Sermayeye karşı emeğin yeniden örgütlenmesi –  sendika.org – Şemdin Şimşir

isci

Geleceğin sınıf hareketi, üretim alanıyla yaşam alanı arasındaki bağı yeniden kurmak; sendikal mücadeleyi kamusal sağlık, eğitim, barınma, sosyal güvenlik ve demokratik hak mücadeleleriyle birleştirmek zorundadır. İşçi sınıfı, üretimden gelen gücünü toplumun geniş kesimlerinin hak ve özgürlük talepleriyle birleştirebildiği ölçüde yalnızca ekonomik bir sınıf olmaktan çıkarak toplumsal ve siyasal bir güç hâline gelebilir

Sermayeye karşı emeğin yeniden örgütlenmesi

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

Marx ve Engels’in ortaya koyduğu temel düşünce açıktır: Toplumsal tarih, aynı zamanda sınıflar arasındaki mücadelenin tarihidir. Kapitalist toplumda bu mücadelenin iki temel tarafını, üretim araçlarını elinde bulunduran sermaye sınıfı ile yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorunda olan işçi sınıfı oluşturur.

Marx, kapitalist sömürünün temelini artı-değer kavramıyla açıklamıştır. İşçi, aldığı ücretin karşılığından daha fazla değer üretir; bu fazlaya sermaye tarafından el konulur. Engels, Sanayi Devrimi’nin yarattığı ağır çalışma ve yaşam koşullarını ortaya koyarken işçi sınıfının örgütlenmesinin tarihsel zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Lenin ise sendikaları yalnızca ücret ve çalışma koşulları için mücadele eden kurumlar olarak değil, işçilerin örgütlenmeyi öğrendiği ve sınıf bilinci kazandığı mücadele alanları olarak değerlendirmiştir.

Dolayısıyla sendikal mücadele, yalnızca daha yüksek ücret ya da daha iyi çalışma koşulları talebi değildir; aynı zamanda işçi sınıfının ortak çıkarlarının farkına varmasının ve kolektif bir güç hâline gelmesinin araçlarından biridir.

Sanayi Devrimi’nden neoliberal dönüşüme

Sanayi Devrimi ile birlikte milyonlarca insan topraktan koparak fabrikalarda ücretli işçiye dönüştü. Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, kadın ve çocuk emeğinin yoğun kullanımı ve iş güvenliğinin bulunmaması, kapitalizmin ilk döneminin temel özellikleriydi. İşçiler başlangıçta dağınık tepkiler geliştirse de bireysel direnişin sermaye karşısında yetersiz kaldığı görüldükçe sendikalar ve kalıcı işçi örgütleri ortaya çıktı.

Yüzyıl boyunca büyüyen işçi hareketi, sosyalist mücadeleler ve özellikle 1917 Ekim Devrimi’nin yarattığı uluslararası etki, sermaye sınıfını önemli sosyal tavizler vermek zorunda bıraktı. Sekiz saatlik iş günü, grev ve toplu sözleşme hakkı, ücretli izin, sosyal güvenlik ve emeklilik gibi bugün doğal kabul edilen haklar, uzun yıllara yayılan örgütlü mücadeleler sonucunda kazanıldı. Bu tarihsel deneyimin temel dersi, işçinin gerçek gücünün bireysel konumundan değil, örgütlü ve kolektif hareket etme kapasitesinden geldiğidir.

1970’li yılların sonunda kapitalist dünya ekonomisinin karşılaştığı kriz yeni bir dönemi başlattı. İngiltere’de Margaret Thatcher, ABD’de Ronald Reagan öncülüğünde uygulamaya konulan neoliberal politikalar kısa sürede dünya ölçeğinde yayıldı. Özelleştirmeler hızlandı, kamu işletmeleri tasfiye edildi, finans piyasaları serbestleştirildi ve emeğin örgütlü gücü hedef alındı.

Neoliberalizm yalnızca ekonomik bir program değil, sermaye ile emek arasındaki güç dengesini sermaye lehine yeniden kuran toplumsal ve siyasal bir dönüşüm oldu. 1980’lerden itibaren üretim küresel ölçekte parçalanırken çok uluslu şirketler üretimlerini düşük ücretli ülkelere taşıdı; taşeron çalışma, esnek istihdam ve güvencesiz çalışma biçimleri yaygınlaştı. Böylece işçi sınıfı niceliksel olarak büyürken örgütsel açıdan parçalandı.

Dijital kapitalizm, yapay zekâ ve yeni işçi sınıfı

Bugünün kapitalizmini yalnızca neoliberal dönüşümle açıklamak yeterli değildir. Dijitalleşme, robotik teknolojiler, yapay zekâ, veri ekonomisi ve küresel teknoloji şirketlerinin büyümesi, sermaye birikiminin yeni alanlarını yaratmaktadır. Sanayi kapitalizminin üretim araçlarına veri, algoritma, yazılım ve dijital altyapı da eklenmiştir.

Ancak teknolojik değişim kapitalizmin temel çelişkisini ortadan kaldırmamıştır. Üretim hâlâ toplumsaldır; milyonlarca insanın ortak emeği ve insanlığın biriktirdiği bilimsel bilgi üzerinden geliştirilen teknolojiler, giderek daha sınırlı sayıdaki büyük şirketin mülkiyeti ve denetimi altında yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle temel soru, teknolojik gelişmeden kimin yararlanacağıdır.

Yapay zekâ ve otomasyon, ağır ve tekrarlayıcı işlerin önemli bir bölümünü ortadan kaldırarak çalışma sürelerinin kısalmasına ve insan yaşamının ücretli çalışmaya daha az bağımlı hâle gelmesine imkân sağlayabilir. Fakat aynı teknolojiler, sermaye birikiminin ihtiyaçlarına tabi olduğunda çalışan sayısının azaltılması, iş yoğunluğunun artırılması ve algoritmik denetimin yaygınlaşması sonucunu da doğurabilir.

Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda bir mülkiyet, bölüşüm ve sınıf meselesidir. Sorulması gereken yalnızca “Yapay zekâ hangi işleri ortadan kaldıracak?” değil, yarattığı üretkenlik artışının sonuçlarının kime ait olacağıdır. Teknolojik ilerlemenin kazancı şirket sahiplerine giderken maliyeti işsizlik ve güvencesizlik olarak emekçilere yüklenirse, teknolojik gelişme toplumsal ilerleme anlamına gelmeyecektir.

Bu dönüşüm işçi sınıfının yapısını da değiştirmektedir. Günümüz işçi sınıfı yalnızca büyük fabrikalarda çalışan sanayi işçilerinden oluşmamaktadır. Lojistik çalışanları, motokuryeler, depo ve çağrı merkezi işçileri, sağlık ve eğitim emekçileri, yazılım çalışanları, beyaz yakalılar ve dijital platform çalışanları ücretli emeğin günümüzdeki farklı biçimlerini oluşturmaktadır.

Platform ekonomisinde birçok çalışan görünüşte “bağımsız” olarak tanımlansa da çalışma saatinden ücretlendirmeye, sipariş dağılımından performans değerlendirmesine kadar çalışma sürecinin önemli bir bölümü algoritmalar tarafından belirlenmektedir. Patron görünmez hâle gelirken denetim ortadan kalkmamakta, aksine daha sürekli bir nitelik kazanabilmektedir.

Aynı şirket için çalışan insanlar birbirlerini hiç görmeden farklı mekânlarda çalışabilir. Bir işçi fabrikada, diğeri evinde bilgisayar başında, bir başkası motosiklet üzerinde, başka biri depoda aynı sermaye birikim zincirinin parçası olabilir. Bu durum sınıfın ortadan kalktığını değil, sınıf ilişkilerinin görünürlüğünün azaldığını göstermektedir.

Çağımızın temel örgütlenme sorunlarından biri tam da burada ortaya çıkmaktadır: Mekânsal ve sektörel olarak parçalanmış, fakat ekonomik olarak aynı sermaye ilişkilerine bağlı milyonlarca emekçi nasıl ortak bir sınıf bilinci ve örgütlenme yaratacaktır?

Türkiye’de neoliberal dönüşüm, sınıf ve örgütlenme

Dünya ölçeğindeki neoliberal dönüşümün Türkiye’deki en önemli kırılma noktalarını 24 Ocak 1980 Kararları ve ardından gelen 12 Eylül askeri darbesi oluşturdu.

Türkiye’de kapitalizmin gelişimi, Batı Avrupa’daki klasik kapitalistleşme süreçlerinden farklı bir seyir izledi. Sanayileşmenin hızlanmasına rağmen kırsal üretim ilişkileri uzun süre varlığını sürdürdü. Farklı Marksist gelenekler bu gelişimi “geç kapitalistleşme”, “bağımlı kapitalizm” ya da belirli dönemler açısından “yarı feodal-yarı kapitalist” vb. gibi farklı kavramlarla açıklamaya çalıştı. Bu yaklaşımlar, kapitalist ilişkilerin Türkiye’de eşitsiz ve bileşik gelişimine işaret etmektedir.

1960’lı ve 1970’li yıllarda sanayileşme hızlandı, fabrikalar büyüdü ve işçi sınıfı niceliksel olarak genişledi. 1970’lerin sonunda derinleşen ekonomik kriz ise Türkiye kapitalizmini yeni bir yönelime zorladı. 24 Ocak Kararları, ithal ikameci modelden ihracata dayalı neoliberal birikim modeline geçişin ekonomik programını oluşturdu.

Ancak bu programın karşısında güçlü bir sendikal hareket ve kitlesel toplumsal muhalefet bulunuyordu. Bu nedenle 12 Eylül 1980 askeri darbesi yalnızca siyasal bir müdahale değil, sermaye birikim rejiminin yeniden yapılandırılmasını mümkün kılan sınıfsal bir müdahale olarak da değerlendirilmelidir. Darbe sonrasında sendikalar kapatıldı, grevler yasaklandı ve başta DİSK olmak üzere işçi örgütleri ağır baskılarla karşı karşıya kaldı.

12 Eylül’ün sonuçları örgütsel tasfiyeyle sınırlı kalmadı. İşçi sınıfının kolektif hafızası ve dayanışma kültürü zayıflatılırken bireysel kurtuluş ve rekabet anlayışı teşvik edildi; taşeronlaşma, özelleştirme ve güvencesiz çalışma biçimleri yaygınlaştı.

Bu süreç, “kendinde sınıf” ve “kendisi için sınıf” ayrımı açısından önemlidir. “Kendinde sınıf”, insanların üretim ilişkilerindeki nesnel ortak konumunu; “kendisi için sınıf” ise bu ortak çıkarların farkına vararak örgütlenen ve mücadele eden sınıfı ifade eder.

1980 sonrasında tarımdan kopuş ve kentleşmeyle birlikte milyonlarca insan ücret gelirine bağımlı hâle geldi. Başka bir ifadeyle, Türkiye toplumu daha fazla proleterleşti. Buna karşılık sendikaların zayıflatılması, siyasal baskılar ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması nedeniyle bu niceliksel büyüme aynı ölçüde örgütsel ve siyasal güce dönüşemedi. “Kendinde sınıf” büyürken “kendisi için sınıf” olma süreci kesintiye uğradı.

Türkiye sosyalist hareketinin temel sorunlarından biri de burada ortaya çıkmaktadır. İşçi sınıfını teorik olarak toplumsal dönüşümün temel gücü olarak kabul ederken, sınıf adına konuşurken sınıfın içinde kök salmayı başaramamıştır. Lenin’in yaklaşımında sınıfın ideolojik ve siyasal önderliği kendiliğinden ortaya çıkmaz; bunun için sınıf içerisinde uzun soluklu ve kalıcı örgütlenme gerekir derken sol bunu sadece söz ve slogan olmaktan çıkarıp pratikleştiremedi.

Bugün bu görevin adresi yalnızca büyük fabrika kapıları değildir. Organize sanayi bölgeleri, depolar, lojistik merkezleri, hastaneler, okullar, çağrı merkezleri, teknoloji şirketleri, motokurye ağları ve dijital platformlar da sınıf mücadelesinin güncel alanlarıdır. Asıl mesele, günümüz kapitalizminin yarattığı yeni işçi sınıfının bütün parçaları içerisinde kalıcı bağlar kurabilmektir.

1970–1980 devrimci dinamikleri ve stratejik muhasebe

Türkiye’nin 1970–1980 arasındaki devrimci dinamikleri ve sonrasındaki toplumsal dönüşüm, tarihsel koşullar ve sosyoekonomik gerçeklikler ışığında değerlendirildiğinde daha derin bir analiz ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşım özellikle toplumsal taban ve işçi sınıfıyla kurulan ilişkinin niteliği açısından geliştirilebilir.

Toplumsal taban ve işçi sınıfının eksikliği

1970’li yıllardaki hareketin motor gücü ağırlıklı olarak üniversite gençliği ve entelektüel çevreler oldu. Sanayileşmenin henüz tamamlanmadığı, işçi sınıfının niceliksel ve niteliksel olarak toplumsal dönüşümü tek başına sürükleyecek olgunluğa erişmediği bir dönemdi. Devrimci teorinin en temel ilkelerinden biri olan “geniş kitle desteği ve sınıf bilinci” tam olarak sağlanamadan kitlesel eylemlere geçilmesi, hareketin toplumsal gövdesini zayıf bıraktı. Kırsal ve kentsel emekçi kitlelerle organik bağ kurulamaması, devlet ve egemen güçler karşısında hareketi yalnızlaştırdı.

Türkiye işçi hareketinin mücadele deneyimi

Türkiye işçi sınıfı tarihi, ekonomik taleplerin yanı sıra demokrasi ve siyasal özgürlükler için verilen mücadelelerin de tarihidir. 1961 Saraçhane Mitingi ve Kavel Direnişi modern işçi hareketinin önemli erken çıkışları olurken, 1967’de DİSK’in kurulması sınıf sendikacılığı açısından önemli bir dönüm noktası oluşturdu.

15–16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, işçi sınıfının üretimden gelen gücünün ekonomik alanın sınırlarını aşarak siyasal ve toplumsal yaşam üzerinde etkili olabileceğini gösterdi. 1976 DGM Direnişi ise işçilerin yalnızca ücret ve çalışma koşulları için değil, demokratik hak ve özgürlükler için de harekete geçebileceğinin önemli örneklerinden biri oldu.

20 Mart 1978 Faşizme İhtar Eylemi de bu siyasal karakterin güçlü bir göstergesiydi. 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi önünde yedi öğrencinin yaşamını yitirdiği saldırının ardından DİSK’in çağrısıyla yüz binlerce işçi bir saatlik iş bırakma eylemine katıldı. DGM Direnişi ve Faşizme İhtar birlikte ele alındığında, ekonomik haklarla siyasal özgürlüklerin birbirinden koparılamayacağı açık biçimde görülmektedir.

1 Mayısların kitleselleşmesi ve 1980 TARİŞ İşçi Direnişi de işçi hareketinin toplumun diğer emekçi kesimleriyle birleşme kapasitesini gösterdi. 12 Eylül darbesinin bu hareketi sert biçimde hedef alması, işçi sınıfının ulaştığı toplumsal ve siyasal güçten bağımsız değildi.

Darbe bu yükselişi kesintiye uğratsa da sınıf mücadelesi ortadan kalkmadı. 1989 Bahar Eylemleri, 1991 Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü, 2009–2010 TEKEL Direnişi ve 2015 Metal Fırtına farklı dönemlerde işçi sınıfının kolektif mücadele kapasitesini yeniden gösterdi. Günümüzde kurye, depo ve lojistik çalışanlarının, sağlık ve hizmet sektörü emekçilerinin ve dijital platform işçilerinin mücadeleleri de yeni dönemin sınıf hareketine ilişkin önemli ipuçları vermektedir.

Geçmişin deneyimiyle bugünün çalışma biçimleri arasında bağ kurulması zorunludur. 15–16 Haziran’ın üretimden gelen gücü, DGM Direnişi’nin siyasal hakları savunan karakteri, Faşizme İhtar ve TARİŞ’in toplumsal mücadeleyle kurduğu bağ bugün açısından yalnızca tarihsel hatıralar değildir. Bu deneyimlerin temel dersi, işçi sınıfının ekonomik taleplerini demokrasi, özgürlük ve sosyal hak mücadelesiyle birleştirdiği ölçüde gerçek bir toplumsal güç hâline gelebileceğidir.

Bugün sendikal mücadele nasıl olmalı?

Günümüz kapitalizmi klasik fabrika kapitalizminin sınırlarını aşmıştır. Dijital platformlar, yapay zekâ, algoritmik denetim, uzaktan çalışma ve esnek istihdam yeni çalışma ve sömürü biçimleri yaratmaktadır. Dolayısıyla sendikal hareketin de değişen işçi sınıfının yapısına uygun yeni örgütlenme araçları geliştirmesi gerekmektedir.

Kadın işçiler, genç emekçiler, göçmen işçiler, platform çalışanları, beyaz yakalılar ve hizmet sektörü emekçileri günümüz işçi sınıfının ayrılmaz parçalarıdır. Sendikalar yalnızca toplu sözleşme yapan ve ücret pazarlığı yürüten kurumlara indirgenmemeli; eğitim, hukuki destek, dayanışma ve sınıf bilinci alanlarında da işlev üstlenen demokratik mücadele örgütleri olmalıdır.

Sendikal mücadele yalnızca “Ne kadar ücret alacağız?” sorusuna sıkışmamalıdır. Çalışma süreleri, sosyal güvenlik, konut, ulaşım, sağlık, eğitim ve bakım hizmetleri işçinin yaşam koşullarını ve sermaye karşısındaki pazarlık gücünü doğrudan belirlemektedir.

Aynı şekilde, yapay zekâ ve otomasyon karşısında yalnızca savunmacı bir tutum yeterli değildir. Üretkenlik artıyorsa çalışma saatlerinin neden kısalmadığı, daha az emekle üretilen zenginliğin neden bütün topluma yayılmadığı sorulmalıdır. Teknolojik gelişmenin sonucu kitlesel işsizlik değil; daha kısa çalışma süresi, daha fazla sosyal güvence ve daha fazla özgür zaman olmalıdır.

Sendikal hareket, işçiyi yalnızca işyerindeki konumuyla da değerlendirmemelidir. İşçi fabrikadan çıktığında sınıfsal konumu sona ermez; kiracı olduğunda, toplu taşıma kullandığında, çocuğunu okula gönderdiğinde, hastaneye gittiğinde ya da emekli olduğunda da aynı toplumsal ilişkilerin içerisindedir.

Bu nedenle geleceğin sınıf hareketi, üretim alanıyla yaşam alanı arasındaki bağı yeniden kurmak; sendikal mücadeleyi kamusal sağlık, eğitim, barınma, sosyal güvenlik ve demokratik hak mücadeleleriyle birleştirmek zorundadır. İşçi sınıfı, üretimden gelen gücünü toplumun geniş kesimlerinin hak ve özgürlük talepleriyle birleştirebildiği ölçüde yalnızca ekonomik bir sınıf olmaktan çıkarak toplumsal ve siyasal bir güç hâline gelebilir.

Sonuç: Sınıfı yeniden kurmak

Kapitalizmin yaklaşık iki yüzyıllık tarihi, işçi sınıfının temel kazanımlarının mücadele yoluyla elde edildiğini göstermektedir. Sekiz saatlik iş günü, sendika hakkı, toplu sözleşme, grev hakkı, ücretli izin ve sosyal güvenlik gibi bugün vazgeçilmez kabul edilen haklar, uzun yıllara yayılan örgütlü mücadelelerin ürünüdür.

Türkiye işçi sınıfının tarihi de bunun güçlü örnekleriyle doludur. Kavel’den 15–16 Haziran’a, DGM Direnişi’nden Faşizme İhtar’a, Bahar Eylemleri’nden Zonguldak’a, TEKEL’den Metal Fırtına’ya uzanan tarihsel çizgi, işçi sınıfının yalnızca ekonomik talepler için değil, ülkenin siyasal ve toplumsal geleceği için de harekete geçebildiğini göstermektedir.

1980 sonrasında dünya ölçeğinde gelişen neoliberal dönüşüm, Türkiye’de ise 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül askeri darbesiyle yeni bir aşamaya ulaştı. Kapitalist üretim ilişkileri derinleşirken ücretli emek toplumun giderek daha geniş kesimlerinin temel yaşam biçimi hâline geldi. Buna karşılık sendikal hareketin ve işçi sınıfının örgütlü gücü önemli ölçüde geriletildi.

Bugün bu tarihsel dönüşümün üzerine dijital kapitalizm, yapay zekâ, otomasyon ve platform ekonomisi eklenmektedir. İşçi sınıfı birilerinin itta ettiği gibi ortadan kalkmamakta, biçim değiştirmektedir.

Fabrikadaki işçiyle motokurye, depodaki işçiyle yazılım çalışanı, hastanedeki emekçiyle çağrı merkezi çalışanı farklı koşullarda çalışsalar da aynı temel ilişkinin içerisindedirler: Yaşamlarını sürdürebilmek için emek güçlerini satmak zorundadırlar.

Fakat günümüz kapitalizminde bu ortak sınıfsal konum yalnızca ulusal sınırlar içerisinde şekillenmemektedir. Çok uluslu şirketlerin üretimi dünyanın farklı bölgelerine yayması, aynı sermaye grubuna bağlı emekçileri farklı ülkelerde tek bir üretim ve birikim zincirinin parçaları hâline getirmektedir. Bir şirketin fabrikası bir ülkede, tedarikçisi başka bir ülkede, lojistik ağı bir başka coğrafyada, dijital altyapısı ise dünyanın farklı bir bölgesinde bulunabilmektedir.

Özellikle Avrupa merkezli tekellerin üretim alanlarını daha düşük ücretli ülkelere taşıması ve aynı şirketin çok sayıda ülkede üretim merkezlerine sahip olması, Komünist Manifesto’daki “proleterlerin vatanı yoktur” düşüncesini günümüz koşullarında yeniden hatırlatmaktadır. Buradaki temel mesele, işçilerin yaşadıkları ülkelere ya da toplumlara ait olmaması değil; sermayenin uluslararası karakteri karşısında emekçilerin sınıfsal çıkarlarının da ulusal sınırların ötesinde ortaklaşabilmesidir.

Sermaye üretimini, yatırımlarını, tedarik zincirlerini ve çıkarlarını uluslararası ölçekte örgütlerken, işçi sınıfının mücadelesinin yalnızca ulusal sınırlar içinde kalması giderek yetersizleşmektedir. Aynı şirket bünyesinde bir ülkede başlayan işçi direnişinin diğer ülkelerde çalışan emekçiler tarafından sahiplenilmesi, sermayenin sınırlar arasında işçileri birbirine karşı kullanma imkânını da daraltacaktır.

Bir ülkedeki grevin başka bir ülkedeki işçiler tarafından desteklenmesi, aynı şirketin farklı işletmelerindeki emekçilerin ortak talepler geliştirmesi, bilgi ve deneyim paylaşması ve gerektiğinde eş zamanlı dayanışma eylemleri örgütlemesi, uluslararası proletarya dayanışmasını soyut bir ilkeden somut bir mücadele aracına dönüştürebilir.

Bu nedenle uluslararası işçi dayanışması geçmişe ait tarihsel bir slogan olarak görülemez. Tam tersine, küresel üretim zincirlerinin, çok uluslu şirketlerin ve uluslararası sermaye hareketlerinin belirleyici hâle geldiği bugünün kapitalizminde daha güncel ve daha zorunlu bir ihtiyaçtır.

Sermaye sınırları aşabiliyorsa emeğin dayanışması da sınırları aşabilmelidir.

Çağımızın temel sorunu, gerek aynı ülke içerisinde farklı çalışma biçimlerine bölünmüş gerekse dünyanın farklı ülkelerine dağılmış milyonlarca emekçinin nesnel ortaklığının nasıl örgütlü bir sınıf bilincine dönüştürüleceğidir.

Dolayısıyla sendikal hareketin ve sosyalist siyasetin görevi, işçi sınıfını yalnızca teorik olarak toplumsal dönüşümün öncü gücü ilan etmek değildir. Asıl mesele; sınıfın yaşadığı ve çalıştığı bütün alanlarda kalıcı örgütlenmeler yaratmak, geleneksel sanayi proletaryasıyla yeni emek biçimleri arasında bağ kurmak, fabrikadaki işçiyle motokuryeyi, depo işçisiyle yazılım çalışanını, yerli işçiyle göçmen işçiyi ortak talepler etrafında buluşturmak, aynı sermaye zinciri içerisinde farklı ülkelerde çalışan emekçiler arasında uluslararası dayanışma kanalları oluşturmak, ekonomik mücadeleyi sosyal haklar, demokratik özgürlükler ve toplumsal taleplerle birleştirmek ve teknolojik gelişmenin yarattığı toplumsal zenginliğin bütün toplum yararına kullanılmasını savunmaktır.

Çünkü sınıf bilinci dışarıdan ilan edilen bir kimlik değil, ortak mücadele içerisinde kurulan tarihsel bir bilinçtir.

İşçi sınıfının gerçek gücü yalnızca sayısal büyüklüğünden değil; üretme yeteneğinden, örgütlenme kapasitesinden ve parçalanmış çıkarlarını ortak bir toplumsal iradeye dönüştürebilmesinden kaynaklanır. Günümüzde buna, sermayenin uluslararası örgütlenmesi karşısında farklı ülkelerdeki emekçilerin mücadelelerini birbirine bağlayabilme yeteneği de eklenmektedir.

Bu nedenle bugün sorulması gereken temel soru, işçi sınıfının var olup olmadığı değildir. Asıl soru şudur:

Parçalanmış, güvencesizleştirilmiş, dijitalleşmiş ve küresel üretim zincirleri içerisinde birbirine bağlanmış 21. yüzyıl işçi sınıfı, geçmiş mücadelelerin tarihsel hafızasını bugünün yeni koşullarıyla birleştirerek kendisini yeniden nasıl örgütlü, bilinçli, uluslararası dayanışma yeteneğine sahip ve toplumsal dönüşüm iddiası taşıyan bir güç hâline getirecektir?

Geleceğin sınıf ve sendikal mücadelesinin düğümlendiği yer tam da burasıdır.

Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

KY: Sendika.Org

Exit mobile version