Güvenlik Devletinin Yeni Evresi Olarak Çerçeve Yasa – Şemdin Şimşir

silah

Sorun Barış Değil, Devletin Yeni Güvenlik Rejimidir

Meclis Adalet Komisyonu’ndan geçen ve kamuoyuna “Terörsüz Türkiye” programının hukuki zemini olarak sunulan çerçeve yasa, geniş kesimler tarafından yeni bir “barış süreci”nin ilk adımı olarak değerlendirilmektedir. Oysa bu değerlendirme, yasanın siyasal niteliğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Sorun yalnızca yasanın Kürt halkının ulusal demokratik haklarını tanımaması değildir. Daha temel sorun, yasanın bizzat hangi devlet stratejisinin ürünü olduğudur.

Marksist açıdan devlet, sınıflar üstü tarafsız bir uzlaştırıcı değil, egemen sınıfların siyasal iktidar aygıtıdır. Hukuk da bu iktidarın toplumsal ilişkileri düzenleme ve yeniden üretme araçlarından biridir. Dolayısıyla herhangi bir yasal düzenleme, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal bir müdahaledir.

Bu nedenle söz konusu yasa, Kürt sorununu çözmeye yönelik demokratik bir girişim olarak değil; Türkiye kapitalizminin ve faşist devlet biçiminin yeni ihtiyaçları doğrultusunda geliştirilen kapsamlı bir güvenlik ve yeniden yapılandırma stratejisinin hukuki ifadesi olarak ele alınmalıdır.

Çerçeve yasa, barışı kurmayı değil; Kürt özgürlük hareketinin siyasal ve örgütsel tasfiyesini tamamlamayı, bunu gerçekleştirirken de devletin güvenlikçi karakterini koruyarak yeniden üretmeyi amaçlamaktadır. Dolayısıyla yasa, Kürt halkına, özgürlük hareketine ve Türkiye’deki demokrasi güçlerine herhangi bir demokratik kazanım sunmamaktadır.

Devletin Sınıfsal Karakteri Değişmeden Demokratik Çözüm Mümkün Değildir

Kürt sorunu, çoğu zaman yalnızca ulusal haklar ekseninde tartışılmaktadır. Oysa bu yaklaşım, sorunun tarihsel temelini eksik bırakmaktadır.

Türkiye’de Kürt halkının inkârı ve baskı altına alınması, kapitalist devletin kuruluş biçimiyle ve egemen sınıfların ihtiyaçlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Tekçi ulus-devlet modeli yalnızca ideolojik bir tercih değil, sermaye birikiminin ve merkezi siyasal denetimin tarihsel aracıdır.

Bu nedenle devlet açısından mesele hiçbir zaman yalnızca silahlı mücadele olmamıştır. Asıl hedef, Kürt halkının kendi kaderini tayin iradesinin, siyasal özne olma kapasitesinin ve bunu temsil eden örgütlü güçlerin etkisizleştirilmesidir.

Dolayısıyla bugün ortaya konulan yasa da bu tarihsel çizgiden kopuş değil, onun yeni koşullara uyarlanmış devamıdır.

“Barış” Söylemi Güvenlik Paradigmasının Yeni Biçimidir

Yasa kamuoyuna “barış”, “toplumsal bütünleşme” ve “terörsüz Türkiye” söylemleriyle sunulmaktadır.

Ancak metnin bütününe bakıldığında ortada bir barış hukuku bulunmamaktadır.

Yasanın gerekçesinde açık biçimde ifade edildiği üzere, düzenleme yalnızca infaz hukukuna ilişkindir ve suçların hukuki niteliğini değiştirmemektedir.

Bu durum son derece belirleyicidir.

Çünkü devlet çatışmanın sona ermesini kabul etmekte; fakat çatışmanın siyasal nedenlerini reddetmektedir.

Kürt halkının ulusal varlığı tanınmamaktadır.

Ulusal haklar tanınmamaktadır.

Siyasal statü tanınmamaktadır.

Müzakerenin eşit tarafları tanınmamaktadır.

Buna karşılık “terör” kavramsallaştırması aynen korunmaktadır.

Bu nedenle yasa, çatışmayı siyasal düzlemden çıkarıp bütünüyle güvenlik hukukunun konusu haline getirmektedir.

Tasfiyenin Hukuku

Yasanın merkezinde demokratikleşme değil, tasfiye bulunmaktadır.

Silahsızlanmanın koşulları devlet tarafından tek taraflı belirlenmektedir.

Sürecin tamamlandığına Milli Güvenlik Kurulu karar vermektedir.

Denetim mekanizması güvenlik bürokrasısından oluşmaktadır.

Erteleme kararları koşulludur.

Soruşturmalar sona ermemektedir.

Suç tanımı değişmemektedir.

Bu tablo, klasik anlamda bir siyasal uzlaşmayı değil; devletin tasfiye programını hukuki biçime soktuğunu göstermektedir.

Tasfiye yalnızca askeri değildir.

Tasfiye aynı zamanda siyasal, hukuksal ve ideolojiktir.

Çünkü yasa, Kürt özgürlük hareketinin tarihsel meşruiyetini tamamen reddetmekte; onu yalnızca ceza hukukunun konusu haline getirmektedir.

Demokratikleşme Neden Yok?

Yasanın en çarpıcı yönlerinden biri, demokratikleşmeye ilişkin tek bir somut adım içermemesidir.

Hasta mahpuslar…

Kayyum rejimi…

İfade özgürlüğü…

Toplantı ve gösteri hakkı…

Sendikal haklar…

Anadilde eğitim…

Yerel demokrasi…

AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması…

Bunların hiçbiri düzenlenmemektedir.

Çünkü amaç demokratikleşme değildir.

Amaç, devletin ulusal sorun karşısındaki güvenlik stratejisini yeni dönemin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemektir.

Bu nedenle yasa yalnızca Kürt halkına hiçbir hak vermemektedir.

Aynı zamanda Türkiye işçi sınıfına, kadın hareketine, gençliğe ve bütün demokrasi güçlerine de hiçbir demokratik alan açmamaktadır.

Sınıf Mücadelesi ile Ulusal Mücadeleyi Birbirinden Koparmanın Sonuçları

Sürece ilişkin tartışmaların önemli bir bölümü ulusal sorun ile sınıf sorununu birbirinden ayırmaktadır.

Oysa Türkiye kapitalizmi açısından bu iki alan birbirini yeniden üretmektedir.

Faşist devlet biçimi yalnızca Kürt halkını baskı altına almak için değil, işçi sınıfını örgütsüzleştirmek, sendikal hakları sınırlandırmak, kadın hareketini bastırmak ve toplumsal muhalefeti kontrol altında tutmak için de kullanılmaktadır.

Dolayısıyla Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi, yalnızca ulusal hareketi ilgilendiren bir mesele değildir.

Bu aynı zamanda Türkiye’deki bütün emekçi sınıfların siyasal mücadele alanının daraltılması anlamına gelmektedir.

Bu nedenle sosyalist hareket açısından temel sorun, yalnızca Kürt halkının hangi hakları aldığı değildir.

Temel sorun, devletin güvenlikçi yeniden yapılanmasının bütün toplumsal muhalefeti kapsayan yeni bir hegemonya biçimi oluşturmasıdır.

Demokratik Mücadele Güvenlik Hukukunun İçinden Çıkmaz

Çerçeve yasa üzerine yürütülen tartışmaların önemli bölümü, “bu ilk adımdır”, “ileride demokratikleşme gelebilir” ya da “kapı aralanıyor” beklentisine dayanmaktadır.

Oysa hukuki metnin kendi mantığı böyle bir beklentiyi doğrulamamaktadır.

Yasa, devletin geri çekildiği değil; yeni koşullarda yeniden mevzilendiği bir siyasal düzenlemedir.

Dolayısıyla bu metinden Kürt halkı açısından ulusal demokratik haklar, özgürlük hareketi açısından siyasal meşruiyet, Türkiye’deki demokrasi güçleri açısından ise yeni demokratik alanlar üretmesini beklemek gerçekçi değildir.

Gerçek barış, güvenlik hukukunun genişletilmesiyle değil; devletin sınıfsal ve siyasal karakterini yeniden üreten mekanizmaların aşılmasıyla mümkündür.

Bu nedenle demokratik çözümün toplumsal öznesi devlet değildir. Demokratik çözüm, işçi sınıfının, Kürt halkının, kadınların, gençlerin ve tüm ezilenlerin birleşik mücadelesiyle yaratılabilir.

Bugün görev, güvenlik devletinin çizdiği dar hukuki çerçevenin içinde umut aramak değil; bu çerçeveyi aşacak bağımsız sınıf siyasetini ve birleşik demokratik mücadeleyi örgütlemektir. Çünkü devletin tasfiye stratejisine karşı gerçek alternatif, devletin lütfuna dayalı bir “barış” değil; emekçi sınıfların ve ezilen halkların ortak demokratik kurtuluş perspektifidir.

Exit mobile version