Faşizme Karşı Mücadeleyi Büyütmek: Tarihsel Bir Zorunluluktur – Eren Aydın

direnis

Kapitalizmin yapısal krizlerinin derinleştiği, emperyalist rekabetin keskinleştiği ve toplumsal eşitsizliklerin büyüdüğü dönemlerde egemen sınıflar, iktidarlarını yalnızca ekonomik araçlarla sürdürmekte zorlanırlar. Böyle dönemlerde devlet aygıtı daha baskıcı bir karakter kazanır; demokratik haklar daraltılır, siyasal alan yeniden dizayn edilir ve halkın örgütlü mücadele dinamikleri tasfiye edilmeye çalışılır. Faşizm ve otoriterleşme eğilimleri tam da bu tarihsel koşullarda güç kazanır. Bu nedenle faşizmi yalnızca bir yönetim biçimi ya da belirli bir siyasal iktidarın tercihi olarak değil, sermaye egemenliğinin kriz koşullarında aldığı özgül biçimlerden biri olarak değerlendirmek gerekir.

Faşizm, en genel anlamıyla, sermaye sınıfının egemenliğini korumak amacıyla demokratik mekanizmaların fiilen işlevsizleştirilmesi, devlet zorunun toplumsal yaşamın her alanına yayılması ve emekçi sınıfların siyasal özne olma kapasitesinin kırılması sürecidir. Bu süreç yalnızca polis baskısı, tutuklamalar veya yasaklarla sınırlı değildir. Aynı zamanda toplumun atomize edilmesini, örgütsüzleştirilmesini, siyasetten uzaklaştırılmasını ve kolektif mücadele geleneklerinin tasfiye edilmesini hedefler.

Bugün yaşanan gelişmeler bu çerçevede ele alındığında, ortaya çıkan tablo yalnızca bir demokrasi krizi değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin güncel bir görünümüdür. Emekçilerin yoksullaştırılması, sendikal hakların sınırlandırılması, grevlerin engellenmesi, gençliğin geleceksizliğe mahkûm edilmesi ve halkın siyasal iradesinin baskı altına alınması birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tamamı, sermaye birikim rejiminin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen bütünlüklü bir siyasal yönelimin parçalarıdır.

Bu nedenle faşizme karşı mücadele yalnızca hukuksal hakların savunulması ya da mevcut demokratik alanların korunması meselesi olarak ele alınamaz. Faşizme karşı mücadele, aynı zamanda sömürü düzenine karşı mücadeledir. Çünkü baskının maddi zemini, emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkilerde yatmaktadır. Sınıfsal içeriğinden koparılan bir anti-faşist mücadele, sorunun sonuçlarıyla uğraşıp nedenlerini göz ardı etme riskini taşır.

Tam da bu noktada reformist, parlamentarist ve legalist siyasal anlayışların yarattığı yanılsamaların altını çizmek gerekir. Faşizme karşı mücadeleyi yalnızca seçim süreçlerine, parlamento zeminine ya da hukuksal mekanizmalara indirgemek, sorunun kaynağını değil yalnızca görünür sonuçlarını hedef almaktır. Bu anlayışlar, çoğu zaman devletin sınıfsal niteliğini göz ardı ederek, mevcut düzen kurumlarının kendi iç işleyişiyle demokratikleşeceği beklentisini yaymaktadır. Oysa tarihsel deneyimler göstermektedir ki egemen sınıflar, çıkarları tehdit altına girdiğinde en temel demokratik mekanizmaları dahi askıya almaktan çekinmezler.

Kuşkusuz demokratik hakların savunulması, hukuksal mevzilerin korunması veya seçim süreçlerine müdahale edilmesi önemsiz değildir. Ancak bunların mücadelenin merkezine yerleştirilmesi, halkın örgütlü gücünün yerine geçirilmesi ve toplumsal direniş dinamiklerinin bu alanlara hapsedilmesi ciddi bir siyasal çıkmaz yaratmaktadır. Çünkü faşizmi geriletecek olan şey parlamentodaki sandalye sayıları değil, emekçi sınıfların örgütlü gücü ve toplumsal mücadele kapasitesidir.

Daha da önemlisi, mücadeleyi düzenin çizdiği yasal sınırlar içerisine hapsetmek, kitleleri edilgen beklentilere sürüklemekte ve siyasal inisiyatifi egemen sınıfların kontrol ettiği kurumlara teslim etmektedir. Bu nedenle reformizm ve legalizm, çoğu zaman niyetlerinden bağımsız olarak, kitlelerin mücadele enerjisini sistem tarafından absorbe edilen kanallara yönlendirerek düzenin yeniden üretimine hizmet eden bir işlev görmektedir. Faşizme karşı mücadele, sistemin izin verdiği sınırlar içerisinde tutulduğu ölçüde etkisizleşmekte; düzenin meşruiyetini sorgulayan bir güç olmaktan uzaklaşmaktadır.

Marksistler açısından faşizme karşı mücadelenin temel dayanağı, işçi sınıfının ve emekçi halkın örgütlü gücüdür. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki faşizm ne parlamenter manevralarla ne de yalnızca hukuki itirazlarla geriletilebilmiştir. Faşizmin karşısındaki en etkili güç, üretimden gelen gücünü kullanan işçi sınıfı, sokakta ve yaşamın her alanında direnen halk hareketleri ve siyasal mücadeleyi büyüten devrimci dinamikler olmuştur.

Bugün karşı karşıya olduğumuz görev, mücadeleyi dar siyasal hesapların ve dönemsel taktiklerin sınırlarından çıkararak toplumsallaştırmaktır. Çünkü faşizm yalnızca belirli siyasal çevreleri hedef almaz; emekçilerin ekmek mücadelesini, kadınların eşitlik mücadelesini, gençliğin gelecek mücadelesini ve ezilen halkların özgürlük mücadelesini hedef alır. Dolayısıyla faşizme karşı mücadele de yaşamın bütün alanlarına yayılan bir direniş hattı olarak örülmelidir.

Mücadeleyi büyütmek, yalnızca daha fazla tepki göstermek anlamına gelmez. Mücadeleyi büyütmek; işyerlerinde örgütlenmek, sendikal dayanışmayı geliştirmek, mahallelerde halk inisiyatifleri yaratmak, gençliğin demokratik örgütlenmelerini güçlendirmek ve emekçi sınıfların siyasal bilincini yükseltmek anlamına gelir. Çünkü faşizmin en büyük dayanağı örgütsüzlük, en büyük korkusu ise örgütlü halktır.

Egemen sınıflar kriz dönemlerinde topluma kaçınılmazlık duygusu aşılamaya çalışırlar. Yoksulluğun kader, baskının zorunluluk ve sömürünün doğal olduğu fikrini yaygınlaştırırlar. Oysa tarihsel materyalizmin temel öğretisi bize hiçbir toplumsal düzenin değişmez olmadığını gösterir. Kapitalizm tarihsel olarak ortaya çıkmışsa tarihsel olarak ortadan da kalkacaktır. Faşizm de sermaye düzeninin ebedi biçimi değil, kriz koşullarında başvurduğu geçici fakat yıkıcı bir yönetim tarzıdır.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, karamsarlık değil siyasal netliktir. Geri çekilmek değil mücadele alanlarını genişletmektir. Savunmada kalmak değil halkın örgütlü gücünü büyütmektir. Faşizmin karanlığı ancak örgütlü mücadeleyle dağıtılabilir; baskı ancak direnişle geriletilebilir; sömürü düzeni ancak emekçi halkın tarihsel müdahalesiyle aşılabilir.

Görev açıktır: İşçi sınıfının bağımsız siyasal hattını güçlendirmek, emekçilerin örgütlü mücadelesini geliştirmek, demokratik hak ve özgürlükleri savunmak ve faşizme karşı direnişi toplumun her alanında büyütmek. Çünkü tarih göstermektedir ki özgürlük, eşitlik ve demokrasi ancak mücadeleyle kazanılır; mücadeleyle korunur ve mücadeleyle ileri taşınır.

Faşizmin karşısındaki gerçek seçenek teslimiyet değil direniş, pasif bekleyiş değil örgütlü mücadele, düzen içi beklentiler değil halkın öz gücüne dayanan siyasal seferberliktir. Karanlığa karşı mücadele, yalnızca mevcut hakları savunmanın değil, sömürünün ve baskının maddi temellerini ortadan kaldıracak toplumsal dönüşümün mücadelesidir. Bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan şey, emekçi halkın mücadele iradesini büyütmek, onu örgütlü bir güce dönüştürmek ve bu gücü faşizme, sömürüye ve her türlü gericiliğe karşı tarihsel bir müdahale düzeyine yükseltmektir.

Exit mobile version