“Bir siyasal partinin kendi hatalarına karşı takındığı tutum, o partinin ne kadar ciddi olduğunun en önemli ve en güvenilir ölçütlerinden biridir.”
– Lenin
Devrimci siyasette ittifak, farklı siyasal öznelerin iradelerini ortadan kaldıran bir bütünleşme değil, bağımsız stratejik çizgilerin belirli tarihsel hedefler etrafında ortaklaşmasıdır. Marksist açıdan güç ve eylem birliği ancak tarafların programatik bağımsızlıklarını, sınıfsal konumlarını ve örgütsel iradelerini korudukları ölçüde devrimci bir nitelik taşır.
Bu nedenle bir ittifakın gerçek karakteri olağan dönemlerde değil, stratejik kırılma anlarında açığa çıkar. İttifakın temel bileşenlerinden biri kendi tarihsel yönelimini değiştirdiğinde, diğer bileşenlerin bağımsız bir siyasal tutum geliştirip geliştirememesi belirleyici hale gelir.
Sorun tam da bu noktada HBDH açısından ortaya çıkmaktadır.
HBDH, Türkiye devrimci hareketi ile Kürt ulusal hareketinin mücadelelerini “birleşik devrim” stratejisi altında ortaklaştırma iddiasıyla kuruldu. Bu stratejinin teorik meşruiyeti, taraflardan birinin diğerine tabi olmasına değil, iki devrimci dinamiğin kendi bağımsız siyasal varlıklarını koruyarak ortak mücadele yürütmesine dayanabilirdi.
Fakat PKK’nin son dönemde gerçekleştirdiği stratejik dönüşüm, bu ilişkinin niteliğini yeniden tartışmayı zorunlu hale getirmiştir. Silahlı mücadeleden çekilme ve örgütsel yapının sona erdirilmesi yönündeki karar, yalnızca PKK’nin kendi tarihsel çizgisinde meydana gelen bir değişiklik değildir. Aynı zamanda onunla ortak bir devrim stratejisi kurduğunu ilan eden bütün yapıların programatik konumunu doğrudan ilgilendiren bir kırılmadır.
Dolayısıyla temel soru şudur:
PKK’nin stratejisi değişirken HBDH’nin stratejisi nedir?
Birleşik devrim perspektifi hâlâ geçerli midir? Geçerliyse hangi sınıfsal güçlere, hangi siyasal programa ve hangi örgütsel ilişkilere dayanacaktır?
Bu sorulara yanıt verilmemesi basit bir iletişim sorunu değildir. Bu durum, siyasal bağımsızlık sorununu gündeme getirir.
Çünkü bağımsız bir devrimci merkez, müttefikinin stratejik kararlarını yalnızca izleyen değil, değişen koşulları kendi sınıf perspektifinden çözümleyen bir özne olmak zorundadır. Tarihsel bir kırılma karşısında kendi siyasal değerlendirmesini ortaya koyamayan bir yapının stratejik özerkliği kaçınılmaz biçimde tartışmalı hale gelir.
Burada mesele silahlı mücadelenin savunulması ya da reddedilmesi değildir. Mesele, proletaryanın bağımsız siyasal çizgisidir.
Marksist ittifak siyaseti, proletaryanın başka toplumsal ve ulusal hareketlerle ittifak kurmasını dışlamaz. Fakat bu ittifak, işçi sınıfının bağımsız programının başka bir hareketin stratejik ihtiyaçları içinde eritilmesini de meşrulaştırmaz.
Tam tersine Leninist anlamda ittifak siyaseti, proletaryanın kendi örgütünü, programını ve siyasal inisiyatifini korumasını gerektirir.
Kürt halkının ulusal demokratik haklarını savunmak enternasyonalist bir görevdir. Ancak ezilen ulusun haklarını savunmak ile o ulusal hareketin bütün siyasal ve stratejik tercihlerine tabi olmak aynı şey değildir.
Enternasyonalizm, tabiiyet değil; bağımsız sınıf güçlerinin dayanışmasıdır.
Türkiye sosyalist hareketinin uzun süredir yaşadığı temel sorunlardan biri de burada ortaya çıkmaktadır. İşçi sınıfı içindeki örgütsel mevzilerin zayıflaması, sosyalist hareketin toplumsal ağırlığını başka dinamiklerin politik gücü üzerinden yeniden üretme eğilimini güçlendirmiştir.
Bu ilişkinin sonucu, dayanışmanın zamanla stratejik bağımlılığa dönüşmesi olabilir.
Sorun Kürt hareketinin güçlü olması değildir.
Sorun, Türkiye sosyalist hareketinin kendi bağımsız sınıfsal gücünü yeterince üretememesidir.
Kendi toplumsal dayanağını işçi sınıfı içinde yaratamayan bir hareket, daha güçlü bir siyasal özneyle kurduğu ittifakta giderek eşitsiz bir konuma sürüklenir. Bu noktadan sonra ortak stratejiden değil, siyasal eklemlenmeden söz etmek gerekir.
HBDH tartışması bu nedenle yalnızca örgütsel bir ittifakın geleceğine ilişkin değildir. Daha temel bir teorik soruna işaret etmektedir:
Türkiye devrimci hareketi bağımsız bir sınıf siyaseti üretebiliyor mu?
Eğer birleşik devrim stratejisi devam ediyorsa, bunun maddi ve sınıfsal zemini yeniden tanımlanmalıdır. Eğer tarihsel koşullar değişmişse, bunun siyasal sonuçları açıkça ortaya konmalıdır.
Bir devrimci hareket şu soruları yanıtsız bırakamaz:
PKK’nin stratejik dönüşümü bölgedeki sınıf ilişkilerini nasıl etkilemektedir?
Ortaya çıkan yeni siyasal süreç Türkiye proletaryası açısından ne ifade etmektedir?
Kürt ulusal hareketinin yeni yönelimi sosyalist hareketin programıyla hangi noktalarda örtüşmekte, hangi noktalarda ayrışmaktadır?
Ve nihayet:
Birleşik devrim stratejisinin bugünkü öznesi, programı ve maddi zemini nedir?
Bunlar ikincil sorular değildir. Bunlar doğrudan doğruya siyasal çizgi sorularıdır.
Aynı biçimde sosyalist hareketin Kürt ulusal hareketine yönelik bağımsız eleştirisinin otomatik olarak “şovenizm” kategorisine yerleştirilmesi de teorik olarak sorunludur.
Şovenizm, ezilen ulusun haklarının reddedilmesi ve ulusal baskının meşrulaştırılmasıdır. Bir ulusal hareketin stratejisini sınıfsal açıdan eleştirmek ise başka bir şeydir.
Marksizm açısından hiçbir siyasal hareket eleştiriden muaf değildir.
Ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını savunmak, o ulusun siyasal önderliğine programatik olarak tabi olmayı gerektirmez. Proletaryanın enternasyonalist görevi, ulusal baskıya karşı mücadele ederken aynı zamanda kendi bağımsız sınıfsal örgütlenmesini korumaktır.
Bu nedenle HBDH’nin karşı karşıya olduğu sorun yalnızca örgütsel devamlılık sorunu değildir.
Sorun stratejik özne olma sorunudur.
Bir siyasal yapı tarihsel kırılmalarda kendi değerlendirmesini ortaya koyamıyorsa, kendi programını yeniden tanımlayamıyorsa ve müttefikinin stratejik yöneliminden bağımsız bir irade üretemiyorsa, burada artık örgütsel birlikten önce siyasal bağımsızlık tartışılmalıdır.
Devrimci birlik ancak bağımsız iradelerin birliği olabilir.
Bağımsızlık ortadan kalktığında birlik, devrimci içeriğini kaybeder.
Bu nedenle bugün yanıt bekleyen soru yalnızca HBDH’nin ne yapacağı değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye sosyalist hareketi kendi bağımsız sınıf siyasetini yeniden kurabilecek midir?
HBDH’nin sessizliği de tam bu nedenle tali bir mesele değildir.
Sessizlik, siyasal bir boşluk değil; belirli koşullarda siyasal ilişkinin niteliğini açığa çıkaran bir tutumdur.
