Marksizm’de Ulusal Sorunun Kuramsal Temelleri
Ulusal sorun, modern çağın en önemli siyasal ve toplumsal meselelerinden biridir. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte feodal parçalanmışlığın yerini ulusal pazarların alması, merkezi devletlerin güçlenmesi ve burjuvazinin siyasal iktidarı ele geçirmesi, ulus ve ulus-devlet olgusunu tarih sahnesine çıkarmıştır. Bu nedenle ulusal sorun yalnızca dil, kültür veya etnik köken farklılıklarıyla açıklanabilecek bir olgu değildir. Marksist kuram açısından ulusal sorun; kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi, sınıf mücadeleleri ve devletin tarihsel oluşumuyla birlikte değerlendirilmesi gereken tarihsel bir süreçtir.
Marksizm, ulusları tarih boyunca değişmeden var olan doğal topluluklar olarak değil, belirli tarihsel koşullarda oluşmuş toplumsal yapılar olarak ele alır. Dolayısıyla ulusal hareketlerin niteliği de soyut ilkeler üzerinden değil; ortaya çıktıkları tarihsel dönem, sınıfsal karakterleri ve emperyalist sistem içindeki konumları dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Marx ve Engels’ten Lenin ve Stalin’e uzanan Marksist gelenekte ulusal sorun önemli bir tartışma başlığı olmuştur. Marx ve Engels kapitalizmin yükseliş dönemindeki ulusal hareketleri tarihsel koşulları içinde değerlendirirken, Lenin emperyalizm çağında ulusal sorunu daha sistematik bir teorik çerçeveye oturtmuştur. Rosa Luxemburg ve Stalin de bu tartışmaya önemli katkılar sunmuştur. Bu farklı yaklaşımların ortak noktası, ulusal sorunun sınıf mücadelesinden bağımsız ele alınamayacağı ve sosyalist hareketin hem ulusal baskıya karşı çıkması hem de işçi sınıfının birliğini savunması gerektiğidir.
Marx ve Engels’te Ulusal Sorun
Marx ve Engels ulusal sorun üzerine bağımsız bir eser kaleme almamış olsalar da siyasal yazılarında ve mektuplarında bu konuda önemli değerlendirmeler yapmışlardır. Yaklaşımlarının temelinde tarihsel materyalizm bulunur. Bu nedenle hiçbir ulusal hareketi peşinen ilerici ya da gerici ilan etmemiş, her somut hareketi kendi tarihsel koşulları ve sınıfsal niteliği içinde değerlendirmişlerdir.
Marx’a göre kapitalizm, feodal parçalanmışlığı ortadan kaldırarak ulusal pazarların oluşmasını sağlamış; ortak hukuk sisteminin ve merkezi devletlerin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Burjuvazi bu süreçte tarihsel olarak ilerici bir rol üstlenmiş olsa da kapitalizmin gelişmesiyle birlikte sömürgeciliğin ve emperyalist yayılmanın da taşıyıcısı hâline gelmiştir. Bu nedenle ulusal sorun, burjuvazinin tarihsel rolündeki değişime paralel olarak yeni içerikler kazanmıştır.
Marx’ın ulusal soruna ilişkin en önemli değerlendirmelerinden biri İrlanda üzerine yaptığı çözümlemelerde görülür. Başlangıçta İngiliz işçi sınıfının Avrupa devriminin öncüsü olacağını düşünürken, daha sonra İngiliz işçi hareketinin gelişmesinin önündeki temel engellerden birinin İrlanda üzerindeki sömürge egemenliği olduğunu belirtmiştir. İngiliz burjuvazisi İrlanda’yı sömürürken aynı zamanda İngiliz ve İrlandalı işçiler arasında milliyetçi düşmanlığı körüklüyor, böylece ortak sınıf mücadelesini bölüyordu. Marx bu nedenle İrlanda’nın ulusal kurtuluşunu yalnızca İrlandalıların değil, İngiliz işçi sınıfının kurtuluşu açısından da gerekli görmüştür. “Bir ulusun başka bir ulusu ezdiği yerde o ulusun işçi sınıfı da özgür olamaz” düşüncesi bu yaklaşımın özlü ifadesidir.
Benzer biçimde Marx ve Engels, Polonya’nın bağımsızlığını da desteklemişlerdir. Bunun nedeni milliyetçiliğe duyulan bir sempati değil, Çarlık Rusyası’nın Avrupa’daki gerici düzenin temel dayanaklarından biri olarak görülmesidir. Polonya’nın bağımsızlığı, Avrupa’daki devrimci hareketin gelişmesi bakımından ilerici bir adım olarak değerlendirilmiştir. Bu örnekler, Marksizm açısından ulusal hareketlerin değerlendirilmesinde belirleyici ölçütün etnik kimlik değil, hareketin tarihsel ve sınıfsal içeriği olduğunu göstermektedir.
Kapitalizmin Gelişimi ve Ulusal Sorun
Marksist tarih anlayışına göre uluslar, tarih boyunca varlığını sürdüren değişmez topluluklar değildir. Uluslar; kapitalizmin gelişmesi, ortak pazarın oluşması, meta üretiminin yaygınlaşması ve merkezi devletlerin güçlenmesiyle birlikte tarihsel olarak ortaya çıkmıştır. Feodal dönemin parçalı ekonomik yapısı, kapitalist üretimin ihtiyaç duyduğu geniş pazarın oluşmasını engellerken burjuvazi; ortak hukuk, ortak para sistemi, merkezi devlet ve ulusal pazar aracılığıyla bu engelleri ortadan kaldırmıştır.
Ancak kapitalizmin gelişmesi ulusal sorunu çözmemiş, onu yeni biçimlerde yeniden üretmiştir. Emperyalizm çağında büyük devletlerin başka halklar üzerinde siyasal ve ekonomik egemenlik kurması, buna karşı ulusal kurtuluş hareketlerinin gelişmesine yol açmıştır. Böylece ulusal sorun, yalnızca ulusların oluşumu meselesi olmaktan çıkarak emperyalizm ve sömürgecilik karşıtı mücadelelerin de temel başlıklarından biri hâline gelmiştir.
Lenin ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı
Ulusal sorun konusunda Marksizmin en kapsamlı teorik katkılarından biri Lenin tarafından geliştirilmiştir. Çok uluslu Çarlık Rusyası koşullarında yaşayan Lenin, ulusal baskının sosyalist mücadele üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde incelemiştir.
Lenin’e göre sosyalist hareketin temel ilkelerinden biri, bütün ulusların tam hak eşitliği ile ulusların kendi kaderini tayin hakkını birlikte savunmaktır. Ancak kendi kaderini tayin hakkını savunmak, her ayrılık talebini koşulsuz olarak desteklemek anlamına gelmez. Temel ilke, hiçbir ulusun zor yoluyla başka bir ulusun egemenliği altında tutulmamasıdır. Ayrılma hakkının tanınması, farklı uluslar arasında gönüllü birliğin kurulabilmesinin ön koşulu olarak görülür.
Lenin ayrıca ezen ulus ile ezilen ulus milliyetçiliği arasında ayrım yapar. Egemen ulusun milliyetçiliği çoğu zaman baskıcı ve şoven bir karakter taşırken, ezilen ulusun ulusal hareketi demokratik bir içerik kazanabilir. Bununla birlikte ulusal hareketlerin sınıfsal niteliği göz ardı edilmemelidir. Ulusal bağımsızlığın kazanılması, kapitalist sömürünün sona erdiği anlamına gelmez. Burjuvazi önderliğinde gelişen ulusal hareketler, bağımsızlık sonrasında da emekçi sınıflar üzerindeki sömürüyü sürdürebilir. Bu nedenle işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesi her koşulda korunmalıdır.
Lenin’in yaklaşımında ulusal baskıya karşı mücadele ile proletarya enternasyonalizmi birbirini tamamlayan ilkelerdir. Ulusal baskının sürdüğü koşullarda gerçek bir işçi sınıfı birliği kurulamayacağı gibi, sınıf mücadelesinden kopuk bir ulusal hareket de emekçi sınıfların toplumsal kurtuluşunu sağlayamaz.
Rosa Luxemburg ile Lenin Tartışması
Marksizm içinde ulusal sorun üzerine yaşanan en önemli teorik tartışmalardan biri Rosa Luxemburg ile Lenin arasındadır. Luxemburg, emperyalizm çağında ulusal bağımsızlığın giderek daha sınırlı hâle geldiğini ve bu nedenle ulusların kendi kaderini tayin hakkının pratikte uygulanmasının güç olduğunu savunmuştur. Ona göre sosyalist hareketin temel görevi, ulusal talepleri öne çıkarmaktan çok uluslararası işçi sınıfının ortak mücadelesini geliştirmektir.
Lenin ise bu yaklaşımın ulusal baskının somut etkilerini yeterince dikkate almadığını düşünmüştür. Ona göre ezilen ulusların demokratik haklarını savunmadan gerçek proletarya enternasyonalizmi kurulamaz. Ulusal baskıya sessiz kalan bir işçi hareketi, fiilen egemen ulusun ayrıcalıklarını kabullenmiş olur. Bu nedenle Lenin, ulusal sorunun çözümünü demokratik mücadelenin ve sosyalist stratejinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmiştir.
Bu tartışma bugün de Marksist literatürde önemini korumaktadır. Bir yaklaşım sınıf mücadelesinin önceliğini vurgularken, diğer yaklaşım ulusal baskıya karşı mücadelenin sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir unsuru olduğunun altını çizer. Her iki yaklaşımın ortak zemini ise ulusal sorunun sınıf ilişkilerinden bağımsız ele alınamayacağı düşüncesidir.
Emperyalizm Çağında Ulusal Sorun, Türkiye ve Marksist Yaklaşım
Stalin’in Ulus Tanımı
Marksist literatürde ulusal sorunu sistematik biçimde ele alan önemli çalışmalardan biri, Josef Stalin’in 1913 yılında kaleme aldığı Marksizm ve Ulusal Sorun adlı eseridir. Bu çalışma, uzun yıllar Komünist Enternasyonal’in ulusal sorun konusundaki temel referanslarından biri olmuştur.
Stalin, ulusu ortak dil, ortak toprak, ortak ekonomik yaşam ve ortak kültür temelinde tarihsel olarak oluşmuş istikrarlı bir insan topluluğu olarak tanımlar. Bu yaklaşım, ulusun yalnızca etnik köken veya dille açıklanamayacağını; tarihsel ve ekonomik gelişmenin de belirleyici olduğunu vurgulaması bakımından önemlidir.
Stalin’e göre ulusal sorun kapitalizmin gelişmesiyle ortadan kalkmaz; emperyalizm çağında daha da keskinleşir. Büyük devletlerin siyasal ve ekonomik egemenliği altında yaşayan halklar hem ulusal baskıya hem de emperyalist sömürüye maruz kalır. Bu nedenle ulusal kurtuluş mücadeleleri anti-emperyalist bir içerik kazanabilir. Ancak Lenin’de olduğu gibi burada da ulusal hareketlerin sınıfsal niteliği önem taşır. Siyasal bağımsızlık, tek başına kapitalist sömürünün sona ermesi anlamına gelmez.
Emperyalizm Çağında Ulusal Sorun
Lenin’in emperyalizm çözümlemesi, ulusal sorunun 20. yüzyılda neden yeni bir içerik kazandığını açıklamaktadır. Kapitalizmin tekelci aşamaya ulaşmasıyla birlikte dünya büyük emperyalist güçler arasında paylaşılmış, sömürgecilik ve bağımlılık ilişkileri yaygınlaşmıştır. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da gelişen ulusal kurtuluş hareketleri bu koşullarda yalnızca bağımsızlık mücadeleleri olarak değil, aynı zamanda emperyalist egemenliğe karşı mücadeleler olarak ortaya çıkmıştır.
Komünist Enternasyonal de sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerini bu çerçevede değerlendirmiş ve desteklemiştir. Bununla birlikte Marksist yaklaşım, ulusal kurtuluş mücadelesi ile sosyalist devrimi özdeşleştirmez. Bu hareketlerin tarihsel rolü, emperyalizme karşı taşıdıkları içerikle birlikte değerlendirilirken işçi sınıfının siyasal ve örgütsel bağımsızlığının korunması temel bir ilke olarak kalır.
Ulusal Sorun ve Türkiye
Türkiye’de ulusal sorun, özellikle Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren farklı siyasal yaklaşımlar tarafından çeşitli biçimlerde ele alınmıştır. Marksistler açısından konu daha çok Türkiye kapitalizminin gelişimi, devletin yapısı ve Kürt sorunu çerçevesinde tartışılmıştır. Türkiye’nin geç kapitalistleşen ve dünya kapitalist sistemiyle bağımlılık ilişkileri içinde gelişen bir ülke olması, ulusal sorunun da kendine özgü özellikler kazanmasına yol açmıştır.
Cumhuriyet döneminde ulus-devletin inşası hedeflenmiş, merkezi devlet yapısı güçlendirilmiş ve ortak yurttaşlık anlayışı geliştirilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte farklı etnik kimliklerin talepleri ile uluslaşma süreci arasında çeşitli gerilimler ortaya çıkmıştır. Marksist yaklaşım bu gerilimleri yalnızca kimlik veya kültür farklılıklarıyla açıklamaz; kapitalist gelişmenin yarattığı eşitsizliklerin, bölgesel farklılıkların ve devletin siyasal tercihlerinin de hesaba katılması gerektiğini savunur.
Özellikle Kürt sorunu üzerine yürütülen Marksist tartışmaların merkezinde, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ile işçi sınıfının birliği arasındaki ilişki bulunmaktadır. Ulusal baskının sona erdirilmesi demokratikleşmenin temel koşullarından biri olarak görülürken, emekçi sınıfların ortak mücadelesinin de korunması gerektiği vurgulanır. Bu nedenle sorunun çözümü yalnızca kültürel, anayasal veya idari düzenlemelere indirgenemez; toplumsal ve bölgesel eşitsizlikleri üreten sınıfsal ilişkiler de dikkate alınmalıdır.
Bu yönüyle Marksizm, ulusal sorunu yalnızca bireysel haklar veya kültürel özgürlükler çerçevesinde ele alan yaklaşımlardan ayrılır. Aynı şekilde ulusal kimliği sınıf ilişkilerinden tamamen bağımsızlaştıran şovenist yaklaşımları da reddeder. Ulusal baskı ile kapitalist sömürü arasındaki ilişkinin birlikte ele alınması, Marksist çözümlemenin temel özelliklerinden biridir.
Ulusal Sorun ve Sınıf Mücadelesi
Marksizm açısından ulusal sorun ile sınıf mücadelesi birbirinin alternatifi değildir. Ulusal baskıya karşı mücadele demokratik bir görev olarak görülürken, işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesinin korunması da sosyalist stratejinin vazgeçilmez unsurudur.
Dolayısıyla Marksist yaklaşım iki ilkeyi birlikte savunur: Ezilen ulusların demokratik haklarına karşı her türlü baskıya karşı çıkmak ve işçi sınıfının ortak çıkarlarını temel alan bağımsız bir sınıf siyaseti geliştirmek. Ulusal sorun sınıf mücadelesinin yerine geçirilemeyeceği gibi, sınıf mücadelesi adına ulusal baskı da görmezden gelinemez.
III. Bölüm: Türkiye Devrimci Hareketi, Kürt Sorunu ve Marksist Perspektiften Güncel Tartışmalar
Türkiye’de ulusal sorun denildiğinde öne çıkan temel başlıklardan biri Kürt sorunudur. Marksist açıdan bu sorun yalnızca etnik kimlik veya kültürel haklar meselesi olarak değerlendirilemez. Kürt sorunu; Türkiye kapitalizminin gelişimi, devletin ulusal yapısı, bölgesel eşitsizlikler, demokrasi mücadelesi ve sınıf ilişkileriyle birlikte ele alınması gereken tarihsel ve siyasal bir sorundur.
Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir bölümü, özellikle 1970’li yıllardan itibaren Kürt halkının ulusal demokratik haklarını savunmuş ve ulusal baskıya karşı ilkesel bir tutum geliştirmiştir. Bu yaklaşım, Lenin’in ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin görüşleriyle uyumlu biçimde sosyalist hareket açısından önemli bir enternasyonalist kazanım olmuştur.
Ancak 1990’lı yıllar yalnızca Kürt hareketi açısından değil, dünya ve Türkiye sosyalist hareketi bakımından da önemli bir kırılma dönemidir. Sovyetler Birliği’nin çözülmesi, dünya ölçeğinde sosyalizmin geri çekilişi, 12 Eylül sonrasında Türkiye işçi sınıfının örgütsel olarak zayıflatılması ve devrimci hareketin yaşadığı ağır yenilgiler, sosyalist hareketi ciddi bir siyasal bunalıma sürüklemiştir. Aynı dönemde Kürt hareketinin kitlesel gücünün artması ve yasal siyaset alanında önemli bir aktör hâline gelmesi, Türkiye sosyalist hareketinin çeşitli kesimlerinin siyasal yönelimlerini de etkilemiştir.
Bu süreçte bir yandan Kürt halkının demokratik haklarını reddeden sosyal-şoven eğilimler ortaya çıkmıştır. Ancak bu eğilimler Türkiye solunun tamamını temsil etmemektedir. Sosyalist hareketin geniş bir kesimi Kürt halkının ulusal demokratik haklarını savunmuş, devletin inkâr ve baskı politikalarına karşı çıkmış ve Kürt hareketiyle dayanışma içinde olmuştur.
Asıl tartışılması gereken nokta, bu dayanışmanın hangi siyasal ilişki temelinde kurulduğudur. Zaman içinde bazı sosyalist yapıların, ulusal sorunda dayanışmayı bağımsız bir sınıf siyasetiyle birleştirmek yerine siyasal gündemlerini büyük ölçüde Kürt hareketinin gündemine göre şekillendirdikleri görülmüştür. Böylece bazı örneklerde dayanışma ilişkisi, sosyalist hareketin kendi programatik ve örgütsel bağımsızlığının zayıfladığı bir ilişkiye dönüşmüştür.
1990’lardan sonra işçi sınıfı içinde örgütlenme, sendikal mücadele, fabrikalarda kalıcı çalışma ve emek eksenli siyaset üretme çabalarının zayıflaması da bu sorunu derinleştirmiştir. Ulusal sorun sosyalist hareketin en güçlü siyasal gündemlerinden biri hâline gelirken, sınıf siyaseti kimi yapılarda giderek ikincil bir alana itilmiştir. Oysa ulusal demokratik mücadele ile işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi birbirinin yerine geçen değil, birbirini tamamlaması gereken mücadele alanlarıdır.
Benzer bir sorun, Kürt siyasal hareketinin öncülüğünde gelişen yasal siyaset deneyimleri bağlamında da tartışılabilir. Bu partiler Türkiye’nin demokratikleşmesi, temel hak ve özgürlükler ile Kürt sorununun görünür hâle gelmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. Bununla birlikte emek-sermaye çelişkisini merkeze alan bağımsız bir sınıf siyasetinin geliştirilmesi açısından aynı ölçüde belirleyici bir çizgi oluşturduklarını söylemek güçtür. Bu siyasal eksenle birlikte hareket eden bazı sosyalist yapıların da zamanla kendi sınıf programlarını geri plana iterek daha çok mevcut siyasal hattın tamamlayıcı unsurları hâline gelmeleri eleştiri konusu olmuştur.
Halkların Birleşik Devrim Hareketi gibi çeşitli ittifaklar da bu çerçevede değerlendirilebilir. Ulusal demokratik mücadelenin bu birlikteliklerde güçlü bir yer tutması anlaşılır olmakla birlikte, Türkiye işçi sınıfının güncel ekonomik mücadelelerinin, sendikal örgütlenmenin, üretim alanlarındaki çalışmaların ve bağımsız sınıf siyasetinin geri planda kalması Marksist strateji açısından sorun yaratmaktadır. Buradaki mesele ulusal demokratik hakların savunulması değil, bu mücadelenin bütün siyasal faaliyetin belirleyici ekseni hâline gelerek sınıf siyasetini gölgede bırakmasıdır.
Bir başka tartışma başlığı ise Kürt hareketinin geçirdiği siyasal dönüşüme yönelik sosyalist eleştirilerin nasıl karşılandığıdır. Kürt hareketinin stratejik ve siyasal tercihlerine yöneltilen her eleştirinin kolaylıkla “şovenizm”, “ulusal hakların inkârı” veya “devletçi yaklaşım” olarak nitelendirilmesi sağlıklı bir teorik tartışma zemini yaratmaz. Hiçbir siyasal hareket eleştiriden muaf değildir. Bir hareketin siyasal çizgisini eleştirmek ile o halkın ulusal demokratik haklarını reddetmek aynı şey değildir. Bu iki olgunun özdeşleştirilmesi, hem teorik tartışmayı daraltır hem de sosyalist hareket içinde gerekli eleştiri ve özeleştiri mekanizmalarının gelişmesini engeller.
Bu noktada ittifak ilişkilerinin niteliği de önem kazanır. Marksist anlayışta ittifak, taraflardan birinin diğerine tabi olması anlamına gelmez. Ortak mücadele başlıklarında birlikte hareket edilirken her siyasal öznenin kendi programını, örgütsel bağımsızlığını ve sınıfsal perspektifini koruyabilmesi gerekir. Sosyalist hareketin yalnızca başka bir siyasal çizginin destekleyici gücü veya uzantısı hâline gelmesi, bağımsız sınıf siyaseti açısından ciddi bir sorun oluşturur.
Dolayısıyla Marksist perspektiften gerekli olan, Kürt halkının ulusal demokratik haklarını açık ve kararlı biçimde savunurken sosyalist hareketin kendi bağımsız sınıf hattını da güçlendirmesidir. Sosyalistler ulusal demokratik mücadele içinde yer alabilir ve ittifaklar kurabilir; ancak bunu kendi programatik hedeflerinden, sınıf eksenli siyasetlerinden ve örgütsel bağımsızlıklarından vazgeçmeden yapmak durumundadır.
Ulusal sorun ile sınıf mücadelesi arasındaki ilişkinin doğru kurulması bu nedenle Türkiye sosyalist hareketi açısından temel bir stratejik mesele olmaya devam etmektedir. Ezilen bir ulusun demokratik haklarını savunmak sosyalist hareketin ilkesel görevlerinden biridir. Bununla birlikte emek-sermaye çelişkisini merkeze alan bir siyasal hattın geliştirilmesi, işçi sınıfı içinde kalıcı bir örgütlenmenin kurulması ve sınıf hareketinin yeniden güçlendirilmesi de aynı ölçüde önemlidir.
Türkiye sosyalist hareketinin önündeki temel görev, bu iki mücadele alanını birbirine karşı konumlandırmak değil, ulusal demokratik hakların savunusu ile bağımsız sınıf siyasetini aynı devrimci strateji içinde birleştirebilmektir.
