yönetim modeli” değil; sömürünün, sınıfların ve insanın insan üzerindeki tahakkümünün ortadan kaldırılmasıdır. Gerçek demokrasi, gerçek özgürlük ve gerçek halk iktidarı ancak üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı, planlı ekonominin kurulduğu ve emekçi halkların doğrudan söz-karar sahibi olduğu sosyalist bir düzende mümkün olacaktır. Bugün görev, bu perspektifi soyut bir propaganda düzeyinde bırakmadan; kitlelerin günlük ekonomik, siyasal ve demokratik mücadeleleriyle birleştirerek devrimci bir örgütlü güce dönüştürmektir. Çünkü tarihsel kriz dönemleri aynı zamanda devrimci olanak dönemleridir. Ve bugün ihtiyaç duyulan şey, düzenin çürümüş kurumlarına yedeklenen bir muhalefet değil; bağımsız, militan, sınıf eksenli devrimci bir çıkıştır.

Exit mobile version