Hakikat çoğunluğa göre eğilip bükülmez – Özlem Kılıç

Cogunluk

İnsanlık tarihi, çoğunlukların alkışladığı yalanlarla, azınlıkların savunduğu hakikatler arasındaki kavganın tarihidir. Egemen sınıflar her dönemde kendi düzenlerini yalnızca zor aygıtlarıyla değil, aynı zamanda “çoğunluğun düşüncesi” adı altında yarattıkları toplumsal rızayla korudular. Çünkü biliyorlardı: İnsan, düşünmeyi bıraktığı anda sürünün parçasına dönüşür. Sürü ise çoğu zaman hakikatin değil, korkunun, alışkanlığın ve boyun eğmenin tarafında durur.

İnsanın yalnızca çoğunluk öyle düşünüyor diye düşüncelerini şekillendirmesi, kendi aklını terk edip kalabalığın gölgesine sığınmasıdır. Bu, özgür bir bilincin değil; aşağılanmış, teslim alınmış ve kişiliğini kaybetmiş bir zihnin göstergesidir. Egemenlerin istediği insan tipi tam da budur: Sorgulamayan, itaat eden, çoğunluğun peşinden giden insan. Çünkü düzen, bilinçli bireylerden değil, yönlendirilebilir kalabalıklardan güç alır.

Tarih boyunca devrimciler hiçbir zaman çoğunluk değildi. Eğer hakikat çoğunluğun elinde olsaydı, kölelik yıkılmazdı; feodalizm sürer giderdi; işçiler sekiz saatlik iş günü hakkını kazanamazdı; sömürge halkları emperyalizme karşı ayağa kalkamazdı. Bir dönem dünyanın büyük çoğunluğu köleliği doğal sayıyordu. Büyük çoğunluk kralları “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” olarak görüyordu. Büyük çoğunluk patronların işçileri açlık ücretine mahkûm etmesini olağan kabul ediyordu. Ama hakikat, hiçbir zaman çoğunluğun sayısıyla ölçülmedi.

Karl Marx ve Friedrich Engels, egemen fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olduğunu söylerken tam da bunu anlatıyordu. İnsanların büyük kısmı, yaşadıkları düzenin düşünsel sınırları içine hapsedilir. Okullar, medya, din kurumları, milliyetçi propagandalar ve piyasa kültürü; insanları hakikate değil, düzene bağlamak için çalışır. Böylece çoğunluk, kendi zincirlerini savunur hale gelir.

Bugün kapitalist sistem de aynı mekanizmayla işlemektedir. Milyonlarca insan sömürülmesine rağmen patronları “başarılı”, yoksulluğu ise “kişisel başarısızlık” olarak görmektedir. Emperyalist savaşlarda ezilen halklar katledilirken, medya kitlelere saldırganları “özgürlük getiricisi” diye sunmaktadır. Çoğunluk buna inanıyor diye gerçek değişmez. Bir yalan milyonlarca kez tekrarlandığında hakikat olmaz; yalnızca daha örgütlü bir manipülasyona dönüşür.

Devrimci düşünce tam da bu noktada ortaya çıkar. Devrimcilik, kalabalığın peşinden gitmek değil; gerektiğinde kalabalığa rağmen hakikatin safında durabilmektir. Çünkü bilinç, çoğunluğa uyum sağlamak değil, gerçekliği kavrayabilmektir. Hakikatin ölçüsü oy çokluğu değil; toplumsal gerçekliktir, sınıfsal analizdir, insanlığın kurtuluş çıkarıdır.

Bugün insanlığın önündeki temel sorunlardan biri de budur: İnsanlar düşünmeyi değil, ait olmayı tercih ediyor. Doğruyu aramaktan çok, çoğunluğun içinde güvende hissetmek istiyorlar. Oysa devrimci bilinç, insanı sürü psikolojisinden kurtaran bir sıçramadır. Kendi aklıyla düşünebilen, sorgulayabilen ve gerektiğinde yalnız kalabilen insan; tarihin ilerletici gücüdür.

Hakikat çoğunluğa göre eğilip bükülmez. Güneş, insanlar ona inanmasa da doğar. Emek sömürüsü, milyonlar inkâr etse de gerçektir. Emperyalizm, medya onu “medeniyet” diye pazarlasa da bir yağma düzenidir. Ve devrim fikri, baskılarla bastırılmaya çalışılsa da insanlığın eşitlik ve özgürlük özleminin ifadesi olmaya devam edecektir.

Bu nedenle mesele çoğunluğun ne düşündüğü değildir. Asıl mesele, düşüncenin kimin çıkarına hizmet ettiğidir. Çünkü çoğunluk bazen korkunun, bazen cehaletin, bazen de egemenlerin ideolojik tahakkümünün sesi olabilir. Ama hakikat; örgütlü yalanların değil, yaşamın ve mücadelenin içinden doğar.

Tarih bize şunu göstermiştir: Dün azınlık olan devrimci fikirler, bugün insanlığın ortak kazanımı haline gelmiştir. Ve yarının özgür dünyası da yine bugün “azınlıkta” görünenlerin direnciyle kurulacaktır.

Exit mobile version