Barış, Demokrasi, Sınıf Mücadelesi ve Ezilen Ulus Gerçekliği – Derya Özcan

baris

Barış ve demokrasi, modern siyasal düşüncenin en çok tartışılan kavramları arasında yer almaktadır. Liberal yaklaşım, barışı savaşın sona ermesi; demokrasiyi ise hukuksal eşitlik ve seçim mekanizması üzerinden tanımlarken, Marksizm-Leninizm bu kavramları tarihsel ve sınıfsal bağlam içerisinde ele almaktadır. Marksist kurama göre hiçbir devlet, hiçbir hukuk sistemi ve hiçbir demokrasi sınıflardan bağımsız değildir. Toplumsal üretim ilişkileri hangi sınıfın egemen olduğunu belirlediği gibi, barışın ve demokrasinin niteliğini de belirlemektedir. Bu nedenle barış ve demokrasi ancak üretim ilişkileri, sınıf mücadelesi ve ulusal sorun birlikte değerlendirildiğinde gerçek anlamıyla kavranabilir.

Marksizm-Leninizm, kapitalist toplumda barışın kalıcı ve evrensel bir olgu olamayacağını savunur. Çünkü kapitalizm yalnızca emek-sermaye çelişkisini değil, aynı zamanda devletler arasındaki ekonomik ve siyasal rekabeti de sürekli yeniden üretmektedir. Sermayenin merkezileşmesi, tekellerin güçlenmesi ve emperyalizmin gelişmesiyle birlikte dünya pazarlarının paylaşımı büyük güçler arasında sürekli çatışmalara yol açmaktadır. Bu nedenle savaşlar, yöneticilerin kişisel tercihleri ya da diplomatik başarısızlıkların sonucu değil; kapitalist sistemin yapısal bir sonucudur. Marksizm-Leninizm açısından emperyalist savaşlar, kapitalizmin ulaştığı aşamanın kaçınılmaz ürünüdür.

Bu çerçevede “barış” kavramı yalnızca silahlı çatışmaların sona ermesi anlamına gelmez. Eğer sömürü, işgal, ulusal baskı ve sınıfsal tahakküm devam ediyorsa, ilan edilen barış gerçekte egemen düzenin yeniden üretildiği bir dönemden ibarettir. Kalıcı ve adil bir barış ancak sömürünün, emperyalist tahakkümün ve ulusal baskının ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilir. Marksizm-Leninizm, barışı tarihsel ve toplumsal eşitlik temelinde ele almakta; onu mevcut düzenin korunmasını amaçlayan uzlaşmalardan ayırmaktadır.

Demokrasi konusunda da benzer bir yaklaşım söz konusudur. Marksizm-Leninizm, burjuva demokrasisinin tarihsel olarak feodalizme karşı önemli ilerlemeler sağladığını kabul etmekle birlikte, bu demokrasinin sınıfsal sınırlarını vurgular. Hukuksal eşitlik ile ekonomik eşitsizlik aynı toplumsal yapı içinde varlığını sürdürdüğü sürece, siyasal eşitlik de sınırlı kalmaktadır. Üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran egemen sınıf yalnızca ekonomiyi değil, siyasal kurumları, medya araçlarını, eğitim sistemini ve devlet aygıtını da büyük ölçüde denetlemektedir. Böylece demokrasi biçimsel olarak bütün yurttaşlara ait görünse de, içerik bakımından sermaye egemenliğini yeniden üretmektedir.

Bu nedenle Marksizm-Leninizm açısından demokrasi, yalnızca seçimlerden ve hukuksal haklardan ibaret değildir. Gerçek demokrasi, emekçi sınıfların siyasal ve ekonomik yaşam üzerinde doğrudan söz sahibi olmasını, üretim araçlarının toplumsal denetimini ve halkın yönetime etkin katılımını ifade eder. Demokrasi ile toplumsal eşitlik birbirinden ayrı düşünülemez. Ekonomik sömürü sürdüğü sürece siyasal özgürlükler de sınırlı ve kırılgan olmaya devam edecektir.

Marksizm-Leninizmin temel kavramlarından biri olan sınıf mücadelesi, yalnızca emek ile sermaye arasındaki ekonomik çatışmayı ifade etmez. Aynı zamanda siyasal iktidarın, demokratik hakların ve toplumsal özgürlüğün kazanılmasının temel dinamiğini oluşturur. Emekçi sınıfların hakları tarih boyunca egemen sınıfların lütfu ile değil, örgütlü mücadeleleri sonucunda kazanılmıştır. Sendikal haklar, çalışma sürelerinin sınırlandırılması, sosyal güvenlik, oy hakkı ve demokratik özgürlükler, sınıf mücadelesinin tarihsel kazanımlarıdır. Bu nedenle barış ve demokrasi de sınıf mücadelesinden bağımsız değerlendirilemez.

Marksizm-Leninizm açısından ulusal sorun da sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Emperyalizm yalnızca işçi sınıfını sömürmekle kalmaz; aynı zamanda birçok halkı ulusal baskı altına alır, onların siyasal iradesini sınırlar ve ekonomik kaynaklarını denetim altına alır. Ezilen ulusların dili, kültürü, kimliği ve siyasal varlığı baskı altına alındığında, uluslar arasında gerçek eşitlikten söz edilemez. Bu nedenle ulusal sorun, yalnızca kimlik veya kültür meselesi değil; aynı zamanda siyasal ve ekonomik egemenlik sorunudur.

Marksizm-Leninizm, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını demokratik ve enternasyonalist mücadelenin vazgeçilmez ilkelerinden biri olarak kabul eder. Bu ilke, halkların ayrılma ya da birlikte yaşama konusunda özgür iradeleriyle karar verebilmelerini ifade eder. Buradaki temel amaç ulusları birbirinden ayırmak değil; zorla kurulan birliklerin yerine eşitlik ve gönüllülük temelinde yeni ilişkiler kurabilmektir. Çünkü zor ve baskı üzerine kurulu hiçbir birlik kalıcı olamaz. Gerçek birlik ancak eşit haklara sahip halklar arasında kurulabilir.

Bu noktada Marksizm-Leninizm, ezen ulus ile ezilen ulus arasındaki ilişkiyi sınıfsal ve siyasal bir sorun olarak ele alır. Ezen ulusun egemen sınıfları, ulusal baskıyı kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarının bir aracı olarak kullanırken, milliyetçilik ve şovenizm aracılığıyla emekçi sınıfların ortak mücadelesini bölmeye çalışırlar. Ezilen ulusun emekçileri ulusal baskıya maruz kalırken, ezen ulusun emekçileri ise çoğu zaman egemen sınıfın milliyetçi propagandasının etkisi altına alınmaktadır. Böylece ortak sınıf çıkarları geri plana itilmekte, halklar birbirine karşı konumlandırılmaktadır.

Marksizm-Leninizm, bu nedenle ezen ulusun işçi sınıfına özel bir tarihsel sorumluluk yüklemektedir. Gerçek enternasyonalizm, yalnızca kendi sınıfının ekonomik haklarını savunmak değil; aynı zamanda kendi egemen sınıfının şovenist, sömürgeci ve baskıcı politikalarına karşı mücadele etmektir. Ezilen ulusun haklarını savunmayan bir işçi hareketinin uluslararası dayanışmayı geliştirmesi mümkün değildir. Halklar arasında güvenin ve ortak mücadelenin gelişebilmesi için öncelikle ulusal eşitliğin sağlanması gerekir.

Buradan hareketle temel bir soru ortaya çıkmaktadır: Emekçi halkların ve ezilen ulusların varlığı yok sayılarak gerçek bir barış kurulabilir mi? Marksizm-Leninizmin yanıtı açıktır. Hayır. Çünkü baskının, inkârın ve eşitsizliğin devam ettiği koşullarda ilan edilen barış, egemen sınıfın ve ezen ulusun çıkarlarını güvence altına alan geçici bir siyasal dengeden ibarettir. Baskı altındaki halkların iradesi tanınmadan, siyasal ve ulusal hakları güvence altına alınmadan kurulan hiçbir düzen kalıcı toplumsal barış yaratamaz.

Faşizm ve şovenizm de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Marksist gelenekte faşizm, tekelci sermayenin en saldırgan siyasal biçimlerinden biri olarak tanımlanmaktadır. Faşist siyaset, emekçi sınıfların örgütlenmesini bastırırken aynı zamanda milliyetçiliği, ırkçılığı ve ulusal düşmanlığı körükleyerek emekçilerin ortak mücadelesini parçalamayı amaçlar. Böylece emek-sermaye çelişkisinin üzeri ulusal ve etnik çatışmalarla örtülür. Faşizmin vaat ettiği “toplumsal barış”, eşit yurttaşlar arasında kurulmuş demokratik bir uzlaşma değil; baskı aygıtlarıyla sürdürülen bir sessizliktir.

Marksizm-Leninizm açısından gerçek barış, yalnızca silahların susması değildir. Gerçek barış; sınıfsal sömürünün sona erdiği, halkların kendi kaderlerini özgürce belirleyebildiği, ulusal eşitliğin güvence altına alındığı ve emekçi sınıfların toplumsal yaşam üzerinde söz sahibi olduğu bir toplumsal düzeni ifade eder. Barış ile demokrasi, demokrasi ile toplumsal eşitlik, toplumsal eşitlik ile ulusal özgürlük birbirinden ayrılmaz bütünün parçalarıdır.

Sonuç olarak, Marksizm-Leninizm barışı edilgen bir uzlaşma değil, toplumsal adaletin ve eşitliğin ürünü olarak değerlendirmektedir. Emekçi halkların sömürüldüğü, ezilen ulusların inkâr edildiği, emperyalist ilişkilerin sürdüğü ve şovenizmin egemen olduğu koşullarda gerçek bir barıştan söz etmek mümkün değildir. Kalıcı barış; emek ile sermaye arasındaki sömürü ilişkilerinin sona ermesini, ulusal baskının ortadan kaldırılmasını, halkların tam hak eşitliğini ve gönüllü birlik temelinde kurulan demokratik ilişkileri gerektirir. Bu nedenle Marksizm-Leninizmin barış anlayışı, sınıf mücadelesi ile ulusal kurtuluş mücadelesini birbirinden ayırmayan; emekçilerin ortak mücadelesini, ezilen halkların özgürlüğünü ve halklar arasında eşitliği gerçek barışın vazgeçilmez koşulları olarak gören bütünlüklü bir siyasal perspektif sunmaktadır.

Exit mobile version