Operasyonun adını “Ailem Güvende” koymuşlar. Ne kadar iddialı, ne kadar gösterişli bir isim. LGBTİ+ derneklerinin kapısına polis dayanıyor, işletmelere baskın düzenleniyor, insanlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, internet siteleri ve sosyal medya hesapları engelleniyor; bütün bunların üzerine de “aileyi koruyoruz” deniliyor. O halde ilk soruyu en baştan soralım: Hangi aileyi, kimden koruyorsunuz?
“Aile”, “çocuk”, “ahlak” diyerek topluma ders vermeye kalkmadan önce bu ülkenin yakın geçmişine bakmak gerekiyor. Karaman’daki çocuk istismarı skandalının ardından dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, Ensar Vakfı için “Buna bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” demişti. Bu söz yıllarca kamuoyunda “bir kereden bir şey olmaz” diye hatırlandı. Cümlenin aslı ne olursa olsun ortada hâlâ şu soru duruyor: Çocukların uğradığı istismar konuşulurken neden bir vakfın itibarı savunmanın merkezine yerleşmişti?
Sonra 2016’da dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, büyük tepki çeken çocuk istismarı düzenlemesini savunurken bazı vakalar için “tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler” ifadesini kullandı. Bir çocuk için “rıza” kelimesinin bir Adalet Bakanı tarafından kullanılabildiği bir siyasi hafıza bugün karşımıza çıkıp “çocukları ve aileyi koruyoruz” diyorsa, elbette toplumun bunu sorgulama hakkı vardır.
Hiranur Vakfı dosyası da unutulmadı. Yusuf Ziya Gümüşel, kızının çocuk yaşta dini nikâhla evlendirilmesiyle ilgili davada hapis cezasına çarptırıldı. Daha sonra sağlık gerekçesiyle mahkeme kararıyla cezaevinden çıkarılarak ev hapsine alındı. Bu kararın Cumhurbaşkanlığı affı olmadığını doğru söylemek gerekir. Ama hukuki ayrıntı, o dosyanın toplum vicdanında açtığı yarayı ortadan kaldırmıyor. Çocuk yaşta evlilik, istismar, tarikat ve vakıf ilişkileri yıllarca tartışılmışken bugün topluma yüksek perdeden ahlak dersi vermek büyük bir çelişki yaratıyor.
Madem “aileyi koruyoruz” diyorsunuz, o zaman bütün aileleri konuşalım. Şiddet gören kadının ailesi aile değil mi? Yoksulluk yüzünden beslenemeyen çocuğun güvenliği aile meselesi değil mi? Çocuk yaşta evlendirilen kızların hayatı aile meselesi değil mi? İstismara uğrayan çocukların korunması aile meselesi değil mi? Bunlar karşısında aynı siyasi öfkeyi göstermeyenlerin LGBTİ+’lar söz konusu olduğunda birdenbire “aile” ve “ahlak” bekçiliğine soyunması ister istemez başka bir amacı düşündürüyor: Toplumdaki farklılıkları bastırmak ve devletin tarif ettiği tek bir hayat biçimini makbul hale getirmek.
Bir LGBTİ+ derneğinin kapısına polis gidince aile kurtulmuyor. Bir gökkuşağı bayrağı kaldırılınca çocuklar güvende olmuyor. Bir internet sitesi kapatılınca kadına yönelik şiddet sona ermiyor. Bir gazeteci gözaltına alınınca toplumun ahlakı düzelmiyor. Bunlar gerçek sorunlara çözüm üretmek değil, başka bir kesimi hedef göstererek toplumun dikkatini yönlendirmektir.
Hukuk devletinde suç kimliğe göre tanımlanmaz. Suç varsa delil vardır, fail vardır, yargılama vardır. Bir insan LGBTİ+ olduğu için suçlu değildir. Bir dernek LGBTİ+ haklarını savunduğu için suç örgütü değildir. Bir insan iktidarın tarif ettiği aile modeline uymadığı için potansiyel tehdit ilan edilemez. Eğer ortada suç varsa suç işleyeni yargılarsınız; bütün bir toplumsal kesimi “ahlak” tartışmasının sanığı haline getirmezsiniz.
Asıl mesele de burada başlıyor. “Genel ahlak” gibi sınırları belirsiz kavramlar siyasi iktidarın elinde genişledikçe bugün bir LGBTİ+ örgütüne, yarın bir sanatçıya, öbür gün bir kadının yaşam tarzına, bir öğrencinin protestosuna, bir gazetecinin haberine veya bir sendikanın açıklamasına yöneltilebilir. Çünkü iktidarın hoşuna gitmeyen her şey “ahlak”, “aile”, “kamu düzeni” veya “toplumsal değerler” başlığı altında hedef haline getirilebiliyorsa artık konuştuğumuz şey yalnızca bir operasyon değil, özgürlük alanının giderek daraltılmasıdır.
Toplum tek renk değildir ve olmak zorunda da değildir. Bu ülkede muhafazakâr da yaşayacak, dindar da, ateist de, başörtülü kadın da, mini etek giyen kadın da, evlenen de, evlenmeyen de, çocuk sahibi olan da, olmayan da, heteroseksüel de, LGBTİ+ da yaşayacak. Devletin görevi bunlardan birini diğerinden daha makbul ilan etmek değil, birbirine benzemeyen insanların aynı hukuk altında özgür ve güvenli biçimde yaşayabilmesini sağlamaktır.
Bu yüzden “Ailem Güvende” adı altında yürütülen operasyonlardan sonra sorulması gereken temel soru değişmiyor: Gerçekten aileyi mi koruyorsunuz, yoksa kendi tarif ettiğiniz aile biçimini mi topluma dayatıyorsunuz? Eğer çocukları korumak istiyorsanız çocuk istismarının üzerine gidin. Eğer kadınları korumak istiyorsanız kadına yönelik şiddetle mücadele edin. Eğer hukuku savunuyorsanız suç işleyen kişiyi delille yargılayın. Ama milyonlarca insanın hayat tarzını “genel ahlak” sopasıyla hizaya sokmaya kalkmayın.
Hele ki insanlar basın açıklaması yapmak isterken polis barikatları kuruluyor, gazeteciler gözaltına alınıyor ve muhalif sesler susturuluyorsa, ardından çıkıp “sizi koruyoruz” demek daha da büyük bir çelişkiye dönüşüyor. Çünkü güvenlik, devletin yurttaşa ne kadar kolay müdahale edebildiği değildir. Güvenlik, yurttaşın devletten korkmadan yaşayabilmesidir.
Bir devletin demokratik ölçüsü kendisine benzeyenlerin ne kadar rahat yaşadığıyla değil, kendisine benzemeyenlerin ne kadar özgür yaşayabildiğiyle anlaşılır. Gazeteci konuşabiliyor mu, kadın korkmadan yaşayabiliyor mu, çocuk gerçekten korunuyor mu, muhalif itiraz edebiliyor mu, LGBTİ+ yurttaş kendi kimliğiyle sokakta yürüyebiliyor mu? Asıl mesele budur.
Bu soruların cevabını vermeden tabelaya istediğiniz kadar büyük harflerle “AİLEM GÜVENDE” yazın. Bir slogan gerçeği değiştirmez.
Asıl soru hâlâ orada duruyor:
Kimin ailesi, kimden güvende?
