Bertolt Brecht’in belirttiği gibi barış, kendiliğinden yeşeren bir ağaç ya da ot değildir; insanların iradesiyle, mücadelesiyle ve dayanışmasıyla var olabilir. Bu nedenle 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde yalnızca “barış istiyoruz” demek yeterli değildir. Asıl sorulması gereken, kimin için barış istediğimiz, nasıl bir barıştan söz ettiğimiz ve bu barışın hangi toplumsal koşullar içinde kurulabileceğidir. Çünkü barış da savaş kadar siyasal ve sınıfsal bir meseledir.
1 Eylül 1939, Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgal ettiği ve İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı tarihtir. Bu tarih, özellikle sosyalist ülkelerde ve savaş karşıtı hareketlerde insanlığın yaşadığı büyük yıkımın unutulmaması ve barış mücadelesinin canlı tutulması amacıyla anılmıştır. Türkiye’de 1 Eylül Dünya Barış Günü geleneğinin arka planında da bu anti-faşist, anti-emperyalist ve sosyalist miras bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler ise 1981’de eylül ayının üçüncü salı gününü Uluslararası Barış Günü ilan etmiş, daha sonra bu tarihi 21 Eylül olarak sabitlemiştir.
İnsanlık iki büyük dünya savaşını geride bıraktı. Ardından Kore, Vietnam, Cezayir, Afganistan, İran-Irak savaşları, Yugoslavya’nın parçalanması, Irak’ın işgali, Suriye ve Libya’daki yıkımlar geldi. Her büyük savaşın ardından “bir daha asla” denildi, fakat savaş ortadan kalkmadı; yalnızca biçimi, coğrafyası ve gerekçeleri değişti. Savaş kararlarını alanlarla savaşın bedelini ödeyenler ise hiçbir zaman aynı insanlar olmadı. Kararlar saraylarda, parlamentolarda ve askeri karargâhlarda alınırken cepheye gönderilenler işçi ve emekçi çocukları, bombaların altında kalanlar ise halklar oldu.
Bugün bu tablonun en ağır örneklerinden biri Filistin’de, özellikle Gazze’de yaşanmaktadır. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları on binlerce Filistinlinin ölümüne, yüz binlercesinin yaralanmasına ve halkın büyük bölümünün tekrar tekrar yerinden edilmesine yol açtı. Çocuklar öldürüldü, hastaneler işlevsiz hale getirildi, okullar yıkıldı ya da sığınaklara dönüştü, açlık ve susuzluk bir savaş aracına dönüştürüldü. Filistin halkının yaşadığı bu yıkım yalnızca son birkaç yılın değil, onlarca yıldır süren işgalin, ablukanın, yerleşim politikalarının, toprak gaspının ve kendi kaderini belirleme hakkının engellenmesinin devamıdır.
Gazze’de öldürülen çocuklara bakarken barışın yalnızca silahların susması olmadığını da görmek gerekir. Bir okulun, hastanenin ya da mülteci kampının bombalanması yalnızca askeri bir olay değildir; bir toplumun geleceğine yönelmiş saldırıdır. Bu nedenle Filistin halkının yaşam hakkını, özgürlüğünü ve kendi geleceğini belirleme hakkını savunmadan gerçek bir Ortadoğu barışından söz edilemez.
Savaş Gazze sınırlarında da kalmadı. Lübnan’a yönelik saldırılarda siviller, kadınlar ve çocuklar yaşamlarını kaybetti; evler, sağlık merkezleri ve yaşam alanları tahrip edildi. İran’a yönelik saldırılarda da yine siviller öldürüldü, çocuklar yaşamını yitirdi ve okullar dahi savaşın dışında kalamadı. Minab’da bir kız okulunun vurulması ve çocukların sınıflarında hayatını kaybetmesi, savaşın hangi gerekçeyle yürütülürse yürütülsün en ağır bedelin yine sivillere ödetildiğini gösterdi.
Filistinli, Lübnanlı ya da İranlı bir çocuğun milliyeti değişebilir; konuştuğu dil ve inancı farklı olabilir. Ancak öldürülen bir çocuğun acısı değişmez. Onlar savaş kararlarını alanlar değildir. Silah anlaşmalarını imzalayan, enerji ve nüfuz hesapları yapan, sınırları yeniden çizmek isteyen onlar değildir. Buna rağmen bombaların altında kalan yine onlardır.
Sosyalist bir barış anlayışının temel farkı da burada ortaya çıkar. Bir halkın acısını diğerinden üstün göremeyiz. Filistinli sivillerin öldürülmesine karşı çıkarken başka halkların sivillerine yönelik saldırıları meşru sayamayız. Enternasyonalizm, hangi devlet ya da silahlı güç tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin sivillere yönelik saldırılara karşı çıkmak ve halkların yaşam hakkını devletlerin jeopolitik çıkarlarının üzerinde tutmaktır. Ancak bu tutum işgalciyle işgal edileni ya da sömürgeciyle sömürgeleştirileni eşitlemek anlamına da gelmez. Filistin meselesinin merkezinde işgal, toprak gaspı ve kendi kaderini belirleme hakkının engellenmesi vardır.
Savaşların kadınlar üzerindeki yıkıcı etkisini de unutmamak gerekir. Yugoslavya’da, Şengal’de, Suriye’de ve bugün Gazze’de savaş kadın bedenini de bir savaş alanına dönüştürmüştür. 2014’te IŞİD’in Şengal’e saldırısıyla Ezidi halkına karşı gerçekleştirilen katliam sırasında kadınlar ve kız çocukları kaçırılmış, köleleştirilmiş ve sistematik cinsel şiddete maruz bırakılmıştır. Savaş yalnızca ordular arasında gerçekleşmez; evlerin içine girer, çocukların hafızasına yerleşir, kadınların yaşamını parçalar ve toplumların geleceğini yaralar.
Böyle bir dünyada her 1 Eylül’de gökyüzüne barış güvercinleri bırakmak ya da güzel mesajlar yayımlamak yeterli değildir. Kadınların çığlıkları, okul enkazından çıkarılan çocuklar, Akdeniz kıyılarına vuran mülteci bedenleri bize barışın bir temenni değil, mücadele meselesi olduğunu hatırlatmaktadır.
Savaşlar halka hiçbir zaman gerçek nedenleriyle anlatılmaz. Hiçbir egemen güç petrol, enerji kaynakları, ticaret yolları, pazarlar ya da jeopolitik nüfuz alanları için savaştığını açıkça söylemez. Bunun yerine güvenlik, demokrasi, özgürlük, istikrar ve terörle mücadele gibi kavramlar kullanılır. Irak’a demokrasi götürüleceği söylendi, Saddam Hüseyin rejimi yıkıldı; fakat Irak halkı ardından barışa, demokrasiye ve refaha kavuşmadı. Ülke uzun yıllar işgalin, mezhep çatışmalarının ve ekonomik yıkımın etkisi altında kaldı.
Burada sosyalistlerin tutumu açık olmalıdır. Diktatörlükleri savunmak anti-emperyalizm değildir. Ancak bir ülkedeki baskıcı yönetimin emperyalist güçlerin bombalarıyla yıkılmasını demokrasi olarak görmek de mümkün değildir. İran halkının demokratik hakları ve özgürlük talepleri meşrudur; fakat bu özgürlüğün dış müdahaleler ve bombardımanlarla geleceğini düşünmek tarihten ders çıkarmamak olur. Bir halkın özgürlüğü başka devletlerin savaş uçaklarının kanatlarında gelemez.
Bugünün kapitalist dünyasında devasa bir savaş ekonomisi vardır. Silah şirketleri üretmekte, devletler satın almakta, askeri bütçeler büyümekte ve tehditler sürekli yeniden üretilmektedir. Bir tarafta okullara, hastanelere, sosyal konutlara ve emeklilere yeterli kaynak olmadığı söylenirken diğer tarafta silahlanmaya milyarlar aktarılmaktadır. Kapitalizm yalnızca üretim ve ticaret sistemi değil, aynı zamanda pazarların, enerji kaynaklarının, ticaret yollarının ve nüfuz alanlarının paylaşılması üzerine kurulu bir rekabet düzenidir. Bu rekabet keskinleştiğinde savaş, egemen güçlerin başvurduğu araçlardan biri haline gelir.
Bu nedenle sosyalistlerin barış mücadelesi yalnızca savaş başladığında ateşkes istemekle sınırlı olamaz. Silah tekellerini, emperyalist rekabeti, işgalleri, milliyetçiliği, şovenizmi ve savaşı besleyen ekonomik düzeni de sorgulamak gerekir. Silah üretenlerden ve savaş ekonomisinden beslenenlerden kalıcı barış beklemek büyük bir çelişkidir.
Barış yalnızca bombaların susması da değildir. Bir ülkede savaş olmayabilir; fakat milyonlarca insan açlık sınırında yaşıyor, işçiler örgütlenemiyor, kadınlar şiddete maruz kalıyor, halklar kimlikleri nedeniyle baskı görüyor ve gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa orada gerçek toplumsal barıştan söz edilemez. Sessizlik her zaman barış değildir. Egemenlerin istediği barış kimi zaman işçinin çalışıp itiraz etmediği, yoksulun yoksulluğuna razı olduğu ve sermayenin büyümeye devam ettiği bir “istikrar” düzenidir. Oysa bizim barış anlayışımız eşitlik, özgürlük ve adalet olmadan tamamlanamaz.
Savaşın en güçlü ideolojik araçlarından biri milliyetçilik ve şovenizmdir. Halkları savaşa göndermek isteyenler önce onlara bir düşman göstermek zorundadır. Bir işçi başka ülkedeki işçiye, bir yoksul başka bir yoksula düşman edilir. Oysa Türk işçisinin çıkarı Yunan işçisiyle savaşmakta değildir; Kürt emekçisinin özgürlüğü Türk emekçisinin özgürlüğünün karşıtı değildir. Filistinli bir çocuğun yaşam hakkıyla başka bir halktan çocuğun güven içinde yaşama hakkı birbirine düşman değildir. Halkların gerçek çıkarı birbirini öldürmekte değil, kendilerini birbirine kırdıran düzenlere karşı ortak mücadelede birleşmektedir.
Bu nedenle 1 Eylül’de yalnızca barış mesajları vermek değil, barışın toplumsal yapı taşlarını oluşturmak gerekir. Barış, işçinin başka ülkedeki işçiye elini uzatması, farklı halkların birbirlerinin acısını kendi acıları olarak görmesi, savaş bütçelerine karşı okul, hastane ve insanca yaşam talep etmesidir. Barış, emperyalist saldırganlığa olduğu kadar diktatörlüğe, işgale, sömürüye, ırkçılığa ve halkların kendi kaderini belirleme hakkının gasp edilmesine de karşı çıkmaktır.
İşte bu noktada “kimin için barış?” sorusu belirleyici hale gelir. Bir avuç sermayedarın kazanmaya devam ettiği, silah şirketlerinin büyüdüğü, işçilerin yoksul, kadınların eşitsiz, halkların baskı altında olduğu bir dünya için barış istemiyoruz. Biz emekçilerin, kadınların, gençlerin ve halkların barışını istiyoruz. Çocukların Gazze’de, Lübnan’da, İran’da ya da dünyanın başka bir yerinde bombalar altında ölmediği; insanların dili, dini ve kimliği nedeniyle düşmanlaştırılmadığı; silahlara ayrılan kaynakların halkların ihtiyaçlarına yönlendirildiği bir barış istiyoruz.
Böyle bir barış yukarıdan verilmeyecektir. Barışı devlet başkanlarından, silah tekellerinden ve emperyalist merkezlerden beklemek tarihsel bir yanılgıdır. Barışı halklar kuracaktır. Farklı halklardan, inançlardan ve kimliklerden emekçiler kendi farklılıklarından vazgeçmeden eşit bir yaşam etrafında ortaklaşabildiğinde barışın gerçek zemini oluşacaktır.
1 Eylül bu nedenle yalnızca bir anma ya da kutlama günü değil; savaşla, emperyalizmle, işgalle, milliyetçilikle, şovenizmle, sömürüyle ve kendi sessizliğimizle hesaplaşma günüdür. Gazze’nin enkazı, Şengal’deki kadınların çığlığı, Lübnan’da yıkılan evler ve İran’da vurulan çocukların okulları bize aynı soruyu sormaktadır: Barışı gerçekten istiyor muyuz, yoksa yılda bir gün barıştan söz etmekle mi yetineceğiz?
Bizim barışımız egemenlerin kendi aralarındaki geçici uzlaşması değildir. Bizim barışımız halkların birbirine uzattığı el, işgal karşısında özgürlük, sömürü karşısında eşitlik ve savaş karşısında enternasyonalist dayanışmadır. Brecht’in sözündeki gibi barış kendiliğinden yeşermeyecektir. Onu biz ekecek, biz büyütecek ve biz koruyacağız. Çünkü gerçek ve kalıcı barış ancak eşitlik, özgürlük, adalet ve halkların örgütlü dayanışması üzerinde kurulabilir.
Editor
