Tarihi Ezberlerle Değil, Devrimci Hakikatle Konuşmak: Levon Ekmekçiyan, 12 Eylül ve Sol Hafıza – Şemdin Şimşir

12eylulde

Tarihi bilerek konuşmak başka şeydir; bugünün siyasal ihtiyaçlarından hareketle geçmişi yeniden kurmak, yaşanmış siyasal süreçleri bugünün kavramlarıyla yargılayarak yeni bir tarih yaratmak başka şey. Son yıllarda Levon Ekmekçiyan üzerinden Türkiye soluna dönük sıkça dile getirilen bir iddia var: Ekmekçiyan’ın Ermeni olduğu için sol tarafından görmezden gelindiği, 12 Eylül askeri faşist cuntasının darağacına gönderdiği devrimciler arasında bu nedenle anılmadığı söyleniyor.

Bu iddiayı tarihsel bir gerçekmiş gibi tekrarlamak kolaydır. Zor olan, o dönemin siyasal koşullarını, devrimci hareketlerin hangi bilgiler üzerinden değerlendirme yaptığını, Ekmekçiyan’ın yakalandıktan sonraki süreci yaşayarak tavrını belirlediği gerçeğidir. Bugün bu konuda farklı konuşanların kendi siyasal geçmişlerini birlikte değerlendirmek gerekir. Bizim itirazımız da tam olarak buradadır. Levon Ekmekçiyan’ı rencide etmek, çektiği acıları küçümsemek ya da 12 Eylül cuntasının ona uyguladığı zulmü mazur göstermek gibi bir yaklaşımımız olamaz. Fakat onun Ermeni kimliğini öne çıkararak Türkiye solunun tarihine geriye dönük, kanıtlanmamış suçlamalar yöneltilmesini de kabul edemeyiz.

12 Eylül: Hukuk değil, cuntanın zor düzeni

Önce üzerinde tartışma olamayacak gerçeği ortaya koyalım. 12 Eylül, işkencenin, darağaçlarının, cezaevlerinin, yasakların ve devlet terörünün rejimiydi. Devrimciler, sosyalistler, Komünistler, sendikacılar, Kürtler, demokratlar ve her türden muhalif sistematik baskıdan geçirildi. İşkence bir istisna değil, cuntanın insanları bedenen, siyasal ve psikolojik olarak teslim alma yöntemlerinden biriydi.

Bu nedenle 12 Eylül’ün sıkıyönetim mahkemelerini yalnızca “hukukun temel güvencelerini ortadan kaldıran mahkemeler” diye tanımlamak bile eksik kalır. Bunlar bağımsız mahkemeler değil, askeri faşist cuntanın emir-komuta düzeninin yargıdaki uzantılarıydı. Generallerin siyasal iradesinin belirlediği koşullarda çalışan, devrimcileri ve muhalifleri teslim almaya, mahkûm etmeye ve gerektiğinde darağacına göndermeye hizmet eden mekanizmalardı. Burjuva hukukunun kendi ölçüleri bakımından dahi hukuk kırıntısından söz etmenin güç olduğu, işkence altında alınan ifadelerin dosyalara sokulduğu, savunma hakkının budandığı ve askeri rejimin siyasal iradesinin bütün sürecin üzerinde durduğu bir yapıdan söz ediyoruz. 12 Eylül mahkemeleri bir adalet mekanizması değil, cuntanın yargı kisvesine büründürülmüş baskı ve cezalandırma aygıtlarıydı. Bu gerçek Levon Ekmekçiyan açısından da geçerlidir.

Esenboğa eylemi ile Ekmekçiyan’ın sahiplenilmesi aynı mesele değildir

Burada önemli bir ayrımı baştan yapmak gerekir. Esenboğa Havalimanı eyleminin doğru ya da yanlış bulunmasıyla, Levon Ekmekçiyan’ın daha sonra Türkiye devrimci hareketinin ortak hafızasında nasıl değerlendirildiği aynı tartışma değildir. Sivillerin bulunduğu bir havaalanına girilip hedef gözetmeksizin ateş açılmasını doğru ve devrimci bir eylem anlayışı olarak görmüyoruz. Hiçbir tarihsel haksızlık, hiçbir ulusal sorun ya da devlet şovenizmi sivillerin rastgele hedef haline getirilmesini devrimci kılmaz. Ancak Ekmekçiyan’ın daha sonra 12 Eylül’ün darağacına gönderdiği sosyalist devrimcilerle aynı biçimde anılmamasının esas nedenini Esenboğa eyleminde aramak da doğru değildir.

Tartışmanın asıl düğümlendiği nokta, yakalandıktan sonraki tutumuydu. O dönemi yaşayanlar, özellikle politik mücadelenin içinde bulunanlar, TRT ekranlarına ve dönemin basınına yansıyan açıklamaları hatırlarlar. Devrimci çevreler siyasal değerlendirmelerini de o gün önlerinde bulunan tablo üzerinden yaptılar. Bugün bu açıklamaların hangi koşullarda alındığı, işkencenin, ağır tecridin ya da başka baskı yöntemlerinin ne ölçüde etkili olduğu tartışılabilir. Bazıları ilaç verildiğine ilişkin iddiaları da gündeme getirmektedir. Bunların her biri ayrıca araştırılabilir; fakat bu iddialar, o dönemde devrimci hareketin önünde bulunan somut görüntüyü geriye dönük olarak ortadan kaldırmaz.

Siyasal mücadeleye giren, silahlı bir örgütsel faaliyetin parçası olan ve böylesi ağır sonuçlar doğurabilecek bir eyleme katılan insan açısından, devletin nasıl davranabileceğinin bilincinde olmak da mücadelenin gerçeklerinden biridir. Bunu söylemek işkenceyi ya da idamı meşrulaştırmak değildir. Tam tersine, devrimci faaliyetin yalnızca eylem anındaki cesaretten ibaret olmadığını; yenilgi, yakalanma, mahkeme, işkence ve ölüm tehdidi karşısındaki siyasal tavrın da mücadelenin bir parçası olduğunu ifade etmektir.

12 Eylül darağaçlarına yürüyen devrimcilerin tarihsel hafızadaki yeri de tam burada anlam kazanır. Onlar da işkence gördüler, tecrit edildiler, ölüm tehdidi altında tutuldular; buna rağmen son ana kadar siyasal kimliklerini korudu ve darağacını dahi devrim ve sosyalizm düşüncesinin kürsüsüne çevirdi. Bu tarihsel farkı ifade etmek Ekmekçiyan’ı aşağılamak değildir. İşkence gören bir insana bugünün güvenli koşullarından kahramanlık dersi vermek devrimci ahlak değildir; fakat işkence görmüş olmak da ortaya çıkan siyasal tutumu bütünüyle değerlendirme dışına çıkarmaz.

Nitekim aynı dönemde işkence altında çözülerek devletin ya da basının karşısına çıkarılan, örgütleri ve devrimci mücadele aleyhine açıklamalar yapan başka insanlar da oldu. Devrimci hareketler bu tutumlara siyasal tavır aldılar. Eğer bugün “işkence gördü, dolayısıyla sonrasındaki siyasal tavrı tartışılamaz” deniliyorsa, şu soru kaçınılmazdır: O halde geçmişte işkence altında çözülmüş ve devrimci mücadele aleyhine açıklamalar yapmış diğer kişiler karşısında neden aynı ölçü uygulanmadı? Sınıf mücadelesinde düşman karşısında tutum belidir, bunu dışına düşenlere tavırda. Eğer geçmişte siyasal tavır almak doğru görülmüşse, bugün yalnızca Ekmekçiyan söz konusu olduğunda bütün bu ölçülerin geçersiz ilan edilmesi ayrıca açıklanması gereken bir tutarsızlıktır.

“Ermeni olduğu için görmezden gelindi” suçlaması kanıt gerektirir

Asıl itirazımız burada başlıyor. Ekmekçiyan’ın Türkiye devrimci hareketinin ortak hafızasında neden belirli bir yerde durduğunu tek cümleyle “Ermeni olduğu için sahiplenilmedi” diye açıklamak ağır bir suçlamadır ve ağır suçlamalar kanıt gerektirir. Ekmekçiyan’ın Ermeni olduğu o gün de biliniyordu. Dolayısıyla bu tarihsel tutumun etnik kimlikten kaynaklandığı söyleniyorsa, bunu ortaya koyacak somut belgeler ve siyasal tutumlar gösterilmelidir.

Hangi devrimci örgüt Ekmekçiyan’ın Ermeni kimliğini gerekçe gösterdi? Hangi yayın, bildiri ya da örgütsel değerlendirme bu yönde bir tutum ortaya koydu? Hangi somut belge, onun Ermeni olduğu için devrimci hafızanın dışında tutulduğunu gösteriyor? Bunlar ortaya konulmadan bütün bir devrimci hareketin üzerine yıllar sonra etnik ayrımcılık suçlaması yapıştırmak tarihsel çözümleme değildir.

Elbette Türkiye solunun tarihinde şovenist etkiler, Ermeni meselesindeki suskunluklar, Kemalist etkiler ve Kürt meselesindeki yanlışlar tartışılmalıdır. Hiçbir sosyalist hareket kendi tarihini dokunulmaz ilan edemez. Ama özeleştiri başka şeydir, kanıtsız biçimde suçluluk üretmek başka şeydir. Sosyalistler açısından bir insanın Ermeni, Kürt, Türk, Arap ya da başka bir halktan gelmesi tek başına devrimciliğinin ölçüsü değildir. Bir insanı Ermeni olduğu için devrimci tarihin dışına atmak ne kadar yanlışsa, yalnızca Ermeni olduğu için ona devrimci bir paye vermek de aynı derecede yanlıştır. Sosyalist ölçü etnik kimlik değil; sınıfsal ve siyasal konum, mücadele anlayışı, pratik ve kritik tarihsel dönemlerde ortaya konulan tavırdır.

Füsun Erdoğan’ın özür çağrısı ve tartışmanın kimlik eksenine taşınması

Bu yaklaşımın somut örneklerinden biri Füsun Erdoğan’ın Levon Ekmekçiyan üzerinden Türkiye devrimci hareketini özür dilemeye çağırdığı yazıdır. Ancak burada baştan önemli bir ayrımı yapmak gerekir: Erdoğan’ın içinden geldiği siyasal geleneği ya da o gelenekten dostlarımızı Ekmekçiyan’a “Ermeni olduğu için” mesafe koymuş olmakla suçlamak bizim yaklaşımımız olamaz; çünkü o dostlarımızın siyasal geçmişinde böylesi bir tutumun yeri yoktur. Tam tersine, onların enternasyonalist mücadele anlayışlarını, halkların kardeşliğine dayanan siyasal çizgilerini ve uzun yıllara yayılan devrimci geçmişlerini yok sayarak böylesi kolay bir hüküm vermek haksızlık olur.

Bizim eleştirimiz kişilere ya da onların geldikleri devrimci geleneğe değil, bugün kurulan tarihsel bağlantıyadır. Eğer o siyasal geleneklerin Ekmekçiyan’a yaklaşımında Ermeni kimliği belirleyici değilse —ki bizim değerlendirmemiz budur— o zaman aynı gerekçeyi bütün Türkiye soluna teşmil ederek “Ermeni olduğu için görmezden gelindi” sonucuna varmak daha da problemli hale gelir. Bir siyasal tutum yanlış bulunabilir, geçmişteki değerlendirme eleştirilebilir; fakat o yanlışlığın nedeni kanıtlanmadan sonradan ona etnik bir gerekçe yüklenemez.

Erdoğan’ın 12 Eylül’ün işkence düzenine, tutsaklara itiraf ve nedamet dayatılmasına ve insanların çözülmeye çalışılmasına dikkat çekmesinde sorun yoktur. Direnemeyen bir insanı aşağılamamak gerektiği yönündeki vurgu da insani açıdan anlaşılırdır. Fakat buradan hareketle Ekmekçiyan’ın devrimci hareketin ortak hafızasında neden farklı değerlendirildiği sorusunu Türkiye solunun Ermeni meselesindeki tarihsel zaaflarıyla birleştirmek ve sonunda Ekmekçiyan’ın anısından, ailesinden, yoldaşlarından ve Ermeni halkından özür dileme çağrısına varmak, tartışmayı kendi özgül siyasal bağlamından uzaklaştırmaktadır.

Üstelik Erdoğan’ın kendi anlatımında, Ekmekçiyan’ın neden aynı biçimde anılmadığı sorusuna aldığı yanıt onun Mamak’ta “direnmediği” düşünüldüğü için böyle bir tutum oluştuğu yönündedir. Bu değerlendirme doğru olabilir, yanlış olabilir, eksik bilgiye veya cuntanın yarattığı bir görüntüye dayanmış olabilir. Fakat aktarılan gerekçenin kendisi bile tartışmanın o gün doğrudan Ermeni kimliği üzerinden değil, Ekmekçiyan’ın yakalandıktan sonra kamuoyuna yansıyan siyasal tutumu üzerinden yürüdüğünü göstermektedir.

Dolayısıyla “Ekmekçiyan’ın teslim olduğuna ilişkin kesin bir belge bulamadım” demek, “öyleyse Ermeni olduğu için dışlandı” sonucunu kanıtlamaz. Bir iddianın kanıtlanamamış olması karşıt iddiayı kendiliğinden doğru yapmaz. Devlet kaynaklarına kuşkuyla yaklaşmak elbette gereklidir; özellikle 12 Eylül gibi bir askeri diktatörlük koşulunda devletin propaganda yaptığı, işkence altında ifadeler aldığı ve tutsakları kamuoyu önünde teşhir etmeye çalıştığı bilinir. Ancak tarihsel yöntem “Devlet söyledi, o halde kesin yalandır” biçiminde işlemez. Kaynak sorgulanır, başka belgelerle karşılaştırılır ve tanıklıklarla sınanır. Aynı şekilde yıllar sonra yapılan bir anlatım da yalnızca bugünkü siyasal görüşümüze daha yakın olduğu için otomatik olarak mutlak hakikat sayılamaz.

Levon Ekmekçiyan’a yönelik yapılmış olabilecek bir siyasal haksızlığın doğrudan Ermeni halkına yönelik bir haksızlıkla aynılaştırılması da başka bir sorundur. Ekmekçiyan’ın Ermeni kimliği elbette yok sayılamaz. Ancak bir Ermeni devrimcinin siyasal tavrını tartışmak Ermeni halkına karşı olmak değildir; tıpkı bir Kürt devrimcinin tavrını eleştirmenin Kürt halkına, bir Türk devrimcinin tavrını eleştirmenin Türk halkına düşmanlık anlamına gelmemesi gibi. Birey, örgüt ve halk birbirinin yerine geçirilemez.

Bugün farklı konuşanların kendi geçmişleriyle de yüzleşmesi gerekir

Bugün “Türkiye solu Ekmekçiyan’ı Ermeni olduğu için sahiplenmedi” diyenlerin kendi siyasal geçmişleri açısından da cevaplamaları gereken sorular vardır. Hangi siyasal gelenekten geldiler, hangi örgüt ve yapılarda yer aldılar? Eğer bugün iddia ettikleri gibi Ekmekçiyan’a yönelik mesafenin temel nedeni Ermeni kimliği idiyse, bunu kendi geçmişleri açısından nasıl açıklıyorlar?

Burada yine kimseye haksızlık etmemek gerekir. Biz Füsun Erdoğan’ın içinde yer aldığı siyasal geleneğin ya da başka devrimci geleneklerin Ekmekçiyan’a “Ermeni olduğu için” mesafe koyduğu kanaatinde değiliz. Tam da bu nedenle soru daha güçlü hale geliyor: Eğer kendi geleneğinizin tutumunu Ermeni kimliğiyle açıklamıyorsanız, neden bütün bir Türkiye solunun tutumunu aynı şekilde açıklıyorsunuz?

Bugün yıllar sonra farklı değerlendirmeler yapan veya tanıklık adına konuşanların da kendi siyasal geçmişleriyle açık bir ilişki kurmaları gerekir. Eğer Ekmekçiyan’ın kamuoyuna yansıyan sözlerinin onun gerçek iradesini yansıtmadığını o gün de biliyorlardıysa, neden yıllarca bunu dile getirmediler? Böyle önemli bir tarihsel haksızlığın yaşandığını düşünüyorlarsa, neden o dönemde veya sonraki yılların yayınlarında, anmalarında ve siyasal tartışmalarında bu itirazlarını ortaya koymadılar? Eğer bu değerlendirmeye daha sonra vardılarsa, hangi somut bilgi ve hangi siyasal çözümlemenin görüşlerini değiştirdiğini açıkça söylemeleri gerekir.

Yok eğer kendileri de o gün aynı değerlendirmeyi yapıyorlardıysa, bugün başkalarına yönelttikleri eleştirinin bir bölümünün kendi siyasal geçmişlerine de yönelmesi gerekmez mi? Bu soru polemik olsun diye değil, siyasal tutarlılığın gereği olarak sorulmaktadır. Devrimci siyaset yalnızca başkalarının geçmişini sorgulamak değil, kendi geçmişinin de hesabını verebilmektir.

Sol kolay hedef değildir

Türkiye solunun bütün tarihini her yeni tartışmada sanık sandalyesine oturtmak, geçmişin siyasal ölçülerini araştırmadan bugünün kavramlarını geriye doğru taşımak ve ardından devrimci hareketin önüne yeni suçluluk faturaları koymak kabul edilemez.

Sol; her kriz çıktığında hedefe konulacak, her başarısızlığın faturası kesilecek, düzen siyasetinin günah keçisi yapılacak bir alan değildir. Sol, emeğin, özgürlüğün, eşitliğin ve ezilenlerin mücadelesidir. Kendi yanlışlarıyla hesaplaşır, şovenizmle ve tarihindeki hatalarla yüzleşir; fakat bunu günün politik popülizmine boyun eğerek yapmaz. Solu sürekli savunmaya zorlayan, küçümseyen ya da kolay hedef haline getiren anlayış karşısında söylenecek söz açıktır: Sol susmaz, geri çekilmez; kendisine yöneltilen haksız suçlamaları da cevapsız bırakmaz.

O dönemi yaşayanların, cezaevlerinden geçenlerin, işkence görenlerin ve arkadaşlarının darağacına gönderilişine tanık olanların hafızası bugün bir kalemde geçersiz ilan edilemez. Yanılmış olabilirler; ama yanılmışlarsa bunun neden ve nasıl yanlış olduğu tarihsel olarak gösterilir. Ekmekçiyan’ın Ermeni kimliğini merkeze koyup bütün geçmişi “Ermeni olduğu için görmezden geldiniz” cümlesine sıkıştırmak, belgeyle desteklenmediği sürece tarihsel çözümleme değil, bugünün siyasal dilini geçmişin üzerine yerleştirmektir.

Geçmişte Ekmekçiyan konusunda başka türlü düşünmüş olan kişi ve çevreler bugün farklı düşünebilirler. Fakat bu değişimin siyasal açıklamasını yapmak zorundadırlar. “O gün yanlış düşündük, bugün doğru düşünüyoruz” demek yeterli değildir. O gün neye dayanarak böyle düşünülüyordu, bugün hangi somut bilgi değerlendirmeyi değiştirdi, hangi noktanın yanlış olduğu görüldü ve bugünkü görüşü dünkünden daha doğru yapan nedir? Devrimci özeleştiri eski sözü sessizce terk edip yeni sözü hakikat ilan etmek değil, “Biz burada yanıldık, nedeni buydu ve şu somut gerekçelerle bugün görüşümüzü değiştirdik” diyebilme cesaretidir.

Devletin Ekmekçiyan’ın ölüsüne yaptıkları unutulamaz

Bütün bunları söylüyoruz diye Türk devletinin Ekmekçiyan’a ölümünden sonra reva gördüğü insanlık dışı muameleyi görmezden gelecek değiliz. Ailesinin yıllar sonra cenazesini istemesi üzerine devletin Ekmekçiyan’a ait olduğunu belirttiği mezardan çıkarılan kalıntıların ailesine gönderilmesi, daha sonra yapılan incelemede bu kalıntıların ona ait olmadığının ve aralarında başka bir insana ve hayvana ait kemiklerin bulunduğunun ortaya çıkması başlı başına korkunç bir tablodur.

İdam ettiği insanın mezarını dahi doğru düzgün kayıt altında tutmamak, yıllar sonra ailesini cenazesinin peşinde bürokratik koridorlarda dolaştırmak ve sonunda ona ait olduğu söylenen mezardan başka bir insana ve bir hayvana ait kalıntıların çıkması sıradan bir bürokratik hata diye geçiştirilemez. Bu, insan hayatına olduğu kadar ölüsüne de saygı göstermeyen devlet zihniyetinin aynasıdır. Şovenist ve kafatasçı devlet geleneğinin somut örneklerinden biri aranıyorsa burada durmaktadır.

Fakat yine aynı ayrımı korumak zorundayız: Türk devletinin Ekmekçiyan’a Ermeni kimliği nedeniyle şovenist yaklaşmış olması ile Türkiye devrimci hareketinin onu aynı nedenle dışladığını ileri sürmek aynı şey değildir. Birincisi devlet uygulamaları üzerinden araştırılır ve gösterilir; ikincisi ayrıca tarihsel olarak kanıtlanmalıdır. Devletin şovenizmini otomatik biçimde devrimci hareketin üzerine transfer edemeyiz.

Bir insanla aynı siyasal çizgide bulunmamak onun insanlık onurunu savunmaya engel değildir. Ekmekçiyan’ın yakalandıktan sonraki tutumunu tartışabiliriz, Esenboğa eylemini eleştirebiliriz, ASALA’nın siyasetini sorgulayabiliriz; fakat işkenceyi, cuntanın darağacını, ailesinin cenazesinin peşinde süründürülmesini ve ölüsüne yapılan insanlık dışı muameleyi hiçbir biçimde savunmayız. Çünkü bizim ölçümüz devletin ölçüsü değildir.

Sonuç: Hakikatin hiçbir parçasını diğerine kurban etmeyeceğiz

Levon Ekmekçiyan’ı rencide etmek gibi bir derdimiz yoktur ve olamaz. İşkence görmüş, cuntanın eline düşmüş ve idam edilmiş bir insanın çektiği acıyı küçümsemek devrimci ahlak değildir. Ancak onun Ermeni kimliğini öne çıkararak Türkiye soluna tarihsel olarak temellendirilmemiş suçlamalar yöneltmek de kabul edilemez.

Esenboğa’daki eylemin doğru ya da yanlışlığı ile Ekmekçiyan’ın daha sonra devrimci hareket tarafından nasıl değerlendirildiği aynı sorun değildir. Tartışmanın asıl merkezinin yakalandıktan sonraki siyasal tavır olduğunu söylüyoruz. İşkence ve tecrit gerçeğini inkâr etmiyoruz; fakat aynı faşist rejimin işkencehanelerinden geçip darağacına dimdik yürüyen, son nefesine kadar devrim ve sosyalizm düşüncesini savunanların tarihsel tavrını da yok saymıyoruz.

12 Eylül faşizmini mahkûm etmek için tarihi yeniden yazmaya ihtiyacımız yok. Ermeni halkına yönelik şovenizme karşı çıkmak için Türkiye solunun geçmişini kanıtsız biçimde mahkûm etmeye ihtiyacımız yok. Ekmekçiyan’ın siyasal tavrını tartışmak için gördüğü işkenceyi küçümsemeye, devletin ona ve ailesine yaptıklarını mahkûm etmek için de onun bütün siyasal pratiğini doğru kabul etmeye ihtiyacımız yok.

Bugün geçmişe yeni hükümler verenlerin de kendi siyasal geçmişleriyle açık bir ilişki kurmaları gerekir. Ancak aynı ölçüyü kendimize de uygulamalıyız: Füsun Erdoğan’ın ya da içinden geldiği devrimci geleneğin Ekmekçiyan’a Ermeni olduğu için mesafe koyduğunu söylemek, onların siyasal geçmişlerine ve enternasyonalist mücadele anlayışlarına haksızlık olur. Tam da bu nedenle, bütün Türkiye soluna yöneltilen aynı suçlamanın da somut tarihsel kanıtlarla ortaya konulmasını istemek en doğal hakkımızdır.

Devrimci tutarlılık budur: Ne devletin yalanına teslim olmak ne devlet söyledi diye her tarihsel veriyi incelemeden çöpe atmak ne kimliği yok saymak ne de kimliği devrimciliğin ve tarihsel hakikatin tek ölçüsüne dönüştürmek. Sol kendi hatalarıyla hesaplaşır; fakat her dönemde kolay hedefe dönüştürülecek, üzerine gelişigüzel suçluluk faturaları kesilecek bir siyasal alan değildir.

Bizim ihtiyacımız yeni efsaneler ya da geçmişe sonradan yazılmış suçluluk hikâyeleri değil, tarihsel hakikattir.

Hakikatin hiçbir parçası diğerine kurban edilmez

Exit mobile version