Mekke’de Savunma Paktı: Halkların Güvenliği mi, Rejimlerin Sigortası mı? – Şemdin Şimşir

meke

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan liderleri 7 Ağustos 2026’da Mekke’de “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu hükmün teknik bakımdan NATO’nun 5. maddesine benzediğini söylerken, taraflar anlaşmanın herhangi bir ülkeye karşı oluşturulmadığını ve “savunma amaçlı” olduğunu özellikle vurguluyor. Bununla birlikte anlaşmanın askeri mekanizmalarının önemli bölümü hâlâ şekillenme aşamasında.

Ancak emperyalizm çağında hiçbir askeri pakt, kendisine verilen isimle değerlendirilmez. NATO da kendisini bir “savunma ittifakı” olarak tanımlar; ABD dünyanın dört bir yanındaki askeri varlığını “güvenlik” gerekçesiyle açıklar; İsrail yürüttüğü savaşları “kendini savunma” söylemiyle meşrulaştırır. Dolayısıyla sorulması gereken soru, anlaşmanın adına “savunma” kelimesinin konulup konulmadığı değil, hangi sınıfların, hangi devletlerin ve hangi bölgesel düzenin güvenliğini savunduğudur.

Bölgede gerçek bir güvenlik krizi var

Ortadoğu’nun bir güvenlik krizinin içinde bulunduğu tartışma götürmez. Fakat bu kriz gökten inmedi.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı saldırıları bölgesel savaşı yeni bir aşamaya taşıdı. İran’ın buna İsrail’e, Amerikan askeri hedeflerine ve bazı Körfez ülkelerine yönelik füze saldırılarıyla yanıt vermesi; Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’de deniz ticaretinin kesintiye uğraması; Yemen’de yeniden yoğunlaşan çatışmalar, savaşın bedelini bütün bölgeye yaydı.

Bu koşullarda Suudi monarşisinin kendisini tehdit altında hissetmesinde şaşırtıcı bir yan yok. Ama sorunun kritik noktası tam da burada başlıyor.

Bölgeyi onlarca yıldır askeri üsler, işgaller, ambargolar, darbeler, vekâlet savaşları ve silahlanma yarışlarıyla kuşatan düzenin kendisi sorgulanmadan, bu düzenin içinden çıkacak yeni askeri blokların halklara güvenlik getirmesini beklemek mümkün değildir.

Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye, Yemen’den Filistin’e kadar halkların ödediği muazzam bedelin arkasında yalnızca yerel çatışmalar değil; ABD emperyalizminin askeri müdahaleleri, İsrail’in işgal ve yayılma politikaları, bölgesel devletlerin güç mücadeleleri ve bunlarla iç içe geçen sermaye çıkarları bulunuyor.

Dolayısıyla “tehdit” gerçektir. Fakat egemenlerin tarif ettiği tehditle emekçilerin karşı karşıya olduğu tehdit aynı değildir.

Washington’a bağlılık ile Washington’dan özerkleşme aynı anda mümkün

Mekke Anlaşması’nı basitçe “üç Amerikan kuklasının ittifakı” diye tanımlamak politik olarak cazip görünse de gerçeğin tamamını açıklamıyor.

Türkiye 1952’den beri NATO üyesi ve NATO’nun güneydoğu kanadının temel askeri güçlerinden biri. NATO’nun kendi anlatımına göre Türk ordusu ittifakın caydırıcılık faaliyetlerinde, operasyonlarında ve ortak tatbikatlarında uzun süredir önemli rol oynuyor.

Suudi Arabistan’ın ABD askeri sistemiyle bağı ise çok daha doğrudan. ABD Kongre Araştırma Servisi verilerine göre Washington, onlarca yıldır Suudi ordusunun başlıca silah, eğitim ve askeri hizmet sağlayıcısı. 1950-2022 arasında ABD’nin Suudi Arabistan’a yaptığı askeri satışların toplam değeri 164 milyar doları aştı. Haziran 2024 itibarıyla ülkede yaklaşık 2 bin 300 Amerikan askeri de bulunuyordu.

Pakistan’ın durumu daha karmaşık. İslamabad’ın Washington’la uzun bir askeri ilişki tarihi bulunmakla birlikte, son yıllarda Çin’le kurduğu stratejik bağlar giderek ağır basıyor. ABD Kongre Araştırma Servisi de Pakistan’ın Çin’le yakınlığının Washington-İslamabad ilişkilerinin temel çelişkilerinden biri haline geldiğini belirtiyor.

Yani karşımızda Washington’dan tamamen bağımsız üç devlet bulunmadığı gibi, her emri Washington’dan alan yekpare bir üçlü de yok.

Daha doğru tarif şudur: Bu devletlerin egemen sınıfları bir yandan ABD merkezli askeri ve ekonomik düzene yaslanıyor, diğer yandan bu düzenin zayıflayan ve daha öngörülemez hale gelen güvenlik garantileri karşısında kendi pazarlık güçlerini büyütmeye çalışıyorlar.

Mekke Anlaşması bu çelişkinin ürünüdür.

Nitekim Reuters’ın aktardığına göre anlaşmanın mevcut NATO üyeliğini ya da başka ittifakları ikame etmesi öngörülmüyor. Tersine bunların üzerine yeni bir bölgesel askeri koordinasyon katmanı ekleniyor.

Bu nedenle Mekke Paktı ne bağımsız nede ABD emperyalizmden de begimsiz degildir. Washington’dan gelen tek bir talimata karşı çıkacak durumda degildir. Bölgesel burjuvazilerin, monarşilerin ve askeri bürokrasilerin emperyalist sistem içindeki hareket alanlarını genişletme girişimidir.

“Sünni NATO” kimin işine yarıyor?

Anlaşmanın Mekke’de imzalanması elbette sembolik anlamdan yoksun değil.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi Sünni çoğunluklu üç ülkenin kutsal kentte askeri bir anlaşmaya imza atması, beraberinde “Sünni NATO” tartışmalarını getirdi.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir tuzak var.

Ortadoğu’daki iktidar mücadelelerini Sünni-Şii karşıtlığına indirgemek, emperyalistlerin ve bölge gericiliklerinin onlarca yıldır kullandıkları mezhepçi dili yeniden üretmek anlamına gelir.

Anlaşmayı imzalayan devletler de paktın İran’a veya belirli bir ülkeye karşı kurulmadığını savunuyor. İran yönetiminin ilk tepkisinin de tahmin edilenin aksine bütünüyle olumsuz olmaması dikkat çekiciydi. İran Dışişleri Bakanlığı, bölgesel güvenliğin dış güçlere bağımlılık yerine bölge ülkelerince sağlanması fikrinin ilkesel olarak olumlu olabileceğini, bunun kapsayıcı olması gerektiğini açıkladı.

Bu durum, paktın gelecekte İran’a karşı kullanılmayacağının garantisi değildir. Özellikle Suudi Arabistan-Yemen gerilimi, İran bağlantılı güçlerle yaşanan çatışmalar ve Kızıldeniz’in militarizasyonu düşünüldüğünde bunun riski vardır.

Ancak mesele bir “Sünni-Şii savaşı”ndan önce devletlerin çıkar çatışmasıdır.

Türk, Arap, Fars, Kürt, Pakistanlı; Sünni, Şii, Hristiyan veya başka bir inançtan emekçilerin birbirleriyle savaşmakta nesnel hiçbir çıkarı yoktur.

Mezhepçilik sarayların silahıdır. Halkların değil.

Asıl ittifak: petro-dolar ile silah sanayiinin ittifakı

Mekke Paktı’nı anlamanın en sağlam yollarından biri de askeri anlaşmanın arkasındaki ekonomik çıkarları incelemektir.

Türkiye-Suudi Arabistan askeri ilişkileri 7 Ağustos’ta başlamadı. Suudi ve Türk şirketleri 2023’te Baykar üretimi insansız hava araçlarının Suudi Arabistan’da yerelleştirilmesi konusunda anlaşmalar imzaladı. Elektronik sistemlerden mekanik parçalara ve İHA gövdelerine kadar çeşitli alanlarda ortak üretim planlandı.

Pakistan ile Suudi Arabistan arasındaki ilişki daha da ileri bir noktadaydı. Muhammed bin Selman ile Şehbaz Şerif 17 Eylül 2025’te “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması” imzaladı ve iki ülkeden birine yönelik saldırının diğerine de yapılmış sayılması ilkesini daha o tarihte kabul etti.

Türkiye’nin katılması dolayısıyla sıfırdan yeni bir yapı yaratmaktan çok bu ilişkilerin üçlü hale getirilmesi anlamına geliyor.

Üstelik Reuters’ın aktardığı planlar yalnızca siyasi dayanışmadan ibaret değil. Kara, hava, deniz ve siber alanda ortak tatbikatlar; İHA sistemleri, elektronik harp ve yapay zekâ teknolojileri; ortak savunma üretimi ve teknoloji transferi anlaşmanın gündeminde bulunuyor.

Başka bir ifadeyle Mekke Paktı aynı zamanda devasa bir askeri-sanayi pazarıdır.

Suudi petro-doları, Türkiye’nin hızla büyüyen savunma sanayii, Pakistan’ın büyük askeri aygıtı ve nükleer kapasitesi aynı masaya oturuyor.

Bu masada halklar yoktur.

Silahlanmanın faturasını kim ödüyor?

SIPRI verileri dünyadaki askeri harcamaların 2025’te 2,887 trilyon dolarla yeni bir tarihi zirveye çıktığını gösteriyor.

Suudi Arabistan tek başına yaklaşık 83,2 milyar dolarlık askeri harcamayla dünyanın sekizinci büyük askeri harcama yapan ülkesi konumunda. Türkiye’nin askeri harcamaları 2025 yılında reel olarak yüzde 7,2 artarak 30 milyar dolara çıktı. SIPRI bu artışta Türkiye’nin Irak, Suriye ve Somali’deki askeri faaliyetlerinin de etkili olduğuna dikkat çekiyor. Pakistan’ın aynı yılki askeri harcaması ise yaklaşık 11,9 milyar dolar düzeyindeydi.

Bu rakamların sınıfsal anlamı Pakistan örneğinde özellikle çıplak biçimde görülüyor.

Pakistan’ın 2026-2027 bütçesinde savunma harcamalarının yüzde 18 artırılarak 3 trilyon rupiye çıkarılması planlanırken kalkınma harcamaları baskı altında tutuldu. Aynı ülke IMF programı kapsamında yüksek kamu borcunu azaltmak, bütçe fazlası üretmek ve harcama disiplinini sürdürmek zorunda.

Dünya Bankası Pakistan’daki yoksulluğun son yıllarda yeniden yükseldiğine dikkat çekerken, askeri bütçe genişlemeye devam ediyor.

Sınıf meselesi tam da budur.

Saraylar silah alır, işçiler vergi öder.

Generaller yeni doktrinler hazırlar, emekçilerin ücretleri enflasyon karşısında erir.

Savunma şirketlerinin sipariş defterleri kabarır, eğitim ve sağlık bütçeleri “mali disiplin” gerekçesiyle tartışılır.

Savaş çıktığında da anlaşmaları imzalayanlar değil işçi ve emekçi çocukları cepheye gönderilir.

Bu nedenle sosyalistler açısından askeri paktlar hakkındaki temel soru “Türkiye bu ittifaktan ne kazanacak?” değil, Türkiye sermayesi ne kazanacak ve Türkiye işçi sınıfı bunun karşılığında ne ödeyecek? sorusudur.

Filistin, bütün “İslam dayanışması” söylemlerinin turnusolüdür

Mekke’de imzalanan bir askeri anlaşmanın İslam dünyasının güvenliğini temsil ettiği iddiasının sınanacağı ilk yer Filistin’dir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan İsrail’in Filistin politikalarını diplomatik açıklamalarla birçok kez kınadı. Temmuz 2026’da üç ülkenin de aralarında olduğu sekiz devlet, İsrailli aşırı sağcı bakanların ve yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik eylemlerini ortak açıklamayla kınadı.

Fakat diplomasinin diliyle askeri ve ekonomik düzenin gerçekliği aynı şey değildir.

Birleşmiş Milletler’in Temmuz 2026 raporları Gazze’de kitlesel yıkımın, yerinden edilmenin, temel hizmetlere erişim sorunlarının ve insani krizin sürdüğünü gösteriyor. Bölgede oluşan enkaz miktarının 60 milyon tonu geçtiği tahmin ediliyor.

Tam da bu noktada “Müslüman dayanışması” söyleminin sınırı belirginleşiyor.

Üç devletin kurduğu kolektif savunma sisteminin merkezinde Filistin halkının korunması değil devletlerin topraklarının, ordularının, rejimlerinin ve stratejik altyapıları ve ABD bölgedeki çıkarlarinin korunması bulunuyor.

Bu şaşırtıcı değildir.

Çünkü devletler arası askeri ittifak ile halkların enternasyonal dayanışması birbirinden bütünüyle farklı şeylerdir.

Anti-emperyalizm İran devletinin arkasına dizilmek değildir

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına karşı çıkmak zorunludur.

Bir ülkenin rejimini beğenmemek başka, o ülkenin emperyalist saldırıyla bombalanmasını meşru görmek başka bir şeydir. Washington’ın İran’ın siyasal düzenini bombalarla değiştirme hakkı yoktur.

Fakat buradan İran yönetimini sosyalistlerin doğal müttefiki ilan eden başka bir yanlış sonuca da varılamaz.

Tahran’ın bölgesel güç politikası, askeri nüfuz alanları veya İran burjuvazisinin çıkarları bölge halklarının kurtuluş programı değildir.

Sosyalist anti-emperyalizm, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesine indirgenemez.

Washington-Tel Aviv eksenine karşı çıkmak kadar, bölgedeki bütün egemen sınıflardan ve devletlerden politik bağımsızlığı korumak gerekir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’daki emekçilerin kurtuluşu Tahran’ın güçlenmesinde olmadığı gibi İranlı emekçilerin kurtuluşu da Ankara, Riyad veya İslamabad’ın güçlenmesinde değildir.

Halkların güvenliğinin temeli devletler arasındaki silah dengesinden önce halkların birbirleriyle dayanışmasıdır.

Türkiye için yeni bir yayılma alanı

Mekke Anlaşması Ankara açısından da yalnızca “savunma” meselesi değildir.

Türkiye sermayesi son yıllarda savunma sanayiini dış politikanın başlıca araçlarından biri haline getirdi. İHA’lardan savaş gemilerine, zırhlı araçlardan elektronik harp sistemlerine kadar askeri ihracat Ankara’nın bölgesel nüfuz politikasının ayrılmaz parçası oldu.

Suudi sermayesi bu sektör açısından devasa bir finansman ve sipariş kaynağıdır.

Dolayısıyla Saray açısından Mekke Paktı hem jeopolitik hem ekonomik değer taşımaktadır: Körfez sermayesini Türkiye’ye çekmek, savunma şirketlerine yeni pazarlar açmak ve Türkiye’yi bölgesel askeri düzenin vazgeçilmez aktörlerinden biri haline getirmek.

Fakat sermaye sınıfının “Türkiye’nin büyümesi” diye sunduğu her genişleme işçi sınıfının çıkarına değildir.

Bir şirketin daha fazla füze satması işçinin ücretini yükseltmez.

Bir Türk sermaye grubunun Suudi Arabistan’dan milyarlarca dolarlık askeri ihale alması emekçinin ev kirasını düşürmez.

Türkiye ordusunun etki alanının Kızıldeniz’e, Körfez’e veya başka bölgelere genişlemesi işçi sınıfına güvenlik sağlamaz.

Tam tersine Türkiye’yi kendi halkının hiçbir çıkarının bulunmadığı çatışmaların içine çekme ihtimalini artırır.

Asıl tehlike: bölgesel savaşın kurumsallaşması

Mekke Anlaşması’nın bugün açıklanmayan maddelerinden daha önemli olan şey, ortaya çıkardığı siyasi yönelimdir.

Ortadoğu’da barış mimarisi değil yeni askeri mimariler kuruluyor.

Bir tarafta ABD’nin üsleri ve İsrail’in askeri üstünlüğü; diğer tarafta İran’ın askeri kapasitesi ve müttefik ağları; Körfez monarşilerinin silahlanması; Türkiye’nin büyüyen askeri-sanayi kompleksi; Pakistan’ın nükleer gücü…

Her devlet “caydırıcılık” adına daha fazla silahlanırken toplam sonuç daha az değil daha fazla güvensizlik oluyor.

Bu, kapitalist devlet sisteminin temel çelişkilerinden biridir.

Her burjuva devleti kendi güvenliğini diğerlerinden askeri üstünlük sağlayarak artırmaya çalışır. Fakat herkes aynı şeyi yaptığında ortaya çıkan şey güvenlik değil silahlanma yarışı ve savaş ihtimalinin büyümesidir.

Mekke Paktı bu mekanizmanın dışında değildir.

Halkların ihtiyacı yeni NATO’lar değil

Ortadoğu halklarının önündeki seçenek Washington ile Mekke, NATO ile “Sünni NATO”, ABD ile İran arasında tercih yapmak değildir.

Başka bir yol vardır.

Bölgedeki Amerikan askeri müdahalelerine ve İsrail’in işgalci politikalarına karşı çıkarken bütün bölgesel egemen sınıflardan politik bağımsızlığı esas alan sosyalist bir çizgi mümkündür.

Türkiye’nin, İran’ın, Arap ülkelerinin ve Pakistan’ın emekçileri arasında milliyetçilik ve mezhepçilik üzerinden düşmanlık yaratılmasına karşı çıkmak; askeri bütçelerin eğitim, sağlık, konut ve kamusal yatırımlara aktarılmasını savunmak; gizli askeri anlaşmaların ve yurtdışına asker gönderme taahhütlerinin halktan saklanmasına karşı çıkmak; yabancı üslerin ve emperyalist askeri varlığın tasfiyesini istemek; Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ve işgalin sona ermesini savunmak bunun parçalarıdır.

Gerçek bölgesel güvenlik ancak İran ile Körfez ülkelerini de içine alan karşılıklı saldırmazlık ve silahsızlanma düzenlemeleriyle, yabancı askeri müdahalelerin sona ermesiyle ve halkların egemenlik haklarına saygıyla kurulabilir.

Bundan daha önemlisi ise güvenliğin tanımını değiştirmektir.

Bir işçinin güvenliği füze bataryalarının sayısıyla ölçülemez.

Güvenlik, çocuğunun savaşta ölmemesidir.

Güvenlik, insanca yaşayacak bir ücret alabilmesidir.

Güvenlik, sağlık ve eğitim hakkıdır.

Güvenlik, evinin bombardımanda yıkılmayacağını bilmektir.

Güvenlik, başka bir halkın toprağını işgal etmek zorunda bırakılmamaktır.

Mekke’de imza atan üç rejimin sunduğu şey bu güvenlik değildir.

Onların masasında generaller, devlet bürokrasileri, silah şirketleri, enerji sermayesi ve jeopolitik nüfuz hesapları bulunuyor.

İşçi sınıfının masası başka yerde kurulmalıdır.

O masanın üzerinde petro-dolarların satın aldığı yeni savaş ittifakları değil; işçilerin birliği, halkların eşitliği, emperyalist müdahalelerin sona ermesi ve sosyalist enternasyonalizm bulunmalıdır.

Çünkü Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni askeri kamplar değil, savaş üreten düzenin kendisinin aşılmasıdır.

Exit mobile version