Türkiye’de Ekolojik Yıkım: Sermayenin Doğaya ve Yaşama Açtığı Savaş

Doga

Türkiye’de yaşanan ekolojik yıkımı yalnızca bir “çevre sorunu” olarak tanımlamak, meselenin özünü görünmez hale getirir. Ormanların kesilmesi, derelerin şirketlere tahsis edilmesi, tarım alanlarının maden sahalarına dönüştürülmesi, zeytinliklerin enerji yatırımlarına açılması, köylerin taş ocakları ve termik santraller arasında yaşamaya zorlanması birbirinden kopuk olaylar değildir. Bütün bunlar, sermayenin yeni kâr alanları yaratmak amacıyla doğayı ve toplumsal yaşamı sürekli olarak metalaştırmasının farklı biçimleridir.

Kapitalizm açısından doğa, kendinde bir değere sahip olan ortak yaşam alanı değil, sermaye birikiminin hizmetine sunulabilecek bir kaynak deposudur. Orman, maden rezervine veya keresteye; nehir, elektrik üretim kapasitesine; dağ, çıkarılmayı bekleyen cevhere; tarım arazisi ise yatırım ve rant alanına indirgenir. Doğanın değeri, yaşamın devamlılığı açısından taşıdığı önemle değil, piyasada ne kadar kâr üretebileceğiyle ölçülmeye başlanır.

Bu nedenle Türkiye’deki ekolojik yıkımın sorumluluğunu yalnızca bazı şirketlerin açgözlülüğünde ya da birtakım yanlış çevre politikalarında aramak yetersizdir. Sorun yapısaldır. Kapitalist üretim biçimi, varlığını sürdürebilmek için sürekli büyümek, yeni yatırım alanları yaratmak ve daha fazla doğal varlığı ekonomik dolaşıma sokmak zorundadır. Sermaye birikiminin önündeki her orman, her tarım alanı, her dere ve her köy bu mantık açısından değerlendirilmekte; gerektiğinde hukuki ve idari düzenlemelerle yatırım alanına dönüştürülmektedir.

Türkiye’de devlet de bu sürecin dışında ya da üzerinde duran tarafsız bir hakem değildir. Devlet aygıtı, sermaye birikiminin ihtiyaçları doğrultusunda ruhsatlar, kamulaştırmalar, teşvikler, imar değişiklikleri ve çeşitli hukuki düzenlemeler aracılığıyla doğanın piyasaya açılmasını kolaylaştırmaktadır. “Kamu yararı”, “kalkınma”, “milli enerji”, “istihdam”, “enerji arz güvenliği” ve “yerli kaynakların değerlendirilmesi” gibi kavramlar ise bu politikaların meşrulaştırılmasının başlıca araçlarına dönüşmektedir.

Ancak burada temel soru şudur: Kimin kalkınması, kimin yararı?

Bir enerji şirketinin üretimi artsın diye köylünün zeytinliği ortadan kaldırılıyorsa, bir maden şirketinin kârı büyüsün diye orman yok ediliyorsa, büyük sermayenin yatırım alanı genişlesin diye su kaynakları kirletiliyor ve köyler yaşanamaz hale getiriliyorsa buna toplumun kalkınması demek mümkün değildir. Burada yaşanan, sermayenin genişlemesi ve bunun maliyetinin topluma yüklenmesidir. Kâr belirli şirketlerin elinde özel olarak birikirken ekolojik tahribat, sağlık sorunları, geçim kaynaklarının yok edilmesi ve zorunlu göç toplumsallaştırılmaktadır.

Akbelen’de yaşananlar bu ilişkinin en görünür örneklerinden biridir. Muğla’nın Milas ilçesinde bulunan Akbelen Ormanı’nın kömür madenciliğinin genişletilmesi amacıyla kesilmesine karşı İkizköylüler yıllarca direnmiştir. Nöbetler tutulmuş, davalar açılmış, ülkenin dört bir yanından yaşam savunucuları bölgede dayanışma göstermiştir. Fakat Akbelen’deki sorun yalnızca ağaçların kesilmesi değildir. Maden faaliyetlerinin genişletilmesi, köylülerin zeytinliklerini, tarım alanlarını, su kaynaklarını, geçim biçimlerini ve nihayetinde köy yaşamının kendisini tehdit etmektedir.

Bu nedenle Akbelen direnişi basit anlamda bir çevre protestosu değil, aynı zamanda bir mülksüzleştirmeye karşı mücadeledir. Sermaye açısından bölge, toprağın altında bulunan kömür rezervinin ekonomik değeriyle anlam kazanırken, orada yaşayan insanlar açısından aynı toprak yaşamın, üretimin, geçmişin ve geleceğin maddi temelidir. İki farklı değer anlayışı burada karşı karşıya gelmektedir: Bir tarafta kâr için kullanım değeri yok sayılan doğa, diğer tarafta yaşamın devamlılığını savunan toplum.

Cerattepe’de yaklaşık otuz yıldır sürdürülen mücadele de aynı çelişkiyi ortaya koymaktadır. Artvin halkı madencilik faaliyetlerinin ormanlara, su kaynaklarına ve bölgenin yaşam koşullarına vereceği zarara karşı uzun yıllar boyunca direnmiştir. Nöbetler, yürüyüşler, bilimsel raporlar ve hukuk mücadeleleri Cerattepe’yi Türkiye’nin en uzun soluklu ekolojik direnişlerinden birine dönüştürmüştür.

Cerattepe aynı zamanda hukukun sınırlarını da göstermektedir. Ekoloji mücadeleleri birçok kez mahkemelerde önemli kazanımlar elde etmiş, ancak şirketlerin faaliyetleri yeni ruhsatlar, idari düzenlemeler veya farklı hukuki yollar aracılığıyla tekrar gündeme gelebilmiştir. Bu durum, ekolojik mücadelenin yalnızca mahkeme salonlarına bırakılamayacağını göstermektedir. Hukuki mücadele elbette gereklidir; fakat siyasal ve ekonomik güç ilişkileri değişmediği sürece hukuki zaferlerin kalıcı olması garanti değildir.

Kazdağları’nda yaşanan mücadele de benzer bir karakter taşımaktadır. Altın ve bakır madenciliği projeleri şirketler açısından önemli yatırım olanakları yaratırken, yerel halk açısından ormanların, tarım alanlarının, su kaynaklarının ve geçim biçimlerinin geleceği anlamına gelmektedir. Maden faaliyetlerinin yarattığı sorun yalnızca kesilen ağaçların sayısıyla açıklanamaz. Toprağın kullanım biçiminin değişmesi aynı zamanda kırsal üretimin, toplumsal ilişkilerin ve insanların yaşadıkları coğrafyayla kurdukları tarihsel bağların parçalanması anlamına gelir.

Bergama köylülerinin 1990’lı yıllarda siyanürlü altın madenciliğine karşı başlattığı mücadele ise Türkiye’deki ekoloji direnişlerinin önemli tarihsel kaynaklarından biridir. Bergama’da köylüler yalnızca bir maden şirketine karşı çıkmadılar. Aynı zamanda çokuluslu sermayenin, devlet politikalarının ve kapitalist kalkınma anlayışının doğayla kurduğu ilişkiyi tartışmaya açtılar. Böylece yerel görünen bir çevre mücadelesi, demokrasi, sağlık, mülkiyet, çokuluslu şirketler ve toplumsal karar alma süreçleri üzerine daha geniş bir siyasal tartışmaya dönüştü.

Bugün Akbelen’de, Cerattepe’de ve Kazdağları’nda süren direnişlerde bu tarihsel mirasın izlerini görmek mümkündür. Farklı bölgelerde ve farklı zamanlarda ortaya çıkan bu mücadelelerin ortak noktası, toplumun kendi yaşam alanları üzerindeki karar verme hakkını savunmasıdır.

Ekolojik yıkımın önemli boyutlarından biri de mülksüzleştirmedir. Köylünün toprağının acele kamulaştırmayla elinden alınması, meraların enerji yatırımlarına tahsis edilmesi, ormanların maden sahasına dönüştürülmesi ya da kıyıların turizm sermayesinin kullanımına açılması yalnızca mülkiyetin el değiştirmesi değildir. İnsanların kendi yaşamlarını yeniden üretme imkânları da ellerinden alınmaktadır.

Toprağını kaybeden köylü yalnızca belirli miktarda arazi kaybetmez. Üretim aracını, ekonomik bağımsızlığını ve kimi zaman kuşaklar boyunca sürdürdüğü yaşam biçimini de kaybeder. Kapitalist mülksüzleştirme tam da burada işler: İnsanları kendi geçim araçlarından koparır ve onları giderek daha fazla piyasaya ve ücretli emek ilişkilerine bağımlı hale getirir.

Bu nedenle ekolojik mücadele, aynı zamanda bir sınıf mücadelesidir.

Türkiye’de çevre direnişlerinde kadınların çoğu zaman ön saflarda yer alması da tesadüf değildir. Kırsal bölgelerde kadınların yaşamı su, tarım, gıda üretimi ve bakım emeğiyle doğrudan ilişkilidir. Bir derenin kuruması, tarım toprağının kaybedilmesi veya köyün boşaltılması kadınların gündelik yaşamındaki yükü doğrudan artırmaktadır.

Kapitalist sistem doğayı nasıl bedelsiz ve sınırsızca kullanılabilecek bir kaynak olarak görüyorsa, kadınların bakım ve yeniden üretim emeğini de büyük ölçüde görünmez kılmaktadır. Bu nedenle doğanın sömürülmesiyle kadın emeğinin sömürülmesi arasında önemli bir bağ bulunmaktadır. Akbelen’den Kazdağları’na kadar kadınların direnişlerin taşıyıcısı haline gelmesi, yaşamın yeniden üretimini savunmanın aynı zamanda siyasal bir mücadele olduğunu göstermektedir.

Sermaye düzeninin önemli ideolojik araçlarından biri ise işçilerin çıkarlarıyla doğanın korunmasını birbirinin karşısına koymaktır. Bir maden kapatılmak istendiğinde “işçiler işsiz kalacak”, bir termik santral eleştirildiğinde “binlerce aile ekmeksiz kalacak” denilerek emekçiler sermayenin yatırımlarının savunucusu olmaya zorlanmaktadır.

Oysa işçinin seçeneği zehirlenerek çalışmakla işsiz kalmak arasında olmak zorunda değildir.

Maden işçisinin işi ile köylünün toprağı birbirine düşman değildir. İşçinin çalışma hakkıyla toplumun temiz su ve hava hakkı birbirine karşı değildir. Gerçek çelişki, emeği ve doğayı aynı anda kâr üretiminin araçları haline getiren sermaye ile toplum arasındadır.

Bu nedenle fosil yakıtlardan ve ekolojik olarak yıkıcı üretim biçimlerinden çıkış, işçilerin işsiz bırakılması üzerinden gerçekleştirilemez. Gerçek bir adil dönüşüm; işçilerin gelirlerinin, sendikal haklarının ve yeni istihdam olanaklarının kamusal güvence altına alınmasını, dönüşümün maliyetinin emekçilere değil yıllarca bu sektörlerden büyük kârlar elde eden sermaye gruplarına yüklenmesini gerektirir.

Aksi halde “yeşil dönüşüm” adı altında yalnızca sermayenin biçimi değişir. Kömür ve petrol şirketlerinin yerini güneş, rüzgâr, lityum veya başka alanlarda faaliyet gösteren yeni tekeller alır; ancak üretim araçlarının mülkiyeti, karar mekanizmaları ve kâr mantığı değişmeden kalır. Böyle bir dönüşüm teknik olarak daha düşük karbonlu olabilir, ancak toplumsal olarak adil ve özgürleştirici değildir.

Sol bir ekoloji anlayışının kapitalist “yeşil dönüşüm” anlayışından ayrıldığı nokta da budur. Mesele yalnızca hangi enerjinin kullanılacağı değil, enerjinin kimin mülkiyetinde olduğu, kim tarafından üretildiği, hangi toplumsal ihtiyaçları karşılamak için kullanıldığı ve bu kararların kimler tarafından verildiğidir.

Enerji bir meta değil, toplumsal ihtiyaç olmalıdır. Su, orman ve toprak piyasanın sınırsız tasarrufuna bırakılabilecek mallar değil, toplumun müşterekleridir.

Ancak bütün bunlardan hareketle sorunu yalnızca doğanın korunması, daha demokratik karar alma mekanizmalarının oluşturulması veya yerel halkın yaşam alanları üzerinde daha fazla söz sahibi olmasıyla sınırlandırmak da yeterli değildir. Bunların tamamı gereklidir; ancak ekolojik yıkımı sürekli yeniden üreten sistem ortadan kaldırılmadığı sürece kazanımlar parçalı ve geçici kalacaktır.

Asıl sorun, doğayı ve insan emeğini aynı anda sömürülebilecek kaynaklara dönüştüren kapitalist üretim ve mülkiyet düzenidir.

Kapitalizm açısından işçinin emeği nasıl artı-değer üretmenin aracına dönüştürülüyorsa, orman, su, toprak ve maden de sermaye birikiminin hammaddesine dönüştürülmektedir. İşçinin sömürülmesiyle doğanın yağmalanması bu nedenle birbirinden bağımsız iki ayrı mesele değildir. Bunlar aynı kâr mantığının, aynı mülkiyet ilişkilerinin ve aynı sınıfsal tahakkümün farklı sonuçlarıdır.

Bir tarafta işçinin emeğini mümkün olduğunca ucuza satın almaya çalışan sermaye, diğer tarafta doğayı mümkün olduğunca düşük maliyetle kendi kullanımına açmaya çalışmaktadır. İşçi de doğa da sermayenin bilançosunda maliyet olarak görünür. Sermayenin amacı ise her iki maliyeti de mümkün olduğunca düşürerek kârı büyütmektir.

Bu nedenle sınıf mücadelesiyle ekoloji mücadelesi birbirinden koparılamaz.

Sınıf sorununu görmeyen bir çevrecilik, ekolojik yıkımın arkasındaki üretim ve mülkiyet ilişkilerini sorgulamadan şirketlerden daha “duyarlı” olmalarını istemekle yetinebilir. Böyle bir yaklaşım sistemi değiştirmek yerine onun daha yeşil bir biçimde sürdürülmesine hizmet eder.

Aynı şekilde ekolojik krizi görmeyen bir sınıf siyaseti de kapitalist üretimin yalnızca işçiyi değil, yaşamın maddi koşullarını da tükettiği gerçeğini gözden kaçırır. İşçinin geleceği, yaşayabileceği bir gezegen olmadan savunulamaz.

Dolayısıyla emeğin kurtuluşuyla doğanın kurtuluşu birbirinden ayrı değildir.

Sermayenin en büyük başarılarından biri, ekmekle doğayı birbirine karşıt gösterebilmesidir. İşçiye “ya işin ya temiz hava”, köylüye “ya maden ya yoksulluk”, topluma ise “ya ekonomik büyüme ya çevre” denilmektedir. Oysa bu sahte ikilemleri yaratan sermaye düzeninin kendisidir.

Bir işçinin sağlıklı koşullarda çalışma hakkıyla köylünün toprağını koruma hakkı aynı mücadelenin parçalarıdır. Maden emekçisiyle madene karşı direnen köylü birbirinin düşmanı değildir. Her ikisinin karşısında emeği ve doğayı kendi birikimi için tüketen aynı sermaye ilişkisi bulunmaktadır.

Tam da bu nedenle Akbelen’de, Cerattepe’de, Kazdağları’nda, Bergama’da ve ülkenin dört bir yanında gelişen yerel direnişlerin kalıcı bir toplumsal güce dönüşebilmesi, işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle buluşmalarına bağlıdır.

Fabrikadaki işçiyle toprağını savunan köylünün, maden emekçisiyle ormanını savunan yaşam savunucusunun, sendikalarla ekoloji hareketlerinin mücadeleleri birbirinden kopuk kaldığı sürece sermaye bu parçalanmışlığı kendi lehine kullanacaktır.

Bir yerde maden durdurulabilir, başka bir bölgede yeni ruhsat verilir. Bir orman kurtarılabilir, başka bir orman yatırım alanına açılır. Bir termik santral engellenirken başka bir yerde yeni bir proje başlatılabilir. Sermaye birikiminin mantığı değişmediği sürece ekolojik yıkım ortadan kalkmaz; yalnızca coğrafya değiştirir.

Bu nedenle mesele yalnızca tek tek şirketleri, santralleri veya maden projelerini durdurmak değildir. Elbette her bir direniş değerlidir ve her kazanım önemlidir. Ancak bu mücadelelerin ortak bir siyasal hedefe bağlanması gerekir: Bu projeleri sürekli yeniden üreten kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi.

Ekoloji mücadelesinin gerçek toplumsal gücü de bu noktada ortaya çıkacaktır.

İşçi sınıfının örgütlü gücüyle yaşam alanlarını savunan halkların direnişi birleştiğinde mücadele yalnızca bir ormanı, bir dereyi veya bir köyü koruma mücadelesi olmaktan çıkar. Üretimin ne için yapıldığı, neyin üretileceği, enerjinin nasıl kullanılacağı, toplumsal zenginliğin nasıl paylaşılacağı ve bütün bu kararları kimin vereceği sorularını gündeme getiren daha geniş bir toplumsal mücadeleye dönüşür.

Ekolojik mücadelenin demokratikleşmesi de ancak bu sınıfsal içerikle gerçek anlamına kavuşabilir. Halkın karar süreçlerine katılması önemlidir; fakat ekonomik kararlar sermayenin özel mülkiyet alanı olarak kaldığı sürece siyasal demokrasi sürekli olarak ekonomik iktidarın sınırlarına çarpacaktır. Toplum bir yandan seçimlerde oy kullanırken diğer yandan yaşamını belirleyen maden, enerji, sanayi ve yatırım kararları şirket yönetim kurullarında alınmaya devam ediyorsa demokrasi eksik kalır.

Gerçek ekolojik demokrasi, aynı zamanda ekonomik demokrasi gerektirir.

Üretim araçları üzerinde söz sahibi olmayan bir toplum, doğanın nasıl kullanılacağı üzerinde de gerçek anlamda söz sahibi olamaz.

Bu nedenle çözüm yalnızca şirketlerden daha çevreci davranmalarını istemek değildir. Sorun, üretimin özel kâr amacıyla örgütlenmesidir. Bu üretim mantığı değişmediği sürece teknolojiler değişebilir, şirketlerin isimleri değişebilir, kullanılan enerji kaynakları değişebilir; fakat doğanın metalaştırılması devam eder.

Mesele yalnızca daha fazla ağacı kurtarmak değildir; ağaçları sürekli olarak kesilebilir ekonomik değerler haline getiren sistemi değiştirmektir.

Mesele yalnızca derelerin özgür akmasını sağlamak değildir; suyu ticari bir mala dönüştüren mülkiyet ilişkilerini değiştirmektir.

Mesele yalnızca madenlerin nerede açılıp açılmayacağını tartışmak değildir; üretim kararlarının birkaç şirketin kâr beklentisine göre değil, toplumsal ihtiyaçlar ve ekolojik sınırlar gözetilerek alınmasını sağlamaktır.

Bu nedenle gerçek bir ekolojik dönüşüm kapitalizmin sınırları içerisinde daha “yeşil” bir sermaye düzeni yaratmakla yetinemez. Üretimin özel kâr yerine toplumsal ihtiyaçlara göre planlandığı, enerji ve doğal varlıkların kamusal ve toplumsal denetim altında bulunduğu, emekçilerin üretim süreçlerinde ve halkın kendi yaşam alanlarında doğrudan söz sahibi olduğu başka bir toplumsal örgütlenme gerekir.

Türkiye’deki ekoloji direnişlerinin geleceği açısından temel mesele de budur.

Akbelen yalnızca Akbelen değildir.

Cerattepe yalnızca Cerattepe değildir.

Kazdağları yalnızca Kazdağları değildir.

Bergama yalnızca Bergama değildir.

Bu mücadeleler, sermayenin ülkenin farklı bölgelerinde aynı birikim mantığıyla karşı karşıya getirdiği insanların yerel direnişleridir. Bu yerel mücadelelerin ortak düşmanı gördüğü, birbirleriyle ve işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle birleştiği noktada farklı bir siyasal güç ortaya çıkabilir.

Çünkü sermaye doğayı yağmalarken sınıfsal davranmaktadır. Fabrikada işçiyi sömüren sermaye ile ormanı maden sahasına dönüştüren sermayenin mantığı aynıdır: Daha fazla birikim, daha fazla kâr, daha fazla özel mülkiyet.

Buna karşı mücadelenin de aynı bütünlüğü kurması gerekir.

Sınıf mücadelesi olmadan ekoloji mücadelesi, yıkımın kaynağını değil sonuçlarını hedef almakla sınırlı kalma tehlikesi taşır. Ekoloji mücadelesini dışlayan bir sınıf siyaseti ise kapitalizmin yalnızca emeği değil, yaşamın maddi koşullarını da yok ettiğini göremez.

Bu iki mücadele birbirinin alternatifi değildir; birbirini tamamlamak zorundadır.

İşçinin emeğiyle köylünün toprağı, kadının yaşam mücadelesiyle gençlerin geleceği, temiz hava ve su talebiyle insanca çalışma talebi aynı toplumsal kurtuluş perspektifi içinde birleşmelidir.

Başarı, tam da bu birlikteliğin kurulabildiği noktada mümkün olacaktır.

Çünkü sermaye emeği ve doğayı birlikte sömürmektedir. Ona karşı verilecek mücadele de emeğin ve doğanın ortak mücadelesi olmak zorundadır.

Bu birliktelik sağlandığında ekoloji mücadelesi yalnızca savunmaya çekilmiş yerel direnişlerin toplamı olmaktan çıkar; üretimin, mülkiyetin ve toplumsal zenginliğin nasıl örgütleneceğini sorgulayan kurucu bir siyasal güce dönüşür.

Doğanın kurtuluşu emeğin kurtuluşundan, emeğin kurtuluşu da doğanın kurtuluşundan ayrı düşünülemez.

Yaşamı sermayenin tahakkümünden kurtarmanın yolu, sınıf mücadelesiyle ekoloji mücadelesini ortak bir toplumsal kurtuluş mücadelesinde birleştirmekten geçmektedir.

Exit mobile version