Bugün dünya, yalnızca devletler arasındaki jeopolitik rekabetin değil, aynı zamanda kapitalist sistemin derinleşen tarihsel krizinin de içinden geçmektedir. NATO zirvelerinde Rusya-Ukrayna savaşı, Çin’in yükselişi, enerji koridorları ve bölgesel çatışmalar tartışılıyor olsa da, bu gelişmelerin arkasında çok daha kapsamlı bir yeniden yapılanma süreci bulunmaktadır. Asıl mesele, emperyalist kapitalizmin yeni koşullara uyum sağlayarak kendisini yeniden üretme çabasıdır.
Özellikle son NATO zirvesinde alınan kararlar ve önümüzdeki dönemde Ankara’da yapılması planlanan NATO toplantıları, ittifakın yalnızca askerî bir organizasyon olmadığını, aynı zamanda küresel sermaye düzeninin güvenlik aygıtı olarak yeniden yapılandırıldığını göstermektedir. Zirve salonlarında yapılan tartışmaların merkezinde yalnızca savaşlar değil; enerji akışları, ticaret yolları, dijital altyapılar, kritik hammaddeler ve küresel tedarik zincirlerinin güvenliği de yer almaktadır.
Marksizm, devletin sınıflar üstü bir kurum olmadığını, egemen sınıfların çıkarlarını koruyan bir baskı aygıtı olduğunu ortaya koymuştur. Lenin ise emperyalizmi kapitalizmin en yüksek aşaması olarak tanımlarken, tekelci sermayenin dünya pazarlarını ve kaynaklarını denetim altına almak için militarizme ve paylaşım savaşlarına yöneldiğini göstermiştir. Günümüzde yaşanan gelişmeler, bu çözümlemenin güncelliğini koruduğunu açıkça göstermektedir.
1970’lerden itibaren neoliberal politikalarla yeniden yapılandırılan kapitalist sistem, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma ve sosyal devletin tasfiyesi yoluyla sermayenin önündeki engelleri kaldırmayı hedefledi. Ancak kırk yılı aşkın süren bu model artık ciddi bir tıkanma yaşamaktadır. Gelir eşitsizliği tarihsel boyutlara ulaşmış, servet küçük bir sermaye oligarşisinin elinde yoğunlaşmış, işçi sınıfı güvencesizleşmiş ve genç kuşaklar geleceksizlik duygusuyla karşı karşıya kalmıştır. Kapitalizm artık geçmişte olduğu gibi toplumsal rıza üretmekte zorlanmaktadır.
Tam da bu nedenle egemen sınıflar, siyasal ve toplumsal istikrarı sağlamak için güvenlik politikalarına daha fazla başvurmaktadır. Göç, enerji, gıda, dijital altyapı ve tedarik zincirleri gibi alanlar giderek daha fazla güvenlik meselesi olarak tanımlanmakta; devletlerin denetim ve gözetim mekanizmaları genişletilmektedir. Böylece ekonomik krizlerin yarattığı toplumsal hoşnutsuzluklar demokratik reformlarla değil, güvenlik politikalarıyla yönetilmeye çalışılmaktadır.
Bu süreçte NATO’nun rolü özel bir önem taşımaktadır. Resmî söylemde bir savunma ittifakı olarak tanımlanan NATO, tarihsel olarak yalnızca üye ülkelerin güvenliğini sağlamamış, aynı zamanda emperyalist sistemin küresel çıkarlarını koruyan bir araç işlevi de görmüştür. Yugoslavya’nın bombalanması, Afganistan’ın işgali ve Libya’ya yönelik müdahale bu rolün en bilinen örnekleridir.
Bugün NATO’nun gündemi artık yalnızca askerî tehditlerden oluşmamaktadır. Enerji koridorları, kritik hammaddeler, dijital ağlar, iletişim sistemleri ve küresel tedarik zincirleri de güvenlik doktrinlerinin merkezine yerleştirilmektedir. Çünkü sermaye sınıfı açısından sorun yalnızca üretim araçlarının korunması değil, küresel dolaşım ağlarının kesintisiz işlemesinin sağlanmasıdır.
Bu bağlamda Ankara’da gerçekleştirilecek NATO toplantıları da Türkiye’nin emperyalist sistem içerisindeki konumunu yeniden tartışmaya açmaktadır. Türkiye, Karadeniz’den Ortadoğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş coğrafyada NATO’nun stratejik planlarında önemli bir yer tutmaktadır. Ankara’da yapılacak görüşmeler, yalnızca diplomatik temaslar olarak değil, bölgesel askerî ve ekonomik dengelerin yeniden şekillendirilmesinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Bu gelişmelerin demokratik haklar açısından önemli sonuçları bulunmaktadır. Kapitalizmin kriz dönemlerinde özgürlük alanları genişlemek yerine daralma eğilimi göstermektedir. 11 Eylül sonrasında yaygınlaşan kitlesel gözetim uygulamaları, olağanüstü hal düzenlemeleri ve ifade özgürlüğünü sınırlayan güvenlik yasaları bunun açık örnekleridir. Bugün benzer eğilimler daha kapsamlı bir biçimde sürmektedir. Toplumsal protestolar güvenlik tehdidi olarak görülmekte, sendikal mücadeleler ekonomik istikrar sorunu olarak sunulmakta ve muhalif hareketler giderek daha fazla kriminalize edilmektedir.
Militarizmin yükselişi aynı zamanda emekçi sınıfların yaşam koşullarını da doğrudan etkilemektedir. Savunma harcamalarına ayrılan kaynaklar eğitimden, sağlıktan ve sosyal hizmetlerden çekilmektedir. Bir yanda silah tekellerinin kârları büyürken diğer yanda emekçi halklara kemer sıkma politikaları dayatılmaktadır. Bu nedenle militarizm ile yoksullaşma birbirinden ayrı değil, aynı sürecin iki farklı görünümüdür.
Son NATO zirvesinde üye ülkelerin askerî harcamalarını artırma yönündeki kararları ve yeni güvenlik konseptleri, önümüzdeki yıllarda militarizmin daha da derinleşeceğinin işaretlerini vermektedir. Emperyalist güçler arasındaki rekabet büyüdükçe savaş ekonomileri güçlenmekte, bunun faturası ise emekçi halklara çıkarılmaktadır.
Önümüzdeki dönemde şekillenecek yeni dünya düzeni, egemen güçlerin iddia ettiği gibi daha özgür ve daha demokratik bir dünya görüntüsü vermemektedir. Aksine, daha fazla askerileşme, daha yoğun gözetim, daha güçlü merkezileşme ve daha büyük sermaye yoğunlaşması eğilimleri öne çıkmaktadır. Sorun yalnızca NATO’nun yeni stratejik kararları değil, emperyalist kapitalist sistemin kendi krizini emekçi halklara ödetmeye çalışmasıdır.
Bu nedenle Marksist-Leninist hareket açısından görev yalnızca NATO karşıtlığını dile getirmek değildir. Asıl görev, emperyalist savaş politikalarına, militarizme ve sermaye egemenliğine karşı işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını güçlendirmektir. Demokratik hakların, sosyal kazanımların ve halkların özgürlüğünün gerçek güvencesi emperyalist ittifaklar değil, örgütlü emekçi sınıfların mücadelesidir.
Bugün sorulması gereken temel soru şudur: Kurulmakta olan yeni dünya düzeni sermaye oligarşisinin çıkarları için mi şekillenmektedir, yoksa halkların özgürlük, eşitlik ve adalet talepleri doğrultusunda mı?
Bu sorunun cevabı NATO zirvelerinin kapalı salonlarında, Ankara’da gerçekleştirilen stratejik toplantılarda ya da emperyalist güç merkezlerinde değil; dünyanın dört bir yanında sömürüye, savaşa ve baskıya karşı mücadele eden işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların ortak direnişinde ortaya çıkacaktır.
