Teslim olan Zafer işareti yapanlar mı, yapamayanlar mı? – Eren Aydın

zafer

12 Eylül faşizmi yalnızca devrimcileri gözaltına alıp işkenceden geçirmekle yetinmedi. Aynı zamanda topluma korku salmak ve teslimiyet mesajı vermek istedi. Şubelerde işkenceden geçirilen devrimciler, kimi zaman basının önüne çıkarılıyor; masaların üzerine silahlar, yayınlar, paralar ve türlü malzemeler diziliyor, ardından devletin “başarısı” teşhir ediliyordu.

Kurulan sahne açıktı.

Bir tarafta güçlü, kudretli ve yenilmez olduğunu iddia eden devlet; diğer tarafta “ezilmiş”, “çökertilmiş” ve “teslim alınmış” devrimciler…

Fakat faşizmin bütün hesabı burada bozuluyordu.

Çünkü o masaların karşısına çıkarılan insanlar, işkence görmüş bedenleriyle bile devletin kurduğu propaganda düzenini tersine çeviriyordu.

O masalar, devletin zaferini ilan etmek için hazırlanmıştı. Ama çoğu kez devrimcilerin direniş kürsüsüne dönüştü.

Bir masadan daha fazlası

12 Eylül’ün işkencehanelerinde insan bedenine saldırılıyordu; ama asıl hedeflenen devrimcinin iradesiydi.

Egemenler için mesele yalnızca birkaç insanı yakalamak, silahlara ve yayınlara el koymak değildi. Asıl amaç, örgütlü mücadele düşüncesini ezmek, topluma “Direnmenin bedeli budur.” mesajını vermek ve emekçi halkın gözünde devrimci mücadeleyi mahkûm etmekti.

Bu nedenle o masalar bir propaganda aracına dönüştürülüyordu.

Fakat tarih başka türlü yazıldı.

Ağır işkencelerden geçirilmiş, bedeni parçalanmış, kolları tutmayan devrimciler, kameraların karşısına çıkarıldıklarında bile başlarını eğmediler.

Kimi zaman bir elini diğer koluyla destekleyerek iki parmağını havaya kaldırdılar.

Zafer işareti…

O iki parmak, bütün işkenceye verilmiş bir cevaptır.

“Teslim olmadık…”

“Teslim olmayacağız…”

“Bedenimizi işkenceyle ezebilirsiniz ama irademizi teslim alamazsınız.”

İşte devrimci direnişin anlamı tam da burada ortaya çıkıyordu.

Remzi Basalak ve Ahmet Karlangıçlı: O masayı direniş kürsüsüne çevirenler

Remzi Basalak, bu direniş geleneğinin unutulmaz isimlerinden biridir.

Önüne, üzerinde yakalanmadığı halde silahlar, paralar dizildiğinde devletin kurduğu sahneye boyun eğmedi. Masayı tekmeledi, slogan attı.

Çünkü o masa yalnızca bir masa değildi.

Devletin yalanının, işkencenin ve teslim alma politikasının simgesiydi.

O masayı tekmelemek, aynı zamanda devletin propaganda düzenini tekmelemekti.

Ardından işkencede katledildi.

Benzer bir durum, 12 Eylül’ün en vahşi günlerinde, kamuoyunda Nihat Erim Operasyonu olarak bilinen süreçte ben de tanıklık ettim.

Ahmet Karlangıçlı da aynı masanın önüne çıkarılmıştı.

İşkenceden geçirilmişti.

Devlet yine aynı gösteriyi sahneliyor, teslimiyet fotoğrafı üretmeye çalışıyordu. Polis şefi Mahmut Dikler TRT kamerasının mikrofonu uzatarak; «anlat Ahmet Nihat Erimi nasıl oldurdunuz» sorusuna Ahmet Karlangıçlı bekledikleri gibi susmadı tavır net ve açıktı; “Faşist Amerikancı cunta kırk beş milyon halkı teslim alamayacak! Yoldaşlarımız bu işkencelerin hesabını soracak!”

O an devletin kurduğu bütün dekor çökmüştü.

İşkenceciler teslimiyet göstermek isterken, tarihe geçen Ahmet Karlangıçlı’nın meydan okuyan sesi oldu.

Kısa bir süre sonra onu da işkencede katlettiler.

Bugün geriye dönüp baktığımda gözümün önüne gelen ne masanın üzerindeki silahlardır ne de polislerin gösterisi.

Hatırladığım, işkenceden geçmiş bir devrimcinin bütün baskıya rağmen faşizme meydan okuyan sesidir.

İşte 12 Eylül’ün bütün vahşetine rağmen teslim alınamayan şey buydu:

Devrimci irade.

Çünkü zafer yalnızca kazanmak değildir

Bazen zafer, en ağır yenilgi koşullarında bile teslim olmamaktır.

Bazen zafer, işkence altında slogan atmaktır.

Bazen zafer, tutmayan kolunu diğer koluyla kaldırıp iki parmağını havaya dikmektir.

Bazen zafer, herkes senden başını eğmeni beklerken dimdik durabilmektir.

Çünkü devrimci mücadele yalnızca iktidara karşı değil, insanın kendi içindeki korkuya karşı da verilen bir mücadeledir.

12 Eylül faşizmi binlerce devrimciyi zindanlara attı, işkencelerden geçirdi, örgütleri dağıtmaya çalıştı, insanları idam etti, toplumu sindirmek için büyük bir terör rejimi kurdu.

Ama bütün bunlar devrimci düşünceyi tarihten silemedi.

Çünkü bir düşünceyi yalnızca bedenleri ezerek ortadan kaldıramazsınız.

Bugün o masaya yeniden bakmak

Bugün 12 Eylül’ün o fotoğraflarına baktığımızda yalnızca geçmişi görmüyoruz.

Bugünün mücadeleleri açısından da önemli bir soru karşımıza çıkıyor:

İnsan, gücün karşısında ne kadar direnebiliyor?

Sistem her dönemde kendi “zafer masalarını” kurar.

Kimi zaman bunun adı operasyon olur, kimi zaman soruşturma, kimi zaman medya linci, kimi zaman da siyasal tasfiye…

Her dönemde egemenler aynı mesajı verir:

“Direnmenin anlamı yok.”

Ama tarih bunun tersini söylüyor.

Çünkü o masaların önünde teslim olanlar devrimciler değildi.

Teslim olan, bütün işkenceye rağmen insanların iradesini kıramayan faşizmin kendi propagandasıydı.

Bugün aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen kimse o masaların üzerine dizilen silahları hatırlamıyor.

Kimse polis müdürlerinin adını anmıyor.

Hatırlananlar; Remzi Basalak’ın tekmelediği masa, Ahmet Karlangıçlı’nın haykırdığı sözler ve işkence altında bile havaya kalkan o iki parmaktır.

Çünkü tarih, zulmün gösterisini değil, direnişi hafızasında taşır.

Ve şimdi belki soracaksınız:

“Bütün bunlar nereden çıktı?”

Bilmiyorum.

Öyle aklıma geldi.

Anlatayım dedim.

Aradan onlarca yıl geçti.

Ama Ahmet Karlangıçlı’nın o masanın önünde yükselen sesi hâlâ kulaklarımda:

“Faşist Amerikancı cunta kırk beş milyon halkı teslim alamayacak! Yoldaşlarımız bu işkencelerin hesabını soracak!”

İşte o gün anladım ki mesele yalnızca iki parmağı havaya kaldırabilmek değildir.

Mesele, insanın en ağır işkencenin, en büyük zorbalığın karşısında bile hangi tarafta durduğudur.

Çünkü bazı insanlar öldürülür.

Ama teslim alınamazlar.

Ve bazılarının o iki parmağı havaya kaldıracak hâli bile kalmaz.

Zafer işareti yapamazlar.

Çünkü direniş bazen havaya kaldırılan iki parmakta, bazen işkence altında haykırılan bir sloganda, bazen de tek bir kelime edemeyecek kadar tükenmiş bir bedenin teslim olmayı reddeden suskunluğuyla bir eliyle diğer eline destek vererek zafer işreti yapabilmekte…

Peki düşman karşısında ya zafer işaret yapamayanlar?

Asıl ölçü, insanın faşizmin karşısında hangi tarafta durduğudur. Buda durusuyla o işkencede kalkamayacak duruma gelen kolu tüm gücünü kullanarak kaldirip zafer işareti yapa bilmektedir…

Exit mobile version