Bir Bakanın İtirafı: Ben-Gvir ve İnsanlık Onurunu Cezalandıran Bir Irkçı – Derya Özgür

siyonist

Bir hapishane düşünün. Karşınızda özgürlüğü elinden alınmış bir kadın var. Üç gündür duş alamadığını, temiz kıyafetlerinin olmadığını, yeterli sağlık hizmetine ulaşamadığını ve en temel ihtiyaçlarının karşılanmadığını anlatıyor. Karşısındaki kişi ise sıradan bir gardiyan değil; o hapishanelerden siyasi olarak sorumlu İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir.

Ben-Gvir’in Filistinli kadın tutsakların bulunduğu hapishaneye yaptığı ziyaret sırasında çekilen görüntüler, yalnızca cezaevi koşullarını değil, bu koşulları bilinçli bir siyasi tercihe dönüştüren zihniyeti de gözler önüne seriyor. Görüntülerde Filistinli bir kadın tutsağın üç gündür duş alamadıklarını, temiz kıyafetlerinin bulunmadığını ve tıbbi bakım alamadıklarını söylediği görülüyor. Ancak Ben-Gvir’in cevabı, koşulları araştıracağını ya da iyileştireceğini söylemek olmuyor. Tam tersine, hapishanelerdeki iyi koşulların sona erdiğini, mevcut durumun baş sorumlusunun kendisi olduğunu ve bundan memnuniyet duyduğunu açıkça ifade ediyor. Kadın tutsağın yardım talebine ise “Size neden yardım edeyim ki?” diye karşılık veriyor.

Bu görüntüler yalnızca bir siyasetçinin sert üslubunun ya da kişisel kabalığının örneği olarak görülemez. Asıl dikkat çekici olan, bir devlet yetkilisinin sorumluluğu altındaki insanların temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılmasını gizlemek yerine bunu sahiplenmesi, hatta kendi siyasi başarısının göstergesi gibi sunmasıdır.

Bir tutsağın duş, temiz kıyafet, yeterli gıda ve sağlık hizmeti istemesi ayrıcalık ya da lüks değildir. Bunlar insan onurunun asgari gerekleridir. Uluslararası hukuk da özgürlüğünden mahrum bırakılmış kişilerin, hangi suçlamayla tutulduklarından bağımsız olarak insanca muamele görmesini zorunlu kılar. İşkence, zalimane ve aşağılayıcı muamele, temel hijyen koşullarından mahrum bırakma, aç bırakma ya da gerekli sağlık hizmetinin engellenmesi hiçbir siyasi gerekçeyle meşru hale getirilemez.

Ben-Gvir’in siyasetinde ise tam da bu sınır aşındırılıyor. İnsanların temel ihtiyaçları birer hak olmaktan çıkarılarak siyasi ödül ya da cezaya dönüştürülüyor. Dahası, bu uygulamalar kapalı kapılar ardında yürütülen bir politika olarak kalmıyor; kameralar önünde sergilenen bir güç gösterisine dönüşüyor. Mahpus yaşadığı mahrumiyeti anlatırken sorumlu bakan bunu ortadan kaldırmayı değil, kendi siyasi mesajının parçası haline getirmeyi tercih ediyor.

Sorunu yalnızca Ben-Gvir’in kişiliğine indirgemek ise eksik olur. Son yıllarda Filistinli, İsrailli ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının yayımladığı raporlar, İsrail hapishanelerindeki kötü muamele iddialarının çok daha geniş ve sistematik bir yapıya işaret ettiğini ortaya koyuyor. İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem’in eski Filistinli tutukluların tanıklıklarına dayanarak yayımladığı raporlarda fiziksel ve psikolojik şiddet, aşağılanma, aç bırakma, hijyen koşullarının kötüleştirilmesi, uyku yoksunluğu ve yeterli sağlık hizmetine erişimin engellenmesi gibi uygulamalar belgeleniyor. Human Rights Watch ve başka insan hakları örgütleri de Filistinli erkek, kadın ve çocuk tutukluların kötü muameleye, yetersiz beslenmeye, fiziksel şiddete ve tıbbi ihmale maruz bırakıldığına ilişkin bulgular yayımladı. Birleşmiş Milletler mekanizmaları da İsrail hapishanelerindeki işkence ve kötü muamele iddiaları konusunda ciddi kaygılarını dile getirdi.

Bu bağlamda Ben-Gvir’in sözleri daha da çarpıcı hale geliyor. Çünkü bakan kendisine yöneltilen eleştirileri “Bunlardan haberim yok” diyerek reddetmiyor. “Bunlar bireysel görevlilerin yanlış uygulamalarıdır” demiyor. Tam tersine, ağırlaştırılan koşulların sorumluluğunu üstleniyor ve bundan memnuniyet duyduğunu ilan ediyor. Böylece cezalandırıcı hapishane politikasını yalnızca savunmakla kalmıyor, onu kendi siyasi kimliğinin ve iktidar gösterisinin bir parçasına dönüştürüyor.

Ben-Gvir’in kameralara yansıyan bu tutumu yalnızca Filistinli mahpuslarla sınırlı değil. Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı amaçlayan Global Sumud Filosu aktivistlerine yönelik müdahalelerde de benzer bir görüntü ortaya çıktı. İsrail güçleri tarafından gözaltına alınan uluslararası aktivistlerin elleri bağlı halde tutulduğu, bazı görüntülerde yere diz çöktürüldükleri görüldü. Ben-Gvir’in bu insanların arasında dolaşarak onları küçümseyen ve aşağılayan bir tavır sergilemesi, aynı siyasi yöntemin bu kez uluslararası dayanışma aktivistlerine yöneldiğini gösterdi.

Filistinli tutukluların karşısında da Sumud Filosu aktivistlerinin karşısında da benzer bir siyasal koreografi var: Önce insanların fiziksel olarak tamamen denetim altına alınması, ardından aşağılanmaları ve son olarak bütün bunların kamera aracılığıyla kamuoyuna siyasi güç gösterisi olarak sunulması.

Burada söz konusu olan yalnızca bir güvenlik politikası değildir. Bu, tahakkümün sahnelenmesidir. Devletin fiziksel gücü, kendisini savunma imkânı bulunmayan insanların çaresizliği üzerinden görünür hale getiriliyor. Verilen mesaj da yalnızca mahpuslara ya da aktivistlere yönelik değildir. Aynı zamanda Ben-Gvir’in siyasi tabanına seslenen bir mesajdır: “Bakın, onlara karşı ne kadar sertiz.”

İnsanların acısı böylece cezalandırıcı bir siyasetin propaganda malzemesine dönüşüyor.

Ben-Gvir’in ideolojik geçmişi, bugün sergilediği tutumdan bağımsız değildir. Kendisi geçmişte İsrail yargısı tarafından ırkçılığa tahrik ve yasaklı aşırı sağcı bir örgütü desteklemekten mahkûm edilmiş bir siyasetçidir. Dolayısıyla Ben-Gvir’in siyasetindeki ırkçı ve üstünlükçü çizgiden söz etmek yalnızca öfkeyle kullanılan bir niteleme değildir; geçmişi, söylemleri ve bugünkü siyasi pratiği bu değerlendirmeye somut bir zemin sunmaktadır.

Bir topluluğun tamamını kolektif tehdit gibi göstermek, o topluluğa mensup kişilerin haklarını değersizleştirmek ve kötü muameleyi kamuoyu önünde övünülecek bir eyleme dönüştürmek, hukukun evrenselliği fikrini aşındırır. Faşizan siyasetin en tehlikeli özelliklerinden biri de tam burada belirir: Haklar artık herkes için geçerli kabul edilmez. “Bizden” olanların hayatı, acısı ve güvenliği değerli görülürken, “onlardan” olanların acısı önemsizleştirilir, hatta hak edilmiş gibi sunulur.

Hukuk böyle bir anlayış altında evrensel olmaktan çıkarak iktidarın dost ile düşman arasında yaptığı ayrımın aracına dönüşür. İnsan haklarının yerini kolektif cezalandırma ve intikam mantığı almaya başlar.

Ben-Gvir, Filistinli tutsaklara yönelik sert politikalarını savunurken zaman zaman İsrailli rehinelerin Gazze’de maruz kaldığı ağır koşullara gönderme yapıyor. Ancak burada temel bir hukuk ilkesini hatırlamak gerekiyor. Hamas’ın ve diğer Filistinli silahlı grupların 7 Ekim 2023’te sivilleri öldürmesi, rehin alması veya rehinelere kötü muamelede bulunması ağır uluslararası hukuk ihlalleridir. Sivillerin hedef alınması ve rehin alınması hiçbir şekilde meşru değildir.

Fakat bir tarafın işlediği suç diğer tarafa aynı suçu işleme hakkı vermez. Bir İsrailli rehinenin aç bırakılmış olması, İsrail devletine bir Filistinli tutukluyu aç bırakma hakkı tanımaz. Bir rehinenin kötü muamele görmesi, başka bir tutuklunun kötü muamele görmesini meşru hale getirmez. İşkence ve insanlık dışı muamele yasağı karşılıklılık ilkesine bağlı değildir. “Onlar yaptı, biz de yapabiliriz” anlayışı hukuk değil, kolektif intikam mantığıdır.

Ben-Gvir’in siyasi söyleminde hapishane koşullarının insani standartlara getirilmesi sık sık “otel konforu” gibi sunuluyor. Oysa tartışılan şey otel değildir. Tartışılan şey duş alabilmek, temiz kıyafet giyebilmek, yeterince beslenmek, doktora ulaşabilmek, ilaç alabilmek, uyuyabilmek, dövülmemek, aşağılanmamak ve insanlık dışı muameleye maruz kalmamaktır.

Bunlar ayrıcalık değil, insan olmanın getirdiği asgari haklardır.

Bu hakları “lüks” gibi göstermek, insanın en temel ihtiyaçlarını siyasi iktidarın lütfuna dönüştürmek anlamına gelir.

Bütün bunlar Gazze’de yaşananlardan tamamen bağımsız bir tablo olarak da değerlendirilemez. Gazze’de soykırım suçlamalarına konu olan büyük yıkım, kitlesel sivil ölümleri, açlık ve zorla yerinden edilme sürerken, İsrail’in aşırı sağcı bakanlarından Itamar Ben-Gvir’in kameralar karşısındaki tutumu, Filistinlilere yönelik politikanın nasıl bir siyasal ve ideolojik iklim içinde yürütüldüğünü de gösteriyor.

Burada çarpıcı olan yalnızca Filistinlilere yönelik aşağılayıcı veya insanlık dışı muamele iddiaları değildir. Daha sarsıcı olan, bu uygulamaların ve söylemlerin saklanmaya bile ihtiyaç duyulmadan, kameralar eşliğinde bir siyasi başarı gösterisi gibi dünya kamuoyunun önüne çıkarılabilmesidir.

Ben-Gvir’in Filistinli kadın tutsakların temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılmalarını küçümsemesi, Sumud Filosu aktivistlerinin elleri bağlı halde tutulduğu ortamda aşağılayıcı bir güç gösterisine girişmesi ve bütün bunları kendi siyasi propagandasının parçası haline getirmesi sıradan bir “sertlik politikası”yla açıklanamaz. Burada karşısındaki insanın onurunu ve haklarını ikincil gören, ırkçı ve üstünlükçü bir siyasal anlayışın izleri vardır.

Asıl ürkütücü olan ise bu anlayışın kendisini gizleme ihtiyacı duymamasıdır.

Bir zamanlar devletlerin kamuoyundan saklamaya çalışabileceği görüntüler bugün bizzat bir bakan tarafından yayımlanabiliyor. Bir tutsağın çaresizliği, bir aktivistin ellerinin bağlı olması veya bir halkın yaşadığı yıkım, siyasi iktidar açısından utanılması gereken görüntüler olmaktan çıkarılarak kudret gösterisine dönüştürülebiliyor.

Pervasızlık tam da burada ortaya çıkıyor: Yapılanın dünya tarafından görülmesinden çekinilmiyor; tersine görülmesi isteniyor.

Kamera artık bir tanık olmaktan çıkıyor, politikanın parçasına dönüşüyor.

Bu durum Filistin halkına yönelik uygulamaların yalnızca “güvenlik” kavramıyla açıklanamayacağını da ortaya koyuyor. Güvenlik politikası ile bir toplumun üyelerini topluca aşağılamak, onların temel haklarını değersizleştirmek ve çektikleri acıyı siyasi propaganda aracına dönüştürmek arasında büyük bir fark vardır. Ben-Gvir’in temsil ettiği aşırı milliyetçi ve ırkçı siyaset, Filistinliyi hak sahibi bir birey olarak değil, cezalandırılması gereken kolektif bir düşmanın parçası olarak görme tehlikesini taşıyor.

Gazze’deki yıkım ile hapishanelerdeki uygulamalar elbette aynı olay değildir; ancak onları besleyen siyasal anlayış bakımından önemli ortaklıklar görülüyor. Her iki alanda da temel soru aynı noktaya dayanıyor: Bir insanın hakları kimliği nedeniyle daha az değerli kabul edilebilir mi? Bir toplumun tamamı kolektif olarak cezalandırılabilir mi? Devlet, elindeki sınırsız güç nedeniyle insan onurunun sınırlarını ortadan kaldırabilir mi?

Irkçı ve üstünlükçü siyasetin vardığı tehlikeli nokta tam da budur: Bazı insanların hayatlarının daha az değerli olduğu, bazı insanların acısının önemsenmeyebileceği ve bazı toplulukların haklarının siyasi iradeyle askıya alınabileceği düşüncesi.

Daha da vahimi, bu anlayışın artık yalnızca marjinal aşırı sağ çevrelerin söyleminde kalmaması; devlet makamlarında temsil edilmesi ve somut politikalara etki edebilmesidir. Ben-Gvir’in kamera önünde sergilediği pervasızlık, bu nedenle yalnızca onun kişisel karakterinin göstergesi değildir. Filistinlilere yönelik cezalandırıcı siyasetin ulaşabileceği ahlaki ve siyasi sınırları da görünür hale getiriyor.

Bugün dünya kamuoyunun karşısındaki görüntü budur: İnsanların temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılmasını siyasi başarı gibi sunan, elleri bağlı insanlara karşı güç gösterisi yapan ve bütün bunları kamera önünde sergilemekten çekinmeyen bir devlet bakanı.

Bu nedenle mesele yalnızca Ben-Gvir’in söylediği birkaç cümleden ibaret değildir. Mesele, böyle bir dilin ve böyle bir pratiğin devlet politikası içerisinde kendisine alan bulabilmesidir.

Bir kadın “Üç gündür duş alamıyoruz, temiz kıyafetimiz yok, sağlık hizmeti alamıyoruz” dediğinde, sorumlu bakanın cevabı “Bunu düzelteceğiz” değil de “Bunun sorumlusu benim ve bundan memnunum” olabiliyorsa, ortadaki sorun artık yalnızca hapishane koşulları değildir.

Sorun siyasetin kendisidir.

Bu siyasetin merkezindeki tehlike, bazı insanların haklarının diğerlerinden daha az değerli olduğu düşüncesidir. Bir toplumun tamamını düşmanlaştıran, insan haklarını kimliğe göre dağıtan, aşağılamayı ve mahrum bırakmayı siyasi başarı gibi sunan anlayış yalnızca Filistinliler açısından değil, hukukun ve insanlığın evrenselliği açısından da büyük bir tehdittir.

Çünkü insanlık onuru taraf seçmez.

Filistinli olduğu için değil, İsrailli olduğu için değil, aktivist olduğu için değil; Müslüman, Yahudi ya da Hristiyan olduğu için değil, insan olduğu için herkesin temel hakları vardır.

Bir devletin gerçek sınavı da dostlarına nasıl davrandığıyla değil, tamamen kendi denetimine geçmiş, kendisini savunma imkânından yoksun insanlara nasıl davrandığıyla ölçülür.

Bugün Filistinli tutsakların yaşadıkları karşısında ortaya çıkan tablo yalnızca bir hapishane rejiminin değil; insan onurunu değersizleştiren, ırkçılığı normalleştiren ve insanlık dışı muameleyi siyasi gösteriye dönüştüren bir anlayışın tablosudur. Bu nedenle yaşananları izlemek, birkaç gün öfkelenmek ve ardından unutmak yeterli değildir. İnsan onurunu savunmak, tam da onun en ağır biçimde çiğnendiği yerde anlam kazanır.

İşte bu nedenle sessizlik masum değildir.

Filistin halkına ve Filistinli tutsaklara yönelik insanlık dışı uygulamalar karşısında uluslararası dayanışmayı büyütmek, cezaevlerinde yaşanan kötü muameleyi belgelemek ve dünya kamuoyuna taşımak, ırkçı ve üstünlükçü siyaseti teşhir etmek yalnızca Filistinlilerin omuzlarına bırakılabilecek bir görev değildir. Bu, insanlık vicdanına sahip herkesin ortak sorumluluğudur.

Bir insanın elleri bağlıyken aşağılanmasına sessiz kalmak, bir kadının en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılmasıyla övünülmesini sıradanlaştırmak, bir halkın acısının siyasi propaganda malzemesine dönüştürülmesine alışmak yalnızca mağdurları yalnız bırakmak değildir. Aynı zamanda insanlığın ortak ahlaki sınırlarının adım adım ortadan kaldırılmasına göz yummaktır.

Çünkü ırkçılık bir günde egemen hale gelmez. Önce kullanılan dile alışılır. Sonra aşağılanmaya. Ardından insanların haklarının kimliklerine göre farklılaştırılmasına. Sonunda bir insanın acısının diğerinden daha az değerli olduğu düşüncesi normalleşir. İşte bu normalleşmeye karşı çıkmak, yalnızca politik değil, insani bir görevdir.

Filistinli tutsakların sesini duyurmak, ailelerinin yanında durmak, insan hakları kuruluşlarının çalışmalarını desteklemek, işkence ve kötü muamele iddialarının bağımsız biçimde soruşturulmasını talep etmek ve uluslararası hukukun herkes için aynı biçimde uygulanmasını istemek bir halkı diğerine karşı savunmak değildir. Bu, insanı insan olarak savunmaktır.

Dayanışma da yalnızca sloganlarla sınırlı kalmamalıdır. Hapishanelerde yaşananların belgelenmesi, sorumluların hukuk önünde hesap vermesinin talep edilmesi, uluslararası kurumların harekete geçirilmesi, insan hakları örgütlerinin çalışmalarının güçlendirilmesi ve Filistinli tutsakların seslerinin dünya kamuoyuna taşınması gerekir.

Çünkü ırkçılık teşhir edilmediğinde normalleşir.

İnsanlık dışı muamele cezasız kaldığında yaygınlaşır.

Bir halkın acısı görünmez hale getirildiğinde zulmün sınırları daha da genişler.

Ve pervasızlığın karşısına güçlü bir uluslararası kamuoyu çıkarılmadığında, iktidar sahipleri yaptıklarının hiçbir bedeli olmayacağına daha fazla inanmaya başlar.

Bugün Filistin halkıyla dayanışmayı büyütmek, Filistinli tutsakların insanlık onurunu savunmak ve onların maruz bırakıldığı uygulamaları dünya kamuoyuna taşımak yalnızca siyasi bir tercih değildir. Bu, vicdanı olan herkes için insani ve ahlaki bir sorumluluktur.

Çünkü insanlık, güçlü olanın yanında durmakla değil; sesi bastırılanın, elleri bağlananın, özgürlüğü elinden alınanın ve onuru çiğnenenin hakkını savunmakla sınanır.

Bugün insanlığın en ağır sınavlarından biri Filistin’de veriliyor.

Ve tarih yalnızca zulmü uygulayanları hatırlamayacak.

Zulüm herkesin gözü önünde yaşanırken kimlerin sustuğunu, kimlerin başını başka yöne çevirdiğini, kimlerin bunu meşrulaştırdığını ve kimlerin insanlık onurunun yanında durduğunu da hatırlayacak.

Exit mobile version