Cengiz Çandar, Medyascope’ta yaptığı değerlendirmede sürece yönelik eleştirileri tartışırken, “… Beğenmiyorsanız dağlar sizi bekliyor” şeklinde bir çıkış yaptı. Sözün bağlamı silahsızlanma süreci ve bu sürece yönelik itirazlardı. Ancak söz hangi tartışmanın içinde söylenmiş olursa olsun, bir siyasetçinin, hele ki Cengiz Çandar gibi siyasi hayatı boyunca birbirinden oldukça farklı çizgilerde yer almış birinin, başkalarına “dağa çıkın” diyerek mücadele alanı göstermesi haddine değildir. Silahların susmasını savunmak başka şeydir, ortaya çıkan siyasi ve hukuki çerçeveyi eleştirmek başka şey. İnsanlar çatışmanın sona ermesini savunurken aynı zamanda Kürt meselesinin demokratik, siyasal ve toplumsal boyutlarının nasıl çözüleceğini sorma, mevcut süreci yetersiz bulma ve eleştirme hakkına sahiptir. Hiç kimse bu hakkı, “Beğenmiyorsanız dağa çıkın” türünden bir cümleyle küçümseyemez.
Çandar’ın bugün başkalarına mücadele alanı tarif etmeye kalkması, ister istemez kendi siyasi geçmişini de gündeme getiriyor. İnsan elbette düşüncelerini değiştirebilir; dün savunduğunu bugün savunmayabilir. Hiç kimsenin hayatı boyunca aynı düşüncede kalma zorunluluğu yoktur. Fakat bir insan başkalarına mücadele, kararlılık ve tutarlılık dersi vermeye başladığında, kendi siyasi yolculuğunun da sorgulanması kaçınılmazdır. Çandar gençliğinde Doğu Perinçek’in öncülük ettiği Aydınlık hareketinde yer aldı, Filistin direnişine katıldı, daha sonra gazeteciliğe geçti ve MIT müşaviri onlarca devrimcinin katili Hürrem Abası’a kuryelik yaptı 1990’ların başında Turgut Özal’ın danışmanlığını yaptı; Özal döneminde çeşitli siyasi temaslarda aracılık üstlendi. Yıllar sonra ise bambaşka bir siyasi çizgide karşımıza çıktı; NATO çevreleriyle yakınlaştı, NATO platformlarında konuşmalar ve seminerler verdi, İsveç’in NATO üyeliğini destekleyen bir tutum aldı.
Bütün bunlar Çandar’ın kendi siyasi tercihidir ve bu değişimlerin hesabını da kendisi verir. Fakat Doğu Perinçek çizgisinden Özal’ın çevresine, oradan bugünün NATO yanlısı siyasal pozisyonlarına kadar uzanan böylesine keskin dönüşümlerin ardından kalkıp başkalarına “Beğenmiyorsanız dağa çıkın” diye yol göstermek en hafif ifadeyle siyasi bir hadsizliktir. Dün başka bir siyasi merkezin çevresinde, bugün başka bir merkezin yanında yer alabilirsiniz; her dönemde başka bir telden çalabilirsiniz. Fakat kendi siyasi savrulmalarınızı unutup, hak ve özgürlük mücadelesi veren insanlara nerede ve nasıl mücadele edeceklerini söyleme hakkını kendinizde göremezsiniz.
Bizim itirazımız da tam olarak buradadır. Sen her dönemde başka bir telden çalabilirsin, siyasi yönünü değiştirebilirsin, dün savunduğunun tam tersini bugün savunabilirsin. Bu senin tercihindir. Ama halkların hak ve özgürlük mücadelesi senin siyasi güzergâhına göre şekillenmez. Bu mücadele dün de hayatın her alanında veriliyordu, bugün de veriliyor, yarın da verilecek. Mücadele yalnızca dağda verilmez; fabrikada, üniversitede, mahallede, sokakta, işyerinde, meydanda, cezaevinde, sendikada, basında ve hayatın her alanında verilir. Halkların hak, özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesini yalnızca “dağa çıkmak” üzerinden tarif etmek hem tarihsel gerçekliği hem de toplumsal mücadelelerin çeşitliliğini görmezden gelmektir.
Üstelik dağlar da şehirler de bu halkındır. Kimse bize nerede yaşayacağımızı, nerede konuşacağımızı, nerede itiraz edeceğimizi ve nerede mücadele edeceğimizi tarif edemez. Bu ülkenin dağları da şehirleri de meydanları da sokakları da burada yaşayan halklarındır. Mücadelenin alanını Cengiz Çandar belirlemediği gibi, herhangi bir siyasi otorite de belirleyemez Hak ve özgürlük mücadelesinin nerede ve hangi araçlarla sürdürüleceğine mücadeleyi verenler karar verir.
Silahların susmasını istemek siyasetin, eleştirinin ve toplumsal mücadelenin de susmasını istemek değildir. Barış, itaat etmek değildir. Barış, ortaya konulan her şeyi sorgulamadan kabul etmek hiç değildir. Bir sürecin gerçekten demokratik bir çözüm üretip üretmediğini sorgulamak, eksiklerini söylemek veya daha fazlasını talep etmek kimseyi savaş yanlısı yapmaz. Tam tersine kalıcı bir barış, ancak halkların özgürce konuşabildiği, eleştirebildiği ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabildiği koşullarda mümkündür. Gerçek bir çözümden söz edilecekse bunun yolu topluma “susun, karar verildi” demekten değil, halkın sözünü ve iradesini büyütmekten geçer.
Bu nedenle Cengiz Çandar’ın “Beğenmiyorsanız dağlar sizi bekliyor” sözü basit veya talihsiz bir polemik olarak geçiştirilemez. Bu söz aynı zamanda kendisine çizilen çerçeveyi eleştirenlere tepeden bakan, demokratik eleştiriyi küçümseyen bir anlayışı açığa çıkarıyor. Hele böylesine keskin siyasi dönüşümler yaşamış birinin başkalarına mücadele, tutarlılık ve kararlılık dersi vermeden önce kendi siyasi geçmişine bakması gerekir. Bir zamanlar Doğu Perinçek’in çizgisinde yer alıp daha sonra, MIT müşavirine kuryelikten ve Özal’ın çevresinde görev yapan, bugün ise NATO’ya ilişkin bambaşka bir yerde duran Çandar’ın bize mücadele alanı göstermesi haddine değildir.
Bizim Cengiz Çandar’dan alacağımız bir “dağ” öğüdü yoktur. Kendi sözümüzü kendimiz söyler, kendi mücadelemizin yerini ve biçimini kendimiz belirleriz. Haklarımız ve özgürlüklerimiz için nerede gerekiyorsa orada, hayatın her alanında mücadele ederiz. Kimsenin işaret ettiği yere gitmek zorunda değiliz; kimsenin çizdiği sınırlar içinde konuşmak zorunda da değiliz. Çünkü dağlar da bizimdir, şehirler de bizimdir.
