Dünyanın birçok bölgesinde gerici, ırkçı, faşist ve otoriter siyasi güçlerin giderek yükselmesi tesadüfi bir gelişme değildir. Emperyalist sistemin derinleşen ekonomik krizler, paylaşım mücadeleleri, savaşlar, toplumsal hoşnutsuzluk ve büyüyen eşitsizlikler karşısında giderek daha fazla ihtiyaç duyduğu militarist, milliyetçi ve baskıcı politikalar bu yükselişin maddi ve ideolojik zeminini oluşturuyor. Sermaye düzeni kendi krizinin bedelini emekçilere ödetmeye yöneldikçe, savaş bütçelerini büyüttükçe, halkları birbirine karşı kışkırttıkça ve demokratik hakları daralttıkça aşırı sağ için de daha geniş bir hareket alanı açılıyor. Almanya’daki gelişmeler de bu genel tablonun dışında değildir.
Bir felaket bazen bağıra bağıra gelir. Ayak sesleri yıllarca duyulur, işaretleri her yerde görülür, hangi koşullarda büyüdüğü az çok bilinir; fakat kapıya dayanana kadar egemen siyaset fazla oralı olmaz. Sonra sonuç bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığında açıklamalar, kaygılar, “demokrasi tehlikede” uyarıları ve acil eylem çağrıları birbirini izler. Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından yaşananlar da buna benziyor. AfD’nin elde ettiği sonuç üzerine bir kez daha Almanya’da büyük bir demokrasi ve aşırı sağ tartışması başladı. Düzen partilerinin temsilcileri, hükümet çevreleri ve burjuva basınının önemli bir bölümü şimdi AfD’nin yükselişinin yarattığı tehlikeden söz ediyor. Fakat asıl sorulması gereken, bütün bu çevrelerin gerçekten “AfD neden bu kadar güçlendi?” sorusunu sormaya hazır olup olmadığıdır.
Çünkü bu soruyu gerçekten soracaklarsa yalnızca AfD seçmenine, Doğu Almanya’ya, kırsal bölgelere, küçük kentlere ya da göç tartışmalarına bakmaları yetmez. Berlin’e, federal hükümete, parlamentoya, büyük sermayenin çıkarlarına, silah tekellerine, Almanya’nın dış politikasına ve yıllardır içeride uygulanan ekonomi ve göç politikalarına da bakmaları gerekir. AfD’nin yükselişine şaşıranların önce aynaya bakması gerekiyor. Faşizm gökten inmiyor, ırkçılık bir sabah toplumun üzerine ansızın çökmüyor. Milliyetçilik, militarizm, yabancı düşmanlığı ve otoriterlik yıllarca siyasal hayatın içinde normalleştirilirken bunların toplumda hiçbir karşılık üretmeyeceğini düşünmek mümkün değildir.
Bugün AfD’nin yükselişinden yakınan Alman burjuvazisinin bir kısmi ve onun siyasal temsilcileri, dünyanın başka bölgelerinde izledikleri siyasetin kendi toplumlarında yarattığı sonuçlardan kendilerini bütünüyle bağımsız gösteremez. Dış politikada güç, silahlanma ve savaş dili giderek daha fazla hâkim hale getirilirken, çıkarlar gerektirdiğinde otoriter ve gerici yönetimlerle ilişkiler sürdürülürken, Ortadoğu’da halkların geleceği jeopolitik hesapların konusu yapılırken ve içeride göçmenlerle mülteciler giderek daha fazla bir “güvenlik sorunu” olarak gösterilirken, sonunda aşırı sağ güçlendiğinde “Bu nasıl oldu?” diye sormak iki yüzlüktür.
Alman toplumuna giderek daha fazla dış tehdit, silahlanma, askeri hazırlık, ulusal güvenlik ve fedakârlık anlatılıyor. Savaş bütçeleri büyütülüyor, Bundeswehr’in kapasitesinin genişletilmesi hedefleniyor ve gençleri yeniden askeri sistemin içine çekecek mekanizmalar kuruluyor. Bütün bunlar yalnızca savunma politikası adı altında yürütülen teknik düzenlemeler değildir; aynı zamanda toplumsal atmosferi biçimlendiren ideolojik tercihlerdir. Toplum sürekli olarak tehdit, savaş, ulusal çıkar ve askeri güç üzerinden düşünmeye alıştırıldığında milliyetçiliğin yalnızca hükümet politikalarının sınırları içinde kalacağını varsaymak mümkün değildir. Merkez siyaset milliyetçi ve militarist dili ne kadar normalleştirirse, aşırı sağın hareket ettiği ideolojik alan da o kadar genişler.
Elbette bundan AfD’nin militarizme gerçek bir alternatif olduğu sonucu çıkmaz. AfD barışın partisi değildir. Onun milliyetçiliği daha saldırgan, yabancı düşmanlığı daha açık, toplumun farklı kesimlerini birbirine karşı kışkırtma siyaseti daha keskindir. Buradaki mesele merkez partilerle AfD arasında çok da fark yok özünde, sadece üstelendikleri misyon farklı. Aşırı sağın üzerinde yükseldiği toplumsal ve ideolojik zeminin yıllardır hangi politikalarla genişletildiği sorulmalıdır. Almanya’nın egemen siyaseti, AfD’nin büyüyebileceği toplumsal ve ideolojik zeminin oluşmasına nasıl katkıda bulundu?
Gazze bu siyasal ikiyüzlülüğün en açık görüldüğü alanlardan biridir. Almanya, İsrail’e verdiği askeri ve siyasi destek nedeniyle uluslararası hukuk tartışmasının doğrudan taraflarından biri haline geldi. Nikaragua, Almanya’yı İsrail’e sağladığı destek yoluyla Soykırım Sözleşmesi ve uluslararası insancıl hukuk kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal etmekle suçlayarak konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na taşıdı. Fakat asıl siyasi mesele bundan da geniştir. Gazze’de yaşanan büyük yıkım karşısında devlet çıkarlarını, askeri ittifakları ve jeopolitik hesapları insan hayatının önüne koyan bir siyaset, kendi ülkesinde “anti-faşizm ve insan hakları” üzerine konuşurken en azından kendi tutarlılığını sorgulamak zorundadır.
Filistin’le dayanışma eylemlerinde yaşananlar da aynı soruyu gündeme getiriyor. Almanya’da Filistin yanlısı gösterilere getirilen yasaklar, kısıtlamalar, gözaltılar ve sert polis müdahaleleri uzun süredir tartışılıyor. İnsanların kameraların önünde yere yatırıldığı, sürüklendiği ve şiddete maruz kaldığı görüntüler ortadayken; toplantı ve gösteri hakkı Filistin söz konusu olduğunda kolaylıkla sınırlandırılabilirken; savaş karşıtları ve dayanışma hareketleri kriminalize edilirken egemen çevrelerden bugünkü kadar yüksek sesli demokrasi çağrıları duymadık. Bugün AfD sandıktan büyük bir güç olarak çıktığında birdenbire yükselen anti – faşist söylemin sorgulanması gereken tarafı tam da budur.
Faşizme ve ırkçılığa karşı mücadele dünyanın neresinde olursa olsun meşrudur ve gereklidir. AfD’nin temsil ettiği ırkçı, milliyetçi ve otoriter tehlikeyi küçümsemek de büyük bir hata olur. Ancak bu mücadelenin meşruiyetini bugün kaygı açıklaması yapan düzen partileri yaratmadı. Sosyalistler, anti – faşistler, sendikacılar, savaş karşıtları ve ırkçılığa karşı mücadele edenler faşizm tehlikesini AfD seçimlerde güç kazandığında keşfetmedi. Onlar yıllardır Neonazilere, ırkçı saldırılara, göçmenlerin hedef gösterilmesine, savaş politikalarına, polis şiddetine ve demokratik hakların sınırlandırılmasına karşı mücadele ediyor; çoğu zaman da tam bu nedenle baskı, kriminalizasyon ve devlet şiddetiyle karşı karşıya kalıyor.
Şimdi aynı sistemin siyasi temsilcilerinin birdenbire antifaşizmin baş sözcüsü gibi ortaya çıkması bu geçmişi ortadan kaldırmıyor. AfD’ye karşı olmak CDU’yu, SPD’yi ya da diğer düzen partilerini kendiliğinden antifaşist yapmaz. Göçmen karşıtı politikaları biraz daha yumuşak bir dille uygulamak antifaşizm değildir. İltica hakkını geriletirken AfD’ye demokrasi dersi vermek antifaşizm değildir. Toplumu savaşa hazırlayıp milliyetçiliğin yükselmesinden yakınmak da antifaşizm değildir. Filistin dayanışmasına polis zoruyla müdahale edilirken sessiz kalıp AfD’nin seçim başarısından sonra meydanlardan özgürlük ve demokrasi çağrısı yapmak ise açık bir siyasal tutarsızlıktır.
Bu nedenle anti-faşizm bir seçim kampanyasına, bir ahlak gösterisine veya düzen partilerinin AfD yükseldiğinde kullanıp tehlike gerilediğinde rafa kaldıracağı siyasal bir aksesuara indirgenemez. AfD’nin büyümesi yalnızca AfD’nin örgütsel başarısıyla açıklanamaz; ekonomik, toplumsal ve siyasal krizin ulaştığı düzeyle birlikte ele alınmalıdır. Aşırı sağ artık yalnızca parlamentonun kenarında duran marjinal bir güç değil, ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluğu kendi gerici programı doğrultusunda örgütleyebilen bir konuma ulaşmıştır.
İnsanların öfkesi hayali değildir. Hayat pahalılığı, yüksek kiralar, düşük ücretler, güvencesiz çalışma koşulları, sağlık ve eğitim sistemindeki sorunlar, kamu hizmetlerinin gerilemesi ve özellikle Doğu Almanya’nın birçok bölgesinde uzun yıllardır biriken ekonomik ve demografik sorunlar gerçek toplumsal problemlerdir. Bunlara gerçek çözümler üretmek yerine insanlara yalnızca “AfD demokrasi için tehlikelidir” demek yeterli değildir. Aşırı sağ tam da bu gerçek hoşnutsuzluğu alıp başka bir yöne çeviriyor; sınıfsal öfkenin hedefini yukarıdakilerden aşağıdakilere, sermayeden göçmenlere, mültecilere ve toplumun en savunmasız kesimlerine doğru kaydırıyor.
AfD açısından kiralar yüksekse sorun mültecidir, ücretler düşükse sorun göçmendir, sosyal devlet zayıflıyorsa suçlu yine yabancıdır. Böylece işçi işçiye, yoksul yoksula, kiracı kiracıya düşman edilirken servetin dağılımı, sermayenin kârları, düşük ücret politikaları, konut spekülasyonu, özelleştirmeler ve kamu hizmetlerinin sistematik biçimde zayıflatılması tartışmanın dışına itiliyor. AfD, işçi ve emekçilerin yaşadığı sorunların gerçek nedenlerini hedef almak yerine ortaya çıkan öfkeyi göçmenlere, mültecilere ve toplumun en savunmasız kesimlerine yöneltiyor; böylece ekonomik krizin mağdurları birbirine düşman edilirken krizin gerçek sorumluları görünmez hale geliyor.
Merkez partilerin AfD’nin göçmen karşıtı siyasetini taklit ederek onun önünü kesebileceklerini düşünmeleri de bu nedenle büyük bir yanılgıdır. AfD “sorun göçmenler” dediğinde aynı varsayımı kabul edip yalnızca daha “ölçülü” çözümler önermek ırkçılığı geriletmez, aksine onun temel tezlerini meşrulaştırır. İltica hakkının sınırlandırılması, sınır dışıların artırılması ve göçmenlerin sosyal haklarının sürekli tartışmaya açılması AfD’ye karşı mücadele olarak sunulduğunda aşırı sağın siyasal çerçevesi ana akım siyasetin çerçevesi haline gelir. Dosyanın açık biçimde ortaya koyduğu gibi, AfD güçlendikçe merkez partilerin göç ve iltica politikalarında daha sert bir çizgiye yönelmesi aşırı sağı zayıflatmak yerine onun siyasal zeminini genişletmektedir.
Oysa göçmenler Almanya’daki sınıfsal krizin nedeni değildir. Mülteciler konut spekülasyonunun sorumlusu değildir. Suriyeli bir işçi Alman işçinin düşük ücretinin nedeni olmadığı gibi, yan apartmanda yaşayan mülteci aile de emeklinin geçinememesinin nedeni değildir. Bir hastanede personel eksikse bunun sorumlusu orada çalışan göçmen hemşire değildir. Okullarda öğretmen açığı varsa bunun nedeni sığınmacılar değildir. Sorulması gereken asıl sorular servetin nasıl dağıtıldığı, krizin bedelini kimin ödediği ve toplumsal kaynakların kimin çıkarları doğrultusunda kullanıldığıdır.
Silahlanmaya ve askeri politikalara milyarlarca avro ayrılırken sosyal konut için neden yeterli kaynak bulunmadığı sorulmalıdır. Askeri bütçeler büyürken hastanelerde, okullarda ve sosyal hizmetlerde neden sürekli tasarruf tartışıldığı sorgulanmalıdır. Şirketlerin ve büyük sermayenin çıkarları söz konusu olduğunda kaynak yaratılabilirken neden işçilere, emeklilere ve düşük gelirlilere sürekli fedakârlık çağrısı yapıldığı açıklanmalıdır. Dosyanın savaş karşıtı yaklaşımı burada önemlidir: Silahlanmaya ayrılan kaynak aynı zamanda konuta, sağlığa, eğitime, emekliliğe ve sosyal hizmetlere ayrılmayan kaynaktır; bunun sonucu da daha fazla güvencesizlik ve gelecek kaygısıdır.
AfD’ye karşı gerçek mücadele tam burada başlar. Faşizme karşı gerçek duvar işyerlerinde, sendikalarda, mahallelerde, okullarda ve üniversitelerde; yüksek kiralara, düşük ücretlere, sosyal hakların tasfiyesine, ırkçılığa, savaş ve militarizme karşı ortak mücadelede kurulabilir.
Alman işçiyle Türk işçi aynı fabrikada aynı patron için çalışıyorsa birbirlerinin düşmanı değildir. Kürt, Arap, Polonyalı, Suriyeli ya da Alman kiracı aynı emlak şirketine kirasını ödüyorsa birbirlerinin rakibi değildir. Aynı markette fiyat artışlarıyla karşılaşan, aynı hastanede sıra bekleyen ve aynı patron karşısında ücret mücadelesi veren insanların çıkarı birbirlerini dışlamak değil, ortak hakları için birlikte örgütlenmektir. Antifaşist mücadelenin sınıfsal özü de burada ortaya çıkar. Irkçılığın karşısına yalnızca ahlaki çağrılarla değil, işçi sınıfının ortak çıkarlarını savunan, göçmenle yerliyi aynı mücadelenin parçası haline getiren somut bir politika ile çıkılmalıdır.
Bu nedenle AfD’nin yükselişine bakıp yalnızca “demokrasimizi koruyalım” demek yetmez. Hangi demokrasinin, hangi sosyal düzenin ve hangi sınıfsal çıkarların savunulduğu da sorulmalıdır. Bu soruları sormayan bir antifaşizm kolaylıkla mevcut düzeni AfD’ye karşı savunma çağrısına dönüşebilir. Oysa sosyalistlerin görevi mevcut düzeni olduğu gibi korumak değil, hem AfD’nin gerici, ırkçı ve otoriter programına hem de onun büyümesine zemin hazırlayan ekonomik ve siyasal koşullara karşı mücadele etmektir.
Merkez siyasetin militarizmine karşı AfD milliyetçiliği tercih edilemeyeceği gibi, AfD’nin yabancı düşmanlığına karşı daha “insani” bir sınır dışı politikasını savunmak da çözüm değildir. Gerçek seçenek savaş yerine barışı, militarizm yerine sosyal güvenliği, ırkçılık yerine eşitliği, milliyetçilik yerine halkların dayanışmasını ve sermayenin bölme politikalarına karşı işçilerin ortak mücadelesini savunan bağımsız bir sınıf siyasetidir.
AfD’nin yükselişi kaçınılmaz değildir. Ancak onu durdurmak isteyenlerin önce gerçeği söylemesi gerekir. Bugün yangın alarmına basanların bir bölümü, yıllardır binanın içine benzin taşıyanlardır. Onların bugün duyduğu telaşı anti-faşizmin kendisi sanmak zorunda değiliz. Faşizme karşı mücadelenin meşruiyetini düzen partileri vermedi ve bu mücadelenin sınırlarını da onlar belirleyemez. Antifaşizm AfD seçim kazandığında başlayan, seçim kaybettiğinde sona eren bir kampanya değil; ırkçılığa karşı eşitliği, savaşa karşı barışı, milliyetçiliğe karşı halkların dayanışmasını ve sermayenin bölme siyasetine karşı emekçilerin ortak mücadelesini savunan sürekli ve örgütlü bir mücadeledir.
Saksonya-Anhalt’tan çıkan sonuç bu nedenle yalnızca AfD seçmenine yönelik bir uyarı değildir. Asıl uyarı, yıllardır Almanya’yı yöneten, sosyal hakları gerileten, militarizmi büyüten, göçmenleri siyasal tartışmanın hedefi haline getiren ve şimdi aşırı sağın yükselişinden şaşkınlık duyan düzen partilerine ve sermaye çevrelerine yöneliktir. AfD’nin nasıl bu kadar güçlendiğini gerçekten öğrenmek istiyorlarsa çok uzağa bakmalarına gerek yoktur. Önce aynaya bakmaları gerekir.
