Altan Tan Neyi Amaçlıyor? Alevileri Düşmanlaştırarak? – Şemdin Şimşir

Tan

Son günlerde Alevileri tartışmanın merkezine çekmek, onları “Ali’siz Aleviler”, “siyasal Alevilik” gibi kavramlarla ayrıştırmak ve toplumun bir kesimini İslam’la, barışla ya da siyasal süreçlerle sorunlu bir unsur gibi göstermeye çalışmak neyi amaçlamaktadır? Altan Tan’ın son dönemde Aleviler üzerinden geliştirdiği bu düşmanlaştırıcı dil hangi siyasi ihtiyacın ürünüdür? Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve demokratik açıdan bu kadar ağır sorunları varken neden yeniden Alevilerin inancı, kimliği ve siyasal tercihleri hedef tahtasına konulmaktadır? Bu sorular önemlidir. Çünkü Türkiye’de Aleviler söz konusu olduğunda kullanılan dil sıradan bir siyasi polemik değildir. Bu ülkenin yakın tarihinde Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi vardır. Mezhepçi söylemin, ötekileştirmenin ve hedef göstermenin hangi ağır sonuçlara yol açabileceğini bu toplum çok acı biçimde yaşamıştır.

Bu nedenle eski HDP Milletvekili Altan Tan’ın çeşitli programlarda Aleviler hakkında kullandığı dışlayıcı ve ayrıştırıcı dil, yalnızca kişisel bir görüş açıklaması olarak geçiştirilemez. Bir siyasetçi neden durup dururken Alevilerin inancını sorgulama ihtiyacı duyar? Neden milyonlarca insanın kimliğini “gerçek”, “sahte”, “geleneksel”, “Ali’siz” veya “siyasal” diye sınıflandırmaya girişir? Neden siyasi bir tartışmanın sorumlusu olarak belirli bir inanç topluluğunun bir bölümünü işaret eder? Bu soruların cevabı ne olursa olsun, ortaya çıkan sonuç açıktır: Aleviler yeniden siyasi tartışmanın şüpheli öznesi haline getirilmektedir.

Tan’ın “Ali’siz Aleviler”, “siyasal Alevilik” gibi kavramlar üzerinden yaptığı ayrımlar, Alevileri kendi içerisinde “makbul” ve “sakıncalı” kategorilere ayıran tehlikeli bir siyasi anlayışı beslemektedir. Bir siyasetçinin kimin gerçek Alevi, kimin “Ali’siz Alevi”, kimin inançlı, kimin ideolojik olduğuna karar verme hakkı yoktur. Alevilik herhangi bir siyasetçinin çizdiği sınırlar içerisinde var olmak zorunda değildir. Bir Alevi dindar olabilir, ateist olabilir, sosyalist olabilir, muhafazakâr olabilir, laik olabilir. Kendi kimliğini nasıl yaşayacağına ve nasıl tanımlayacağına kendisi karar verir.

Sorun tam da burada başlamaktadır. Bir kesimi önce “siyasal Alevi” veya “Ali’siz Alevi” diye ayırıp ardından bu insanları İslam’la hesaplaşan, toplumsal barışın karşısında duran veya siyasi süreçleri sabote eden bir topluluk gibi göstermek sıradan siyasi eleştirinin ötesine geçer. Bu yaklaşım, Alevileri toplumsal şüphe nesnesine dönüştürür. Türkiye gibi mezhep gerilimlerinin geçmişte ağır bedeller ürettiği bir ülkede böyle bir dil son derece sorumsuzdur.

Katliamlar hiçbir zaman bir sabah aniden başlamadı. Maraş’tan önce propaganda vardı, Çorum’dan önce mezhepçi kışkırtma vardı, Sivas’tan önce hedef gösterme ve düşmanlaştırma vardı. İnsanlara saldırılmadan önce belirli toplulukların “tehlikeli”, “düşman”, “dine karşı” veya “millete karşı” olduğu fikri topluma yayıldı. Şiddetin toplumsal zemini çoğu zaman önce sözlerle hazırlandı. Bu nedenle bugün Alevilerin bir bölümünü “İslam’la hesaplaşan” bir kesim olarak sunan her söylem ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Burada şu soruyu sormak gerekir: Altan Tan bu tavrıyla yeni bir katliamın zeminini mi hazırlamak istiyor? Çünkü siyasi sorumluluk yalnızca kişinin niyetinden ibaret değildir. Söylenen sözlerin toplumda nasıl karşılık bulduğu, hangi önyargıları büyüttüğü ve hangi düşmanlıkları meşrulaştırdığı da önemlidir. Alevileri Müslüman toplumun karşısına yerleştiren, onları İslam’a yönelik bir tehdit gibi sunan veya siyasi krizlerin sorumlusu ilan eden bir dil mezhepçi kutuplaşmayı besleyebilir. Türkiye’nin tarihi düşünüldüğünde bu ihtimal küçümsenemez.

Altan Tan’ın geçmişte HDP milletvekilliği yapmış olması da bu söylemleri daha az sorunlu hale getirmez. Tam tersine, yıllarca Kürtlerin kimlik hakları, demokratik temsil ve eşit yurttaşlık üzerine siyaset yapmış bir kişinin başka bir inanç topluluğunu kategorilere ayırması ciddi bir çelişkidir. Kendi kimliğinin tanınmasını talep eden biri, başkasının kimliğinin sınırlarını belirlemeye kalkamaz. Kendi toplumu için özgürlük isteyen biri, Alevilere hangi inanç biçiminin “doğru” olduğunu dayatamaz. Demokrasi, yalnızca kendi mahallen için istediğin hakları değil, aynı hakları senden farklı olanlar için de savunabilmektir.

“Siyasal Alevilik” kavramı da bu bağlamda özellikle sorgulanmalıdır. Çünkü bu kavram giderek Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini değersizleştiren bir suçlama aracına dönüşebilmektedir. Aleviler laiklik istediğinde bunun neden “siyasal Alevilik” olarak tanımlandığı sorulmalıdır. Cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasını istemek, zorunlu din derslerine itiraz etmek, kamuda ayrımcılığın sona ermesini talep etmek veya devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasını savunmak neden bir inanç grubunun “siyasallaşması” sayılsın? Buradaki tehlike açıktır: Alevilerin yaşadığı gerçek sorunları tartışmak yerine Alevilerin kendisini sorun haline getirmek.

Bu yaklaşım, Türkiye siyasetinde çok eski bir yöntemdir. Önce mağdurun talebi görünmez hale getirilir, sonra mağdurun kimliği tartışmaya açılır. Eşitlik talep eden kişi “provokatör”, laiklik isteyen kişi “din düşmanı”, hak isteyen topluluk ise “devlete veya topluma karşı” gösterilir. Böylece ayrımcılık konuşulmaz, ayrımcılığa uğrayanların kimliği sorgulanır. Aleviler yıllardır tam da bu zihniyetle mücadele etmektedir.

Türkiye Alevilere yeni bir nefret dili değil, eşit yurttaşlık borçludur. Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın ve Gazi’nin toplumsal hafızası hâlâ canlıdır. Böyle bir ülkede Alevileri yeniden “İslam’la çatışan”, “barışın önünde duran” veya siyasi sorunların kaynağı olan bir kesim gibi göstermeye çalışan herkes sözünün yaratabileceği sonuçları düşünmek zorundadır. Çünkü toplumsal şiddeti her zaman doğrudan şiddet çağrısı yapanlar hazırlamaz. Bazen yıllarca tekrar edilen önyargılar, televizyon ekranlarında normalleştirilen ayrıştırıcı ifadeler ve belirli bir topluluğu sürekli şüpheli gösteren siyasi dil de düşmanlığın zeminini büyütür.

Daha dün Kürtler için en doğru yaşamın şeriat olduğunu savunan Altan Tan, şimdi Alevileri hedef tahtasına yerleştiriyor. Kimin gerçek Alevi olduğuna karar veremez. Alevilerin hangi siyasi görüşü savunabileceğine hükmedemez. Bir topluluğun bir bölümünü İslam’ın, barışın veya toplumun karşısındaki bir unsur gibi gösteremez ve ardından bunun yalnızca düşünce özgürlüğü olduğunu söyleyemez.

Açık konuşmak gerekir: Alevileri “makbul” ve “sakıncalı” diye ayıran siyasi dil ayrımcıdır. Alevilerin bir bölümünü İslam düşmanı gibi gösteren söylemler mezhepçi kutuplaşmayı körükleme riski taşır. Tarih boyunca hedef gösterilmiş bir topluluğun tekrar siyasi tartışmaların şüpheli öznesi haline getirilmesine karşı çıkmak yalnızca Alevilerin görevi değildir. Bu, demokrasiye, barışa ve ortak geleceğe inanan herkesin sorumluluğudur.

Tam da bu nedenle bugün verilmesi gereken cevap yeni bir kutuplaşma değildir. Alevilerin de Sünnilerin de, Kürtlerin de Türklerin de, dindarların da laiklerin de ihtiyacı olan şey birbirini düşmanlaştıran yeni cepheler değil, güçlü bir toplumsal dayanışmadır. Birlik, herkesin birbirine benzemesi değildir. Birlik, farklılıklarımızla yan yana yaşayabilme iradesidir. Dayanışma, yalnızca kendi kimliğine yönelik saldırıya karşı çıkmak değil, senden farklı olana yönelen haksızlığa karşı da ses yükseltebilmektir. Ortak yaşam ise bir grubun diğerine tahakküm kurması değil, herkesin eşit, özgür ve güvende olduğu bir ülke kurabilmektir.

Ancak bu ortak yaşamı kurabilmenin yolu, bizi yıllardır birbirimizden ayıran ve parçalayan politikaları da doğru teşhis etmekten geçmektedir. Sistemin en güçlü araçlarından biri, toplumu kimlikler, mezhepler ve etnik aidiyetler üzerinden bölerek emekçilerin ortak çıkarlarını görünmez hale getirmektir. Aleviyi Sünni’ye, Sünni’yi Alevi’ye; Kürdü Türk’e, Türkü Kürde karşı konumlandıran siyaset yalnızca toplumsal barışı parçalamaz, aynı zamanda sömürünün ve adaletsizliğin üzerini de örter.

Çünkü Alevi emekçi Alevi olduğu için değil, emekçi olduğu için sömürülmektedir. Sünni emekçinin emeği Sünni olduğu için değil, emekçi olduğu için değersizleştirilmektedir. Kürt işçi Kürt olduğu için değil, emeği üzerinden kurulan sömürü düzeninin içinde olduğu için alın terinin karşılığını alamamaktadır. Türk işçi de aynı biçimde sömürülmektedir. Fabrikada, tarlada, maden ocağında, şantiyede, büroda ya da hizmet sektöründe çalışan milyonlarca insanın emeği mezhebine, etnik kökenine veya inancına bakılmaksızın sömürülmektedir.

İşte tam da bu nedenle kimliklerimiz üzerinden birbirimize düşman edildiğimiz her an, gerçek eşitsizliklerin üzeri örtülmektedir. İnsanlara sürekli “Alevi misin, Sünni misin?”, “Türk müsün, Kürt müsün?” diye sorduran bir siyasal düzen, “Emeğinin karşılığını neden alamıyorsun?”, “Neden milyonlar yoksullaşırken küçük bir kesim zenginleşiyor?”, “Üretilen zenginlik kimlerin elinde toplanıyor?”, “Neden işçi, emekçi ve emekli her geçen gün daha fazla yoksullaşıyor?” sorularının sorulmasını istemez.

Kimlikler elbette önemsiz değildir. Alevinin inanç özgürlüğü, Kürdün kimlik ve dil hakkı, Sünninin inanç özgürlüğü, herkesin eşit yurttaşlık hakkı sonuna kadar savunulmalıdır. Fakat bu hak mücadeleleri birbirine karşı değil, birbirini tamamlayan ortak bir demokrasi, adalet ve emek mücadelesinin parçası haline gelmelidir. Kimlik siyaseti, farklılıkları özgürleştirmek yerine emekçileri birbirinden koparmanın ve sömürüyü görünmez kılmanın aracına dönüştürüldüğünde, eşitsizliği kalıcı hale getiren bir işleve sahip olur.

Sömürü düzeni yalnızca ekonomik eşitsizlikle ayakta kalmaz. İnsanların birbirinden korkmasından, birbirine güvenmemesinden ve gerçek sorunlarının kaynağını kendisi gibi yoksul olan komşusunda aramasından da beslenir. Yoksul Aleviye yoksul Sünniyi, yoksul Sünniye yoksul Aleviyi, Türk emekçiye Kürt emekçiyi, Kürt emekçiye Türk emekçiyi düşman olarak gösterdiğinizde, gerçek adaletsizlik görünmez hale gelir. Emekçiler birbirleriyle uğraşırken emeğin nasıl bölüşüldüğü, servetin kimlerin elinde toplandığı ve milyonların neden yoksullaştırıldığı tartışılmaz.

Bu oyunu bozmanın yolu ortak mücadeledir.

Türkiye’nin geleceği mezhepçi ve etnik kamplaşmada değil, ortak yaşam ve ortak mücadele iradesindedir. Bu ülkeyi ayakta tutacak olan Aleviyi Sünni’ye, Sünni’yi Alevi’ye; Kürdü Türk’e, Türkü Kürde düşman eden siyaset değil, birbirinin hakkını savunan insanların dayanışmasıdır. Bizi birbirimize karşı kışkırtan her dil ortak geleceğimizi zayıflatır. Buna karşı en güçlü cevap daha fazla demokrasi, daha fazla eşitlik, daha fazla dayanışma ve daha güçlü bir birlikte yaşam kültürüdür.

Maraş’tan, Çorum’dan ve Sivas’tan çıkarılması gereken ders budur. Geçmişin acılarını yeni düşmanlıkların malzemesi yapmak değil, bir daha aynı acıların yaşanmaması için ortak bir toplumsal vicdan kurmak gerekir. Hiçbir Alevi yalnız bırakılmamalıdır; ama aynı şekilde hiçbir Sünni de düşmanlaştırılmamalıdır. Hiçbir Kürt kimliğinden dolayı ötekileştirilmemeli, hiçbir Türk de topluca suçlanmamalıdır. Çünkü gerçek mücadele halklar ve inançlar arasında değil; ayrımcılık ile eşitlik, nefret ile kardeşlik, sömürü ile emek, kutuplaşma ile ortak yaşam arasındadır.

Bugün yapılması gereken, bizi birbirimizden koparmaya çalışan sisteme ve onun ayrıştırıcı diline karşı çok daha güçlü bir toplumsal ses yükseltmektir: Birlikte yaşayacağız, birbirimizin hakkını savunacağız, hiçbir inancı ve kimliği ötekileştirmeye izin vermeyeceğiz. Alevi, Sünni, Türk, Kürt; işçi, emekçi, emekli, genç, kadın… Kimliğimiz ne olursa olsun eşitlik, özgürlük, adalet ve insanca yaşam talebinde birleşmek zorundayız.

Aleviler bu ülkenin misafiri değildir. Sünniler de değildir. Kürtler de Türkler de değildir. Hepimiz bu ülkenin eşit yurttaşlarıyız. Hiç kimsenin bir başkasının inancına, kimliğine veya yaşam biçimine üstünlük taslama hakkı yoktur.

Bizi kurtaracak olan ayrışma değil birliktir. Bizi güçlendirecek olan nefret değil dayanışmadır. Bize gelecek kuracak olan yeni düşmanlıklar değil ortak yaşamdır. Sistemin ayrıştırma ve parçalama politikasına karşı ortak mücadeleyi büyütmek, ortak geleceğimizi birlikte örmek zorundayız.

Birbirimize karşı değil, birbirimiz için konuşmalıyız. Birbirimizi hedef göstermek yerine birbirimizin hakkına sahip çıkmalıyız. Birimizin hakkı gasp edildiğinde diğerimiz susarsa sonunda hepimizin hakları zayıflar. Bir Aleviye yönelik ayrımcılık yalnızca Alevilerin sorunu değildir. Bir Kürdün hakkının gasp edilmesi yalnızca Kürtlerin sorunu değildir. Bir işçinin emeğinin çalınması yalnızca o işçinin sorunu değildir. Bunların tamamı ortak demokrasi, adalet, eşitlik ve emek mücadelesinin parçalarıdır.

Çünkü bu ülke ancak Alevinin Sünni’ye, Sünninin Alevi’ye; Kürdün Türk’e, Türkün Kürde güvenebildiği, emekçilerin kimlikleri üzerinden birbirine düşman edilmediği ve herkesin birbirinin hakkına sahip çıktığı gün gerçekten güçlü olacaktır.

Birlik, dayanışma ve ortak yaşam; Türkiye’nin yeni acılara sürüklenmesini engelleyecek en güçlü toplumsal cevaptır. Bölünürsek kaybederiz, birleşirsek değiştirebiliriz. Kimliklerimiz farklı olabilir; fakat adalet, özgürlük, eşitlik ve insanca yaşam mücadelemiz ortaktır. Ortak mücadele, ortak geleceğimizi örmenin yoludur.

Exit mobile version