Kimlik Siyasetinin İllüzyonu ve Sınıfsal Saf Tutuş: Dilan Yeşilgöz Örneği – Şemdin Şimşir

dilan

Modern kapitalist sistemin ve onun neoliberal-egemen ideolojisinin en büyük illüzyonlarından biri, ezilen kimliklerin egemen bürokratik mekanizmalarda en üst düzeylere gelmesini bir “ilerleme, entegrasyon ve evrensel başarı” öyküsü olarak ambalajlamasıdır. Alevi ve mülteci bir ailenin çocuğu olarak Türkiye’den ayrılan, yıllar sonra ise Hollanda’da Adalet ve Güvenlik Bakanlığı ile parti liderliği gibi burjuva devletinin en ceberrut aygıtlarının, yani ordunun, polisin ve yargının koruyuculuğunun başına geçen Dilan Yeşilgöz figürü, bu kimlik temelli illüzyonun en somut turnusol kağıdıdır. Kökensel geçmişi üzerinden Yeşilgöz’e övgüler dizen kitlelerin düştüğü tarihsel yanılgı, sol ve emekten yana bir perspektiften bakıldığında yapısal bir çelişkiyi, ideolojik bir körleşmeyi ve sınıfsal bir yabancılaşmayı gözler önüne serer.

Marksist-Leninist teori açısından bir bireyin tarihsel işlevini, ideolojik niteliğini ve toplumsal rolünü belirleyen şey; onun etnik kökeni, inanç dünyası ya da ailesinin geçmişte uğradığı mağduriyetler değil; üretim ilişkilerindeki güncel konumu, hangi sınıfa ait olduğu ve hangi sınıfın çıkarına hizmet ettiğidir. Yeşilgöz’ün mülteci ve ezilen bir arka plandan gelmesine tezat oluşturacak biçimde, Hollanda’da göçmen karşıtlığı ve kemer sıkma politikalarıyla bilinen sağ-muhafazakar VVD’nin liderliğine soyunması ve aşırı sağcı, zenofobik koalisyon mekanizmalarında kurucu rol oynaması tarihsel bir rastlantı değildir. Aksine bu durum, burjuva siyasetinin asimilasyon ve devşirme mekanizmalarının ne kadar kusursuz işlediğinin kanıtıdır.

Siyonizmin sömürgeci saldırganlığını, Gazze’deki soykırım boyutuna varan katliamları ve emperyalist şiddeti devlet aygıtının gücüyle açıkça savunan bir aktörün Kürt, Türk ya da Alevi olmasının hiçbir kurtarıcı, hafifletici veya aklayıcı değeri yoktur. O artık ezilenlerin bir sesi değil, küresel finans kapitalin ve emperyalist statükonun sadık bir memurudur. Kimlik siyaseti, tam da bu noktada egemen sınıfın en radikal ve acımasız politikalarını “göçmen kökenli bir kadın figür” vitriniyle estetikleştirme, meşrulaştırma ve eleştirilmez kılma işlevi gören bir ideolojik kalkan vazifesi üstlenmektedir. Bu vitrin sayesinde, yürütülen sömürgeci ve dışlayıcı politikalara karşı geliştirilecek haklı muhalefet, “ırkçılık” veya “cinsiyetçilik” demagojileriyle manipüle edilerek etkisiz hale getirilmeye çalışılır.

Bu durumun diaspora topluluklarında veya ezilen kesimlerde yarattığı “bizden biri başardı” coşkusu ise patolojik bir telafi psikolojisinin ve ideolojik hegemonya altındaki ezilmişlik kompleksinin ürünüdür. Yaşadıkları metropollerde dışlanmaya, ırkçılığa ve sınıfsal sömürüye maruz kalan kitleler, kendileriyle benzer kökleri paylaşan birinin egemen basamakları tırmanmasıyla sahte bir tatmin, aidiyet ve onaylanma hissiyatı yaşarlar. Bu durum, Antonio Gramsci’nin işaret ettiği “kültürel hegemonya” ve rıza üretiminin kusursuz bir örneğidir. Burjuva devleti, bu figürler üzerinden kitlelere şu alt metni fısıldar: “Bakın, bizim sistemimizde herkes yükselebilir; demek ki yapısal bir ırkçılık veya sınıfsal bariyer yok, sorun sadece sistemde tutunamayan göçmenlerin kendisinde.” Bu manipülasyon neticesinde ezilenler, sömürü mekanizmasının kendisini dönüştürmek veya yıkmak yerine, onun dilini konuşan, onun kırbacını sallayan cellatlarına hayranlık duymaya başlarlar. Kendi coğrafyasında ırkçılığa ve faşizme karşı çıkıp, Batı’nın sömürgeci ve Siyonist politikalarını rehber edinen “devşirilmiş” bir burjuva siyasetçisiyle gurur duymak, sınıfsal bilincin en ağır biçimde felç olması demektir. Bu bilinç tutulması, kitlelerin gerçek düşmanlarını tanımasını engeller ve onları egemen sınıfın yedek gücü haline getirir.

Sonuç olarak, Dilan Yeşilgöz örneği siyasetin özünün ve niteliğinin soy ağaçlarında değil, barikatın hangi tarafında durulduğunda yattığını bir kez daha açıkça kanıtlamaktadır. Biz sosyalistler açısından yaklaşımın turnusolü nettir: Bir siyasetçinin nerede doğduğu, hangi dili konuştuğu veya ailesinin neye inandığı değil; bugün kimin safında durduğu, hangi sınıfın çıkarını koruduğu ve mazlum halkların katledilmesi karşısında nerede konumlandığıdır. Egemen sınıfın vitrinindeki bu tarz sahte başarı hikayeleri, proletaryanın ve ezilen halkların enternasyonalist mücadelesini bölmeye matuf ideolojik tuzaklardır. Ezilenlerin nihai kurtuluşu, sömürgeci sistemin koridorlarında yükselen bireysel figürlerin alkışlanmasında değil; anti-emperyalist, anti-kapitalist ve sınıfsal bir mücadele zemininde örgütlenerek bu koridorları yerle bir etmektedir. Safımız burjuva devletinin vitrinleri değil, ezilen ve direnen dünya halklarının yanıdır.

Exit mobile version