Bir Yanda “Barış”, Diğer Yanda Alevileri Hedefe Koyan Dil – Eren Aydın

cihat

Türkiye’de bir süredir “barış”, “silahların susması”, “yeni dönem”, “demokratik çözüm” ve silahsızlanma gündemde. Aynı günlerde başka bir şey daha oluyor: Aleviler yeniden hedefe konuluyor. Bir yanda Kürt meselesinde yeni bir siyasal dönemin kapılarının açıldığı söylenirken, diğer yanda Alevilerin kimliği, inancı ve siyasal tercihleri üzerinden yeniden bir düşmanlaştırma dili kuruluyor. Asıl üzerinde durulması gereken çelişki tam da budur.

Altan Tan’ın Alevileri “siyasal Aleviler”, “Ali’siz Aleviler”, “Özal’a da karşıydılar, AKP’ye de karşılar”, “İslam’la hesaplaşma peşindeler” gibi ifadelerle ve benzeri kategoriler üzerinden tartışmaya açan söylemleri henüz hafızalardayken, bu kez Kemal Öztürk Suriye’deki Arap Alevilerini, yani Nusayrileri hedef alan son derece ağır ifadeler kullandı. Kemal Öztürk’ün kullandığı dil yalnızca kaba, ölçüsüz ya da provokatif değildir; bir halkı ve bir inanç topluluğunu kolektif biçimde suçlamaya kapı açan son derece tehlikeli bir dildir.

Bir devletin, bir rejimin, bir ordunun ya da belirli kişilerin işlediği suçları bütün bir inanç grubunun sırtına yıkmak siyasi analiz değildir. Bu, kolektif suç mantığıdır. Kolektif suç mantığının vardığı yer ise tarihte defalarca görülmüştür. Önce bir topluluk suçlu ilan edilir, ardından o topluluk “tehlikeli”, “hain”, “sapmış”, “düşman” ya da “cezalandırılması gereken” bir kitle olarak tarif edilir ve zamanla şiddetin toplumsal zemini hazırlanır. Bu nedenle kullanılan sözleri “bir televizyon tartışmasında söylenmiş birkaç cümle” diyerek küçümsemek mümkün değildir. Mesele çok daha büyüktür.

Kemal Öztürk’e Gösterilen Tepki Altan Tan’a Neden Gösterilmedi?

Burada DEM Parti açısından da cevaplanması gereken ciddi bir soru var. DEM Parti, Kemal Öztürk’ün Arap Alevilerini hedef alan sözlerine tepki gösterdi. Bu tepki doğrudur ve böylesi bir dil elbette kınanmalıdır. Fakat keşke aynı hassasiyet Altan Tan’ın Alevileri hedef alan, onları kendi inanç ölçülerine göre tasnif eden ve Aleviliğin meşruiyetini tartışmaya açan açıklamaları karşısında da gösterilebilseydi.

İşte sorun tam olarak burada ortaya çıkıyor. Kemal Öztürk söylediğinde kabul edilemez olan bir dil, Altan Tan söylediğinde neden siyasi tartışmanın olağan bir parçası haline geliyor? Nefret söyleminin sahibi değişince niteliği de mi değişiyor? Mezhepçi dil siyasi yakınlıklara göre mi değerlendirilecek? Eğer ilke Alevilerin yaşam hakkını, inanç özgürlüğünü ve eşit yurttaşlığını savunmaksa, bu ilke kişilere göre değişemez.

Kemal Öztürk’ün Arap Alevilerini kolektif biçimde hedef alan sözleri nasıl kabul edilemezse, Altan Tan’ın Alevileri “makbul olanlar” ve “makbul olmayanlar” şeklinde tasnif etmeye çalışan yaklaşımı da kabul edilemezdir. Biri daha açık, diğeri daha dolaylı olabilir; biri doğrudan şiddeti çağrıştırabilir, diğeri kimliğin meşruiyetini sorgulayabilir. Ancak her ikisinin de beslendiği temel zemin aynıdır: Bir topluluğa dışarıdan kimlik biçme ve onun adına hüküm verme hakkını kendinde görmek.

Aleviler kimsenin teolojik laboratuvarı değildir. Aleviler kimsenin “Gerçek Alevi kimdir?” sorusuna cevap vermek zorunda değildir. Hiç kimsenin Alevileri “Ali’li”, “Ali’siz”, “siyasal”, “ateist”, “makbul” ya da “sapkın” gibi kategorilere ayırma yetkisi yoktur. Aleviler kendi kimliklerini kendileri tanımlar. Bu kadar basit.

Peki Bütün Bunlar Neden Tam da Şimdi Oluyor?

Asıl soru budur. Neden tam da Türkiye’de Kürt meselesinde yeni bir dönem tartışılırken, silah bırakma, müzakere, normalleşme ve yeni siyasi dengeler konuşulurken Alevilere yönelik bu dil yeniden güç kazanıyor? Neden Suriye yeniden şekillenirken Arap Alevileri bir kez daha toplu suçlamaların hedefi haline getiriliyor?

Eşzamanlı olarak iki şeriatçı ismin yürüttüğü bu saldırı kampanyasını sorgulamamak siyaseten safdillik olur. Çünkü bölgede yalnızca silahların bırakılması tartışılmıyor; aynı zamanda yeni bir siyasal düzen kuruluyor ve yeni güç ilişkileri oluşuyor. Dün birbirine karşı duran aktörler bugün farklı ilişkiler geliştiriyor; devletler, siyasal hareketler ve bölgesel güçler yeni hesaplar yapıyor.

Tam da böylesi dönemlerde hayati soru şudur: Yeni düzen kimler için kuruluyor? Kimler bu yeni dönemin parçası olacak, kimlerin hakları tanınacak, kimlerin kimliği güvence altına alınacak ve kimler yeni düzenin dışına itilerek günah keçisi haline getirilecek? Alevilerin bugün sorması gereken temel sorulardan biri budur.

Bir Halkla “Barışırken” Başka Bir Topluluğu Hedef Gösteremezsiniz

Kürt meselesinde silahların susmasını, on yıllardır süren çatışmaların sona ermesini istemek bunları savunurken diğer yandan başka bir inancı hedef tahtasına oturtmak kabul edilemez. Kürtlerin demokratik, kültürel ve siyasal haklarını savunmak da doğrudur; fakat bunların hiçbiri Alevilerin hedef haline getirilmesini meşrulaştıramaz. Kürtlerin hakkı ile Alevilerin hakkı birbirine rakip değildir ve bir halkın özgürlüğü başka bir topluluğun korkusu üzerine kurulamaz.

Bir masada “barış” konuşulurken başka bir masada Alevilerin kimliğini tartışmaya açamazsınız. Bir kesime “kardeşim” derken başka bir kesime “Sen gerçek Alevi misin?” diye soramazsınız. Bir tarafta silahların susmasını savunup diğer tarafta Arap Alevilerinin topluca öldürülmesini çağrıştıran sözlere alan açamazsınız. Böyle bir düzenin adı barış olmaz; en fazla yeni bir güç paylaşımı olur.

Çünkü gerçek barış yalnızca silahlı tarafların birbirleriyle anlaşması değildir. Gerçek barış, toplumun bütün ezilen ve dışlanan kesimlerinin kendisini güvende hissetmesidir. Alevilerin korktuğu bir ülkede barış yoktur. Kürtlerin korktuğu bir ülkede barış yoktur. Ermenilerin, Süryanilerin, Arapların, Ezidilerin, Hristiyanların ya da herhangi bir inanç ve kimlik grubunun kendi kimliğini açıklarken tedirgin olduğu bir ülkede gerçek bir toplumsal barıştan söz edilemez. Barışın ölçüsü budur.

Suriye’deki Suçların Faturası Arap Alevilerine Kesilemez

Suriye’de Esad yönetimi döneminde işlenen ağır suçlar araştırılmalı ve gerçek failler hesap vermelidir. Ancak bunun yöntemi bütün Arap Alevilerini sanık sandalyesine oturtmak değildir. Suç şahsidir. Katliam emrini kim verdiyse o yargılanmalı, işkenceyi kim yaptıysa o hesap vermeli, sivilleri kim öldürdüyse onun sorumluluğu araştırılmalıdır. Fakat “Rejim Aleviydi, o halde bütün Aleviler suçludur” denilemez.

Bu mantık kabul edilirse dünyadaki hiçbir halk güvende değildir. Bir devlet savaş suçu işlerse bütün yurttaşlarını mı suçlayacağız? Bir örgüt suç işlerse o örgütün mensuplarının geldiği bütün halkı mı cezalandıracağız? Bir general suç işlediğinde onun mezhebine mensup herkesi mi sanık ilan edeceğiz? Bunun adı hukuk değildir. Bunun adı intikamdır ve intikam siyaseti toplumları barışa değil, yeni çatışmalara ve yeni katliamlara taşır.

Kaldı ki bugün Suriye’de iktidarı elinde tutanların kadınlara karşı işledikleri suçlar, kestikleri kelleler ve düzenledikleri intihar saldırılarıyla sebep oldukları katliamlar ortadayken, bunlar mı hesap soracak? Bunlar mı adalet sağlayacak?

Alevileri Savunmak Seçmeli Ders Değildir

Bugün asıl ihtiyaç duyulan şey ilkesel tutumdur. Kemal Öztürk’e karşı çıkıyorsanız Altan Tan’a da karşı çıkacaksınız. Altan Tan’a karşı çıkıyorsanız başka biri aynı dili kullandığında da aynı tavrı göstereceksiniz. Siyasi yakınlığa göre nefret söylemi tanımı yapılamaz. “Bizden biri söyledi, o kadar önemli değil” anlayışı ilkeli siyaset değildir.

Alevileri savunmak seçmeli ders değildir. Alevilerin yaşam hakkını savunmak için illa birinin açıkça katliamdan söz etmesini beklemek gerekmez. Kimliklerini aşağılamak da saldırıdır, onları “gerçek” ve “sahte” diye ayırmak da ayrımcılıktır. Aleviliği dışarıdan tarif etmeye kalkışmak da vesayetçi bir zihniyettir. Alevilerin siyasal tercihlerini inançlarına karşı kullanmak da hedef göstermedir.

Dolayısıyla Kemal Öztürk’ün sözlerine tepki gösterilirken Altan Tan’ın söylediklerini görmezden gelmek kabul edilebilir değildir. Burada çok basit bir ilke geçerli olmalıdır: Kemal Öztürk’e söylenen söz Altan Tan’a da söylenebilmelidir. Aksi halde ortaya kaçınılmaz olarak şu soru çıkar: Gerçekten mezhepçiliğe mi karşı çıkılıyor, yoksa mezhepçiliğin yalnızca siyasi olarak uygun görülen biçimlerine mi karşı çıkılıyor?

Barışın Turnusol Kâğıdı Aleviler Olacak

Önümüzdeki dönemde Türkiye’de “barış” kelimesi daha fazla kullanılabilir. Yeni görüşmeler yapılabilir, yeni yasalar çıkarılabilir, silahlı yapılar tasfiye edilebilir ve devlet ile Kürt siyaseti arasındaki ilişki yeniden kurulabilir. Bunların hepsi önemli olabilir. Ancak gerçek ölçü başka yerde olacaktır.

Aleviler kendilerini güvende hissediyor mu? Hâlâ kimliklerini savunmak zorunda mı bırakılıyorlar? İnançlarının “gerçek” olup olmadığını başkalarına kanıtlamaları mı bekleniyor? Suriye’de Arap Alevilerinin yaşam hakkı açık biçimde savunuluyor mu? Mezhepçi söyleme, söyleyen kişinin siyasi kimliğine bakılmaksızın karşı çıkılıyor mu?

Eğer bu soruların cevabı hayırsa, “barış” sözcüğünü ne kadar tekrar ederseniz edin ortada gerçek bir toplumsal barış yoktur. Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, insanların kimlikleri nedeniyle öldürülmeyeceklerinden, aşağılanmayacaklarından ve hedef gösterilmeyeceklerinden emin olmasıdır. Barış, bir Alevinin çocuğunun yarın mezhebi yüzünden hedef gösterilmeyeceğini bilmesidir. Barış, bir Kürdün Kürt olduğu için, bir Ermeninin Ermeni olduğu için, bir Arabın Arap olduğu için korkmamasıdır.

İşte bu yüzden bugün tartışılması gereken mesele yalnızca Kemal Öztürk ya da Altan Tan değildir. Mesele çok daha büyüktür. Mesele, kurulmakta olan yeni siyasal düzenin karakteridir. Eğer bu yeni düzen gerçekten demokratik olacaksa, Alevilerin hakları hiçbir pazarlığın dipnotu yapılamaz. Alevilerin yaşam hakkı hiçbir siyasi ittifakın bedeli olamaz ve Alevilerin kimliği hiçbir siyasal hesap uğruna tartışmaya açılamaz.

Bir yanda “barış” deyip diğer yanda Alevilere yönelik mezhepçi ve dışlayıcı dili normalleştiremezsiniz. Barışın da, adaletin de, eşitliğin de ölçüsü herkese aynı ilkeyle yaklaşabilmektir. Nefret söyleminin “bizden olanı” ile “bizden olmayanı” olmaz.

Exit mobile version