Bakırhan’ın Sözleri ve üslubu üzerine – Serhat Yılmaz

Bakirhan

Bir grup Alevi aydınının yayımladığı ortak bildirgeye DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın verdiği tepki, bildirgede dile getirilen kaygıları gidermek bir yana, bu kaygıların neden ciddiye alınması gerektiğini daha da görünür hale getirmiştir. Ortada demokratik bir açıklama vardır; bir grup Alevi aydını tarihsel hafızadan, toplumsal deneyimlerden ve bugüne ilişkin siyasal kaygılardan hareketle bazı sorular sormuş, bazı itirazlarını kamuoyuyla paylaşmıştır. Böyle bir açıklamaya verilecek demokratik cevap bellidir: Metni okursunuz, anlamaya çalışırsınız, katılmadığınız noktaları söylersiniz, eleştirirsiniz ve kendi görüşünüzü ortaya koyarsınız. Fakat insanları daha baştan “sabotaj” gibi son derece ağır bir kavramla suçlamak, artık fikirlerin tartışılmasından başka bir yere geçmektir. Bu, söylenene cevap vermek yerine söyleyeni töhmet altında bırakmak, eleştirinin meşruiyetini tartışmaya açmak ve itiraz edenleri daha baştan şüpheli bir konuma yerleştirmektir.

Tam da bu nedenle soruyu tersinden sormak gerekiyor: Süreci kim sabote ediyor? Kaygısını dile getiren Alevi aydınları mı, yoksa bir açıklamayı dahi hazmedemeyip imzacıları küçümseyen, niyetlerini sorgulayan, “sabotaj” suçlaması yönelten ve işi “sokaktan alıp milletvekili yaptık” noktasına kadar vardıran siyasal dil mi? Bir toplumsal sürece güven kazandırmak istiyorsanız, insanların kaygılarını dinlemek ve o kaygılarla ilişki kurmak zorundasınız. İnsanları aşağılayarak, her eleştiriyi süreç karşıtlığına veya sabotaja bağlayarak güven oluşturamazsınız. Bu nedenle Sayın Bakırhan’a açıkça sormak gerekiyor: Siz gerçekten süreci mi savunuyorsunuz, yoksa kullandığınız bu tahammülsüz ve üstenci dille süreci bizzat kendiniz mi zedeliyorsunuz?

Aleviler Bir Açıklama Yaptı Diye Neden Bu Kadar Öfke?

Asıl üzerinde durulması gereken meselelerden biri budur. Aleviler bir açıklama yaptığında neden bu kadar hızlı biçimde öfke ortaya çıkıyor? Neden metnin içeriğine cevap vermek yerine imzacıların kim olduğu, geçmişleri ve hatta “aydın” olup olmadıkları tartışılmaya başlanıyor? Neden insanlar daha ilk itirazlarında “sabotaj” gibi ağır bir ithamla karşılaşıyor? Bu yaklaşım demokratik siyaset açısından ciddi bir tahammül sorununa işaret ediyor. Çünkü demokratik siyaset yalnızca sizi destekleyenlerin konuşma hakkını savunmak değildir; asıl demokratlık, size itiraz edildiğinde gösterdiğiniz tavırla ölçülür. Size alkış tutulurken çoğulcu görünmek kolaydır. Fakat tarihsel referanslarınız sorgulandığında, siyasal yaklaşımınıza itiraz edildiğinde ya da hoşunuza gitmeyen sorular yöneltildiğinde verdiğiniz tepki, savunduğunuzu söylediğiniz değerlerle ne kadar tutarlı olduğunuzu ortaya koyar.

Sayın Bakırhan konuşmasının bir yerinde herkesin son derece hassas davranması gerektiğini, bunu kendisi için de söylediğini ifade ediyor. Peki hemen ardından kullandığı dile baktığımızda gerçekten bu hassasiyeti görüyor muyuz? Hassasiyet yalnızca başkalarından beklenen bir davranış değildir; özellikle güçlü bir siyasi makamı temsil eden kişinin önce kendi dilinde göstermesi gereken bir sorumluluktur. Bir taraftan “Herkes hassas davranmalı” deyip diğer taraftan eleştiri yapan insanları küçümsemek, geçmişlerini başlarına kakmak, aydınlıklarını sorgulamak ve onları “sabotaj” kavramıyla yan yana getirmek arasında açık bir çelişki vardır. Eğer herkes hassas davranacaksa, bunun ilk örneğini siyasal sorumluluk taşıyanların vermesi gerekmez mi?

Yavuz-Bitlisi Konusunda Neden Açık Konuşulamıyor?

Bildirgedeki temel itirazlardan biri Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi üzerinden kurulan tarihsel referanslara ilişkindir. Sayın Bakırhan ise bu konuda açık bir siyasal tutum ortaya koymak yerine tartışmayı “kesinliği doğrulanmamış metin” meselesine çekmektedir. Oysa ortadaki soru son derece basittir: Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasında kurulan tarihsel ittifakı bugün ortak ve demokratik bir gelecek açısından olumlu bir referans olarak görüyor musunuz, görmüyor musunuz?

Bu soruya neden doğrudan cevap verilemiyor? Neden açıkça, “Bu tarihsel dönemin Alevilerin hafızasında ağır bir karşılığı vardır; bu konudaki hassasiyetlerini anlıyor ve böyle bir tarihsel ittifakı bugünün demokratik geleceği açısından referans olarak görmüyoruz” denilemiyor? Böyle bir cümle kurulduğunda tartışmanın önemli bir kısmı zaten ortadan kalkacaktır. Fakat bunun yerine Sayın Bakırhan, “İdris-i Bitlisi tarihten birisidir, iyilikleriyle kötülükleriyle ortadadır. Yavuz Sultan da Osmanlı’nın bir sultanıdır, padişahıdır. Yani ikisinin de aynı kelime içinde geçiyor olması Alevi karşıtı bir şey yorumlamayı da ben bir bağını kuramıyorum” diyor.

İşte asıl problem de burada ortaya çıkıyor: Nasıl bağ kuramıyorsunuz? Türkiye’de siyaset yapan, üstelik eşitlikten, çoğulculuktan, halkların ve inançların bir arada yaşamasından söz eden bir siyasi partinin eş genel başkanı, Yavuz Sultan Selim adının Alevilerin tarihsel hafızasındaki ağırlığını gerçekten görmezden gelebilir mi? Bir toplum size “Bu tarihsel referans bizi kaygılandırıyor” diyorsa, siyasetçinin görevi “Ben bağ kuramıyorum” demek değildir. Tam tersine, siyasetçinin görevi o bağı kurmaya çalışmak, tarihsel hafızanın yarattığı hassasiyeti anlamak ve kaygıyı giderecek bir dil geliştirmektir. Empati dediğimiz şey tam da burada başlar.

Burada Alevilerden beklenen nedir? Kendi hafızalarını bir kenara bırakmaları mı, kendilerini rahatsız eden tarihsel bir referans karşısında susmaları mı, yoksa başkalarının uygun gördüğü sınırlar içinde kaygılanmaları mı? Alevilerin tarihsel hafızasını anlamadan onlardan geleceğe güvenmelerini istemek mümkün değildir. Bu nedenle “bağ kuramıyorum” sözü yalnızca talihsiz bir ifade değil, siyasal sorumluluğun merkezindeki empati meselesini tartışmaya açan bir cümledir.

“Sokaktan Alıp Milletvekili Yaptık” Ne Demek?

Sayın Bakırhan’ın konuşmasındaki en yakışıksız ifadelerden biri ise “Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptıklarımız… Neresi aydın onu da bilmiyorum” sözleridir. Gerçekten sormak gerekiyor: Bu nasıl bir dildir? “Sokaktan alıp milletvekili yaptık” ne demektir? Milletvekilliği bir parti yöneticisinin şahsi lütfu mudur? İnsanlar sizin tarafınızdan “bir yerlere getirilmiş” kişiler midir? Bir insan sizin yanınızdayken değerli, sizinle aynı siyasi çizgide dururken itibarlı, fakat sizi eleştirdiği anda “sokaktan alınmış” birine mi dönüşmektedir?

Üstelik “sokak” neden küçümsenecek bir yer olsun? Siz halk adına siyaset yaptığınızı söylüyorsanız, o halk zaten sokaktadır, mahallededir, okulda, fabrikada, tarlada, işyerindedir. Bir insanın halkın içinden gelmesi onu küçülten değil, siyaset açısından anlamlı kılan bir durumdur. Dahası, bugün sizi bulunduğunuz makama taşıyanlar da o “sokak” dediğiniz insanların oylarıdır. Dolayısıyla “sokaktan aldık” ifadesindeki sorun yalnızca bir kişiyi aşağılamak değildir; o kişinin emeğini, siyasi geçmişini, toplumsal karşılığını ve en önemlisi seçmenin iradesini yok sayıp bütün siyasal varlığını parti yönetiminin lütfuna bağlayan üstenci anlayıştır.

Aynı yaklaşım, bir öğretmenin milletvekili yapılmasını anlatırken de karşımıza çıkıyor. Bir öğretmeni aday göstermek ve onun milletvekili olması neden parti tarafından verilmiş bir ihsan gibi anlatılıyor? Öğretmen olmak insanı küçülten bir şey midir? Öğretmenken milletvekili oldu diye hayatının geri kalanında kendisini aday gösteren siyasi yapıya koşulsuz sadakat göstermek zorunda mıdır? O gün aday gösterdiğiniz insan bugün hoşunuza gitmeyen bir bildirgeye imza attığında, geçmişteki milletvekilliğini başına kakmak hangi demokratik siyaset anlayışına sığar? Milletvekilliği siyasi parti yöneticilerinin kişilere bahşettiği bir makam değil, seçmen iradesiyle üstlenilen kamusal bir sorumluluktur. “Biz seni bir yere getirdik” anlayışı ise eşit yurttaşlık fikrinden çok, “Sana imkân verdik, şimdi haddini bil” zihniyetini çağrıştırmaktadır.

“Neresi aydın, kim aydın yapmış onu da bilmiyorum” yaklaşımı ise aynı üstenci çizginin devamıdır. Kimin aydın olup olmadığına kim karar verecektir? Bir parti eş genel başkanı mı, bir merkez yürütme kurulu mu? İnsanlar sizinle aynı fikirde olduklarında aydın, size itiraz ettiklerinde bir anda “Neresi aydın?” diye küçümsenecek kişiler mi oluyorlar? Aydın olmanın ruhsatı siyasi parti genel merkezlerinden dağıtılmıyor. Tam tersine, aydın olmanın özelliklerinden biri gerektiğinde kendisine yakın gördüğü siyasi çevreleri de eleştirebilmek ve çoğunluğun hoşuna gitmeyen soruları sorabilmektir. Eleştiriye cevap vermek yerine eleştireni değersizleştirmek, güçlü bir siyasal cevap değil, eleştiriye tahammülsüzlüğün göstergesidir.

“Eş Genel Başkan Olmasam Neler Derdim” — Daha Ne Diyeceksiniz Acaba?

Sayın Bakırhan’ın “Eş genel başkan olmasam neler derdim”, “Eş genel başkan olarak duygularıma hâkim olmak istiyorum, yoksa karşı dille neler derim” minvalindeki ifadeleri ise konuşmanın en düşündürücü noktalarından biridir. Eş genel başkan olmanız size sınırsız veya pervasız biçimde konuşma hakkı vermiyor; tam tersine, taşıdığınız makam kullandığınız her kelime konusunda sizi sıradan bir parti mensubundan çok daha fazla sorumlu kılıyor.

Bir taraftan “Herkes çok hassas davranmalı, bunu kendim için de söylüyorum” diyorsunuz, diğer taraftan kullandığınız dile bakıyoruz: “sabotaj”, “sokaktan alıp milletvekili yaptık”, “neresi aydın”; geçmişte milletvekilliği yapmış insanların siyasi konumlarını adeta başlarına kakarcasına sözler ve ardından “Eş genel başkan olmasam neler derdim.” O halde insan ister istemez soruyor: Daha ne diyeceksiniz acaba? Söylemediğiniz ne kaldı ki?

Alevi aydınlarının açıklamasını ağır biçimde eleştirdiniz, imzacıları küçümsediniz, insanların aydınlığını sorguladınız, geçmişte partinizden milletvekilliği yapan kişilerin siyasi geçmişlerini onlara karşı bir üstünlük gerekçesi gibi kullandınız, Yavuz-Bitlisi hassasiyeti karşısında “bağ kuramıyorum” dediniz. Bütün bunlardan sonra hâlâ “Eş genel başkan olmasam neler derdim” diyorsanız, gerçekten merak ediyoruz: Bunların ötesinde hangi sözleri söylemek istiyordunuz da bulunduğunuz makam sizi tuttu?

Bu ifade söylenenleri hafifletmiyor, tam tersine söylenmeyenlerin de ne kadar ağır olabileceğine ilişkin rahatsız edici bir ima yaratıyor. Bir eş genel başkanın görevi “Makamım olmasa daha ağır konuşurdum” mesajı vermek değildir. Siyasi sorumluluk, insanın öfkesini belli bir noktaya kadar frenleyen mecburi bir kelepçe değil; o öfkenin nasıl ifade edileceğini belirleyen demokratik bir sorumluluktur. Eğer bulunduğunuz makam sizi daha ağır ifadeler kullanmaktan alıkoyuyorsa, o zaman sorun yalnızca ağzınızdan çıkan birkaç kelimede değil, o kelimelerin arkasındaki siyasal bakış açısında aranmalıdır.

Dahası, karşınızdaki insanlar size hakaret ederek ortaya çıkmış değiller; bir bildiri yayımlayarak kendi tarihsel ve siyasi kaygılarını dile getirmişlerdir. Buna karşı verilen tepki bu kadar sert, küçümseyici ve öfkeli olacaksa, daha temel bir itiraz karşısında nasıl bir dil kullanılacağını insanlar elbette sorgular. Tam da burada “Herkes hassas davranmalı” sözünüz tekrar önünüze geliyor. Hassasiyet yalnızca karşı taraftan beklenen bir meziyet değildir; önce güçlü makamda bulunan kişinin kendi öfkesine, kelimelerine ve üslubuna koyduğu ölçüdür.

Açık konuşalım: “Sokaktan aldık” demekten daha küçümseyici ne söyleyecektiniz? İnsanların aydınlığını sorgulamaktan daha üstenci hangi ifadeyi kullanacaktınız? Geçmişte milletvekili olmuş insanlara bunu adeta bir minnet borcu gibi hatırlatmaktan daha hiyerarşik nasıl konuşacaktınız? Bir toplumun tarihsel kaygısıyla “bağ kuramıyorum” demekten daha duyarsız hangi tavrı gösterecektiniz? Eğer bütün bunların ardından hâlâ “Asıl söylemek istediklerimi söylemedim” mesajı veriyorsanız, Alevilerin neden kaygılandığını değil, sizin kullandığınız ve kullanmaya hazır olduğunuzu ima ettiğiniz dili konuşmak gerekir.

Bir eş genel başkanın vakarına yakışan “Daha neler söylerdim” diye meydan okumak değildir. Yakışan, eleştiri karşısında öfkeye teslim olmamak, insanları aşağılamamak, kullandığı sözlerin yarattığı kırgınlığı görebilmek ve gerektiğinde “Bu sözüm yanlıştı” diyebilecek siyasi olgunluğu gösterebilmektir. Eş genel başkan olmak pervasızlığı meşrulaştırmaz; sorumluluğu büyütür.

Bu Nasıl İlericilik, Bu Nasıl Yurtseverlik?

DEM Parti kendisini demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulcu bir siyasal gelenek üzerinden tarif etmektedir. O halde bu değerleri hatırlatarak sormak hakkımızdır: Bir toplumun tarihsel kaygılarını küçümsemek mi ilericiliktir? Eleştiren insanlara “Sokaktan aldık” diye yaklaşmak mı eşitlikçiliktir? Bir bildirgeyi “sabotaj” olarak damgalamak mı demokratlıktır? İnsanların tarihsel hafızasıyla “bağ kuramıyorum” demek mi çoğulculuktur? Geçmişte partinizden milletvekili olmuş insanlara bunu bir minnet borcu gibi hatırlatmak mı halkların eşitliği anlayışıdır?

Bu nasıl yurtseverliktir? Yurtseverlik yalnızca kendi siyasi çevrenizin taleplerini savunmak değil, bu ülkede yaşayan bütün halkların ve inançların onuruna, hafızasına ve kaygılarına saygı duyabilmektir. İlericilik yalnızca sizinle aynı fikirde olanların haklarını savunmak değildir; size itiraz eden kişinin de onurunu ve söz hakkını koruyabilmektir. Eşitlikçilik insanlara “Sizi biz milletvekili yaptık” diye tepeden bakmak değildir. Özgürlükçülük eleştiri karşısında tahammülsüzleşip eleştireni itibarsızlaştırmak değildir. Demokrasi ise sizin belirlediğiniz sınırlar içinde konuşulduğu sürece kabul edilen bir ayrıcalık hiç değildir.

Bu değerleri siyasi konuşmaların süslü kelimeleri olarak kullanmak kolaydır. Asıl sınav, birileri sizinle aynı fikirde olmadığında başlar. Size itiraz edildiğinde hâlâ eşitlikçi misiniz? Eleştirildiğinizde hâlâ çoğulcu musunuz? Hoşunuza gitmeyen bir bildiri yayımlandığında hâlâ ifade özgürlüğünü savunuyor musunuz? Yoksa karşınızda bir anda “sabotajcı”, “sokaktan alınmış”, “aydınlığı şüpheli” insanlar mı beliriyor? Siyasi değerlerle siyasi pratik arasındaki tutarlılık tam da bu soruların cevabında ortaya çıkar.

DEM Parti Bu Sözler Karşısında Susacak mı?

Artık mesele yalnızca Tuncer Bakırhan’ın şahsi üslubu olarak görülemez. Çünkü bu sözleri kullanan kişi DEM Parti’nin eş genel başkanıdır ve temsil ettiği makamın ağırlığı vardır. Bu nedenle DEM Parti yönetimine de açık sorular yöneltmek gerekir: Eş genel başkanınızın Alevi aydınlarına yönelik bu ifadelerini doğru buluyor musunuz? “Sokaktan alıp milletvekili yaptıklarımız” sözü DEM Parti’nin siyasal ahlakıyla bağdaşmakta mıdır? “Neresi aydın, kim aydın yapmış?” yaklaşımı partinin çoğulculuk anlayışını mı yansıtmaktadır? Bir öğretmenin milletvekili yapılmasını sonradan onun başına kakmak eşitlikçi siyasetin neresindedir? Alevilerin tarihsel kaygılarının “sabotaj” kavramıyla karşılanması DEM Parti’nin kurumsal yaklaşımı mıdır? Ve bir eş genel başkanın “Bu makamda olmasam daha neler söylerdim” anlamına gelen sözleri parti yönetimi açısından normal midir?

DEM Parti bu sözler karşısında susacak mı? Çünkü bazı durumlarda sessizlik de siyasi bir tutumdur. Bir partinin eş genel başkanı toplumun önemli bir kesimini inciten, küçümseyen ve siyasi nezaketin ötesine geçen ifadeler kullanıyorsa, parti yönetiminin hiçbir şey olmamış gibi davranması meseleyi ortadan kaldırmaz. Tam tersine, “Bu sözler yalnızca Bakırhan’ın şahsi öfkesi mi, yoksa partinin de paylaştığı bir bakış açısı mı?” sorusunu büyütür.

DEM Parti’den beklenen şey zor değildir. Eşitlik ve özgürlük iddiasındaki bir parti, kendi yöneticisinin kullandığı dili de eleştirebilmelidir. Yanlış bir söz söylendiyse “Yanlıştı” demek bir siyasi hareketi küçültmez; tam tersine büyütür. İnsanları inciten bir ifade kullanıldıysa özür dilemek zayıflık değildir. Asıl zayıflık, her eleştiriyi parti karşıtlığı olarak görüp kendi hatasıyla yüzleşememektir. Eğer DEM Parti gerçekten çoğulculuğu savunuyorsa, bunun gereğini kendi içinde de göstermek zorundadır.

Aleviler Kaygı Duymasın da Ne Yapsın?

Bir toplum tarihsel kaygısını dile getiriyor; karşılığında “sabotaj” sözcüğünü duyuyor. Aydınları küçümseniyor, geçmişte milletvekili olmuş insanlar hakkında “sokaktan aldık” deniliyor, bir öğretmenin milletvekili yapılması adeta parti tarafından verilmiş bir lütuf gibi anlatılıyor, “Neresi aydın, kim aydın yapmış?” denilerek insanların niteliği sorgulanıyor, Yavuz-Bitlisi konusundaki hassasiyete “bağ kuramıyorum” cevabı veriliyor ve üstüne bir de “Eş genel başkan olmasam daha neler derdim” anlamına gelen sözler sarf ediliyor. Bütün bunlardan sonra Alevilerden kaygılanmamaları mı bekleniyor? Aleviler kaygı duymasın da ne yapsın?

Bu kaygıyı yaratan Alevilerin açıklaması değildir. Asıl kaygıyı büyüten, o açıklamaya verilen tahammülsüz, küçümseyici ve üstenci cevaptır. İnsanların itirazı karşısında ilk refleksiniz onları anlamak değil de kategorize etmek oluyorsa, bunun yaratacağı güvensizliğin sorumluluğunu eleştiri yapanlara yükleyemezsiniz. Bir bildirge karşısında dahi bu kadar sertleşen bir siyasal dilin, yarın daha temel ve kapsamlı itirazlar karşısında nasıl davranacağı elbette sorgulanacaktır. Tıpkı Altan Tan’a karşı sessizlik korunurken, Kemal Öztürk’ün ırkçı tutumuna yalnızca yanıt vermekle yetinilmesi örneğinde olduğu gibi, farklı eleştiriler karşısında gösterilen tavrın ölçüsü de sorgulanacaktır.

Bu soruları sormak DEM Parti karşıtlığı değildir. Bir partinin kendisini hangi değerlerle tanımlıyorsa o değerlere uygun davranmasını istemektir. Eğer eşitlik diyorsanız eleştirene yukarıdan bakmayacaksınız; özgürlük diyorsanız hoşunuza gitmeyen sözü de duymaya tahammül edeceksiniz; çoğulculuk diyorsanız Alevilerin sizin çizdiğiniz sınırlar dışında da söz söyleme hakkını kabul edeceksiniz; demokrasi diyorsanız itiraz edeni “sabotaj”la damgalamadan önce onun ne söylediğini anlamaya çalışacaksınız.

Asıl Sabotaj, Eleştireni Düşmanlaştırmaktır

Sayın Bakırhan’ın “sabotaj” kavramını kullanırken bir kez daha düşünmesi gerekir. Alevilerin soru sorması sabotaj değildir. Tarihsel bir referansı sorgulamak sabotaj değildir. Bir siyasi partinin eş genel başkanını eleştirmek sabotaj değildir. Bir grup insanın kaygısını bildiriyle kamuoyuna açıklaması hiç değildir. Bunların tümü demokratik toplumun olağan ve meşru davranışlarıdır.

Asıl tehlikeli olan demokratik tartışma alanını daraltmak, itiraz edeni değersizleştirmek ve eleştirinin içeriğine cevap vermek yerine eleştiren kişinin kimliğini tartışmaya açmaktır. İnsanların geçmişte sizin partinizden milletvekili olmasını bugün onlara karşı bir minnet borcu gibi kullanmak, “Biz sizi bir yerlere getirdik” anlayışını eşitlikçi siyasetin önüne koymak ve toplumun bir kesiminin tarihsel kaygısını anlamaya çalışmak yerine “bağ kuramıyorum” diyerek geçiştirmek asıl sorundur. Ortak bir gelecekten söz ederken, o geleceğin içinde yer almak isteyen insanları sırf soru sordukları için ötekileştirmek ise toplumsal güveni asıl zedeleyen tutumdur.

Bu nedenle Sayın Bakırhan’a bir kez daha açıkça soruyoruz: Süreci kim sabote ediyor? Kaygılarını dile getiren Aleviler mi, yoksa o kaygılara tahammülsüzlükle yaklaşan siyasal dil mi? DEM Parti’ye de soruyoruz: Eş genel başkanınızın bu sözleri karşısında susacak mısınız?

Çünkü mesele artık yalnızca bir televizyon programında söylenmiş birkaç talihsiz cümleden ibaret değildir. Mesele, eşitlikten söz edenlerin eleştiri karşısında gerçekten eşitlikçi davranıp davranamayacağıdır; özgürlüğü savunanların kendilerine yönelen özgür söze ne kadar tahammül edebileceğidir; halkların kardeşliğinden söz edenlerin Alevilerin tarihsel hafızasını ve kaygılarını gerçekten kardeşçe dinleyip dinleyemeyeceğidir.

Alevilerin talebi açıktır: Bize tepeden bakmayın, kaygılarımızı kriminalize etmeyin, insanlarımızı küçümsemeyin, “Sizi biz milletvekili yaptık” diliyle konuşmayın, kimin aydın olup olmadığına karar verme makamını kendinizde görmeyin, tarihsel hafızamıza “bağ kuramıyorum” demeyin. Ve “Herkes hassas davranmalı” diyorsanız, bu hassasiyeti önce kendi dilinizde gösterin.

Eş genel başkan olmak kimseye sınırsız konuşma hakkı vermez; tam tersine daha fazla sorumluluk yükler. Demokratlığın ölçüsü de makamın verdiği güçle nasıl konuştuğunuzda ortaya çıkar.

Bu nedenle son soru son derece basittir: Sayın Bakırhan, bu üstenci dil gerçekten size yakıştı mı? Ve daha önemlisi, eşitlikten, özgürlükten, çoğulculuktan ve demokrasiden söz eden bir partinin eş genel başkanına bu dil yakışıyor mu?

Exit mobile version