Ortadoğu’da Yeni Emperyalist Dizayn: İsrail Merkezli Kuşatma – Şemdin Şimşir

Tramp

Trump’ın son açıklamaları, ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya yönelik uzun vadeli stratejisinin yalnızca devam ettiğini değil, aynı zamanda daha sert ve daha açık biçimde yeniden devreye sokulmak istendiğini gösteriyor. İran ile yürütülen diplomatik süreç artık yalnızca nükleer mesele üzerinden değil; bölgenin siyasal olarak yeniden dizayn edilmesi, İsrail merkezli yeni bir blok kurulması ve halkların direniş damarlarının tasfiye edilmesi üzerinden ele alınıyor. Washington yönetimi, İran’la yapılacak olası bir anlaşmayı bile İsrail’in bölgesel meşruiyetini genişletmenin aracı haline getirmeye çalışıyor. Trump’ın Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Pakistan, Mısır ve Ürdün gibi ülkeleri “İbrahim Anlaşmaları”na katılmaya çağırması da bu stratejinin açık göstergesi olarak öne çıkıyor.

Bugün “İbrahim Anlaşmaları” adı altında sunulan normalleşme süreci, gerçekte bir barış projesi değil; emperyalizmin Ortadoğu’daki yeni güvenlik ve hegemonya mimarisidir. ABD, İsrail’i bölgenin tartışmasız merkez gücü haline getirirken; Körfez monarşilerini, NATO eksenli devletleri ve bağımlı rejimleri aynı çizgide hizalamaya çalışıyor. “Barış”, “istikrar”, “ekonomik işbirliği” ve “dinler arası diyalog” gibi kavramlar ise bu stratejinin ideolojik ambalajı olarak kullanılıyor. Oysa anlaşmaların özünde, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü kalıcılaştırmak, İran karşıtı bir blok oluşturmak ve Filistin sorununu bölgesel gündemin dışına itmek bulunuyor.

ABD emperyalizmi açısından Filistin halkının özgürlük mücadelesi yalnızca diplomatik bir sorun değil; aynı zamanda Ortadoğu’daki hegemonya planlarının önündeki en büyük tarihsel engellerden biridir. Çünkü Filistin meselesi, bölge halklarının emperyalizme, Siyonizm’e ve işgal politikalarına karşı biriken öfkesinin sembolü haline gelmiştir. Gazze’de yaşanan soykırım ve büyük yıkım da bu nedenle yalnızca askeri bir operasyon olarak değerlendirilemez. Bu süreç aynı zamanda halkların hafızasını teslim alma, direniş fikrini ezme ve İsrail’in bölgesel üstünlüğünü zor yoluyla kabul ettirme girişimidir. Ancak ortaya çıkan tablo, emperyalist merkezlerin hesapladığının tersine sonuçlar da yarattı. Gazze’de yaşanan katliamlar, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve sivillere yönelik saldırılar, dünya genelinde İsrail karşıtlığını ve anti-emperyalist, anti- Siyonist öfkeyi daha görünür hale getirdi.

Washington’un dayattığı normalleşme politikası, eşit devletler arasında kurulan bağımsız diplomatik ilişkiler anlamına gelmiyor. Tersine, bölge ülkelerinin ABD-İsrail eksenine daha fazla bağımlı hale getirilmesini hedefliyor. Enerji koridorları, ticaret yolları, askeri üsler, istihbarat işbirlikleri ve milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları bu sürecin temel araçları olarak kullanılıyor. Özellikle Körfez ülkeleri üzerinden şekillenen yeni bloklaşma, halkların değil rejimlerin çıkarlarını esas alıyor. Filistin halkının yaşam hakkı pazarlık konusu yapılırken, emperyalist merkezler bölgedeki otoriter yönetimleri korumaya devam ediyor. Demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık talepleri ise “güvenlik tehdidi” söylemiyle bastırılıyor.

Bugün Ortadoğu’da kurulmak istenen yeni düzen, yalnızca diplomatik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi değil; aynı zamanda bölgenin siyasal, askeri ve ekonomik olarak yeniden yapılandırılması anlamına geliyor. ABD emperyalizmi, Çin’in yükselişi, Rusya’nın bölgedeki etkisi ve İran’ın direniş ekseniyle kurduğu ilişkiler karşısında Ortadoğu’daki hakimiyetini kaybetmek istemiyor. Bu nedenle İsrail merkezli yeni güvenlik mimarisi, yalnızca Filistin’i değil; tüm bölge halklarını kuşatmaya dönük stratejik bir plan olarak şekilleniyor.

Türkiye açısından bakıldığında ise süreç daha çelişkili bir görünüm taşıyor. İktidar, Filistin konusunda sert açıklamalar yaparak kendisini İsrail karşıtı bir çizgide göstermeye çalışıyor. Ancak pratikte İsrail’le ekonomik, ticari ve diplomatik ilişkilerin hiçbir zaman tamamen kesilmemesi bu söylemlerin ciddi bir inandırıcılık sorunu yaşamasına neden oluyor. Gazze’de yaşanan ağır yıkım, soykırıma rağmen ticari ilişkilerin sürmesi, iktidarın söylemleri ile fiili politikaları arasındaki çelişkiyi daha görünür hale getirdi.

Türkiye’nin NATO üyeliği, Batı ittifakı içindeki konumu ve ABD ile stratejik ilişkileri, Ankara’nın dış politikadaki hareket alanını belirleyen temel unsurlar olmaya devam ediyor. Bu nedenle hükümet bir yandan İsrail’e karşı sert söylemler geliştirirken, diğer yandan bölgesel dengeler doğrultusunda ilişkileri tümüyle koparmayan ikili bir politika izliyor. Trump’ın Türkiye’yi doğrudan İbrahim Anlaşmaları bağlamında anması da tesadüfi değil. Washington açısından Türkiye, Ortadoğu’daki yeni dengelerde vazgeçilmez bir bölgesel aktör olarak görülüyor.

Öte yandan Pakistan’ın Trump’ın çağrısına açık biçimde itiraz etmesi dikkat çekici bir gelişme oldu. Pakistan yönetimi uzun yıllardır Filistin devletinin kurulmasını İsrail’i tanımanın ön koşulu olarak savunuyor. Ülkede Filistin meselesi yalnızca dış politika konusu değil; aynı zamanda güçlü bir toplumsal hassasiyet olarak görülüyor. Bu nedenle İsrail’le açık diplomatik normalleşme girişimleri ciddi toplumsal tepkilere yol açabilecek bir mesele olarak değerlendiriliyor.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler yalnızca devletler arası diplomatik krizlerden ibaret değildir. Bölge aynı zamanda emperyalizm ile halkların özgürlük arayışları arasındaki tarihsel çatışmanın yeni bir evresine tanıklık ediyor. ABD ve İsrail ekseni, askeri üstünlük ve diplomatik baskı yoluyla bölgeyi yeniden şekillendirmeye çalışırken; halkların Filistin’le kurduğu tarihsel dayanışma bu projelerin önündeki en büyük engellerden biri olmaya devam ediyor.

Sorun yalnızca İsrail’in politikalarıyla sınırlı değildir. Sorunun merkezinde ABD’nin bölgesel hegemonya stratejisi, silah ve enerji tekellerinin çıkarları, bölgedeki bağımlı rejimlerin işbirlikçi karakteri ve halkların iradesini bastırmaya dayalı güvenlik politikaları bulunuyor. Emperyalizm, Ortadoğu’da halkların kendi kaderini tayin hakkını tanımayan; bölgeyi askeri üsler, enerji koridorları ve güvenlik eksenleri üzerinden kontrol altında tutmaya çalışan bir düzen kurmaya çalışıyor.

Bu nedenle gerçek çözüm, emperyalist müdahalelerin sona erdiği, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının tanındığı ve bölge halklarının eşitlik temelinde özgürce geleceğini belirlediği bir siyasal hattın güçlenmesinden geçiyor. Ortadoğu’nun geleceği yalnızca saraylarda yapılan diplomatik pazarlıklarla değil; Gazze’de direnenlerin, sokaklarda dayanışmayı büyüten halkların ve emperyalist kuşatmaya karşı mücadele eden toplumsal hareketlerin yaratacağı siyasal basınçla şekillenecek. Önümüzdeki dönemde bölge, yalnızca devletler arası diplomatik gerilimlerin değil; aynı zamanda anti- emperyalist, ant – Siyonist  mücadelelerin, halk hareketlerinin ve siyasal çatışmaların daha da sertleşeceği yeni bir sürece girecek gibi görünüyor.

Exit mobile version