11Eylul ABD Dünyadaki Hakimiyetin Yeniden Güçlendirme Hamlesi – Editör

11eylul

11 Eylül 2001 saldırıları, yalnızca ABD tarihinin değil, uluslararası sistemin sonraki yirmi yılını belirleyen en önemli kırılma noktalarından biri oldu. Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yönelik saldırıların hemen ardından ABD yönetimi “teröre karşı savaş” söylemini uluslararası politikanın merkezine yerleştirdi.

Ancak 11 Eylül’ü, ABD’nin bu tarihten sonra birdenbire geliştirdiği bağımsız ve kendiliğinden bir politikanın başlangıcı olarak değerlendirmek doğru değildir. ABD emperyalizminin Soğuk Savaş sonrasında oluşan koşulları kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirmek, sarsılmaya başlayan hegemonyasını sağlamlaştırmak ve dünya üzerindeki askeri-siyasal etkinliğini yeni bir düzeye taşımak için zaten yeni bir sürece ihtiyacı vardı. Var olan dönemin yöntemleri artık ABD açısından yeterli değildi; daha saldırgan, daha doğrudan ve askeri müdahaleyi merkezine alan yeni bir aşamaya geçiş için bunu meşrulaştıracak büyük bir kırılma gerekiyordu. 11 Eylül saldırıları tam da bu geçişin önünü açtı.

Bu nedenle 11 Eylül sonrasında ilan edilen “teröre karşı savaş”, yalnızca saldırılara verilmiş bir güvenlik tepkisi değildi. Çok daha önceden birikmiş olan ekonomik, siyasal ve askeri ihtiyaçların hayata geçirilmesi için kullanılan tarihsel bir fırsata dönüştürüldü. ABD, 11 Eylül’ün yarattığı toplumsal atmosferi ve uluslararası desteği kullanarak kendi küresel stratejisini yeni koşullara uyarladı.

Afganistan’ın işgali bu dönemin ilk büyük adımıydı. Taliban yönetiminin El Kaide’ye sağladığı destek gerekçe gösterildi ve Afganistan, yirmi yıl sürecek bir savaşın içine sürüklendi. Ardından Irak işgali geldi. Kitle imha silahları iddiası, daha sonra temelsiz olduğu ortaya çıkmasına rağmen, bir ülkenin işgal edilmesinin temel gerekçelerinden biri haline getirildi. Milyonlarca insan savaşın, göçün, yoksulluğun ve siyasal parçalanmanın sonuçlarını yaşadı.

Bu süreç, emperyalist sistemin işleyişine ilişkin temel bir gerçeği yeniden görünür hale getirdi: Büyük güçler arasındaki rekabet yalnızca ekonomik alanda yürümüyor. Pazarlar, enerji kaynakları, ticaret yolları, askeri üsler ve stratejik bölgeler üzerindeki mücadele, gerektiğinde askeri güçle tamamlanıyor. Kapitalist dünya ekonomisindeki eşitsizlikler derinleştikçe devletler arasındaki rekabet de daha sert biçimler alıyor.

11 Eylül sonrasında ABD’nin izlediği politika bu açıdan değerlendirildiğinde, “terörle mücadele” söylemi ile hegemonya mücadelesi arasındaki bağ açık biçimde görülmektedir. Afganistan ve Irak savaşları, NATO’nun genişleyen askeri rolü, Ortadoğu’ya yönelik müdahaleler, ekonomik yaptırımlar ve rejim değişikliği girişimleri birbirinden kopuk olaylar değildir. Bunların tümü, ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında elde ettiği üstünlüğü koruma, sarsılan hegemonyasını yeniden tahkim etme ve rakip güçlerin hareket alanını sınırlama çabasının farklı biçimleri olarak okunmalıdır.

Dolayısıyla ABD’nin 11 Eylül sonrasında attığı adımlar, yalnızca tek tek yönetimlerin tercihleriyle ya da dönemsel güvenlik kaygılarıyla açıklanamaz. Bu politikalar, emperyalist sistem içindeki güç mücadeleleri ve ABD’nin dünya ölçeğindeki hegemonik konumunu koruma çabasıyla birlikte ele alınmalıdır. 11 Eylül bu yönelimin nedeni değil, daha önceden olgunlaşmakta olan bu stratejinin çok daha açık, saldırgan ve kapsamlı biçimde uygulanmasının önünü açan tarihsel eşik olmuştur.

Ancak aynı dönem, ABD hegemonyasının sınırlarını da ortaya çıkardı. Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, Rusya’nın askeri ve jeopolitik etkinliğini artırması, bölgesel güçlerin daha bağımsız politikalar izlemeye başlaması ve dünya ekonomisinin giderek çok merkezli bir yapıya yönelmesi uluslararası sistemdeki güç dengelerini değiştirdi. ABD hâlâ dünyanın en büyük askeri ve ekonomik güçlerinden biri olmasına rağmen, 1990’ların başındaki tartışmasız üstünlüğünü sürdüremedi.

Bu değişim beraberinde yeni gerilimler getirdi. Emperyalist güçler arasındaki rekabet yalnızca diplomasi alanında değil; silahlanma, askeri ittifaklar, ekonomik yaptırımlar, teknoloji savaşları ve vekâlet çatışmaları üzerinden de sürüyor. Bir yanda ABD ve NATO ekseni, diğer yanda yükselen Çin, Rusya ve çeşitli bölgesel güçler arasındaki mücadele, uluslararası ilişkileri giderek daha istikrarsız hale getiriyor.

Bu tablonun bedelini ise çoğunlukla işçi sınıfı, emekçiler ve savaş bölgelerinde yaşayan halklar ödüyor. Savaş bütçeleri büyürken sosyal harcamalar kısıtlanabiliyor; ekonomik krizlerin faturası ücretlilere ve yoksullara çıkarılıyor. Enerji ve gıda fiyatlarındaki artışlardan kitlesel göçlere kadar birçok sorun, büyük güçler arasındaki rekabetin doğrudan ya da dolaylı sonuçları olarak toplumsal yaşamı etkiliyor.

11 Eylül sonrasında yalnızca dış politika değil, iç politika da değişti. “Ulusal güvenlik” ve “terörle mücadele” gerekçeleriyle devletlerin gözetim ve denetim kapasitesi önemli ölçüde genişledi. Yeni güvenlik yasaları, kitlesel gözetim sistemleri, sınır kontrolleri ve polis yetkilerindeki artış, demokratik haklar ile güvenlik politikaları arasındaki gerilimi büyüttü. Böylece dışarıdaki savaş ve müdahale politikalarıyla içerideki güvenlikçi dönüşüm birbirini tamamlayan süreçler haline geldi.

Afganistan’dan yirmi yıl sonra gerçekleştirilen çekilme ise bu dönemin çarpıcı sembollerinden biri oldu. ABD, Taliban’ı iktidardan uzaklaştırmak amacıyla girdiği ülkeden, Taliban’ın yeniden iktidara geldiği koşullarda ayrıldı. Trilyonlarca dolarlık savaş harcamasına, on binlerce can kaybına ve yirmi yıllık işgale rağmen Afganistan’da kalıcı bir siyasal düzen kurulamadı. Bu sonuç, askeri üstünlüğün toplumsal ve siyasal sorunları çözmeye yetmediğini açık biçimde gösterdi.

Dolayısıyla 11 Eylül sonrası dönem yalnızca “terörle savaş” tarihi değildir. Aynı zamanda hegemonya krizi, emperyalist rekabet, militarizm, ekonomik eşitsizlik ve siyasal gericilik tarihidir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşlar ve krizler, kapitalist sistem içindeki güç mücadelelerinden bağımsız düşünülemez.

11 Eylül, bu açıdan bakıldığında, ABD emperyalizminin yeni bir tarihsel evreye geçişini mümkün kılan önemli bir dönemeçtir. Önceden var olan yönelimler bu saldırıların ardından çok daha açık, sistemli ve saldırgan bir biçime bürünmüş; “teröre karşı savaş” söylemi dünya çapındaki müdahalelerin ideolojik ve siyasal gerekçesine dönüştürülmüştür.

Bugün uluslararası düzenin temel çelişkileri ortadan kalkmış değildir. Aksine ekonomik krizler, silahlanma yarışı, enerji ve pazar mücadeleleri, bölgesel savaşlar ve büyük güçler arasındaki rekabet yeni biçimler altında sürmektedir. Bu nedenle 11 Eylül’ü yalnızca geçmişte yaşanmış büyük bir saldırı olarak değil, ardından kurulan savaş ve güvenlik düzeninin en önemli dönüm noktalarından biri olarak değerlendirmek gerekir.

Yirmi yılı aşan deneyimin ortaya koyduğu temel sonuçlardan biri şudur: Emperyalist rekabetin ve kapitalist çıkar mücadelelerinin egemen olduğu bir dünyada savaş ve krizler istisna değil, sistemin yeniden ve yeniden ürettiği olgulardır.

Exit mobile version