GAZZE’NİN ENKAZINDA İNSANLIĞIN VİCDANI YATIYOR – Şemdin Şimşir

Gazzede

Filistin: emperyalizme, sömürgeciliğe ve yok edilme dayatmasına karşı bir halkın varlık mücadelesi

Gazze’de süren yıkım yalnızca bir savaşın ağır bilançosu değildir. Bugün Filistin’de yaşananlar, onlarca yıldır devam eden işgalin, sömürgeci yerleşim siyasetinin, kuşatmanın, zorla yerinden etmenin ve Siyonist İsrail devlet politikasının ulaştığı en yıkıcı aşamalardan biridir. Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşanan kitlesel yıkım, yalnızca askeri saldırıların değil, Filistin halkının yaşam alanlarını, toplumsal dokusunu, tarihsel hafızasını, toprağıyla bağını ve geleceğini parçalamaya yönelik uzun süreli bir tahakküm düzeninin sonucudur.

Gazze’deki Sağlık Bakanlığının açıkladığı verilere göre, Ekim 2023’ten bu yana İsrail ordusunun saldırılarında yaşamını yitiren Filistinlilerin sayısı 73 bin 449’a, yaralananların sayısı ise 174 bin 472’ye ulaşmıştır. Enkaz altında hâlâ binlerce insanın bulunduğu belirtilmektedir. Ateşkes ilanlarına, uluslararası çağrılara ve diplomatik açıklamalara rağmen ölümlerin sürmesi, Filistin halkının yaşam hakkının uluslararası siyaset içinde nasıl sistematik biçimde değersizleştirildiğini göstermektedir.

Bu rakamlar yalnızca askeri bir bilançoyu ifade etmiyor. Her sayının arkasında parçalanmış bir aile, yıkılmış bir ev, yarım kalmış bir yaşam ve elinden alınmış bir gelecek bulunuyor. Bu nedenle Gazze’de yaşananları yalnızca “insani kriz” kavramıyla açıklamak yetersizdir. İnsani kriz yaşananların sonucudur; temel mesele işgal, sömürgecilik, kuşatma, mülksüzleştirme ve siyasal tahakkümdür. Açlık, kitlesel göç, şehirlerin yaşanamaz hâle getirilmesi, hastanelerin işlemez duruma düşmesi ve insanların sürekli yer değiştirmeye zorlanması kendiliğinden ortaya çıkan felaketler değildir. Bunların arkasında somut siyasi kararlar, askeri stratejiler ve tarihsel güç ilişkileri vardır.

Filistin sorununun özü de tam burada yatmaktadır. Mesele yalnızca Gazze’deki son saldırılar değildir. Mesele, Filistin halkının kendi toprağında siyasal bir özne olarak varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğidir. Mesele, milyonlarca insanın kendi ülkesinde özgür, eşit ve onurlu biçimde yaşama hakkına sahip olup olmayacağıdır. Mesele, bir halkın toprağından koparılması, mülksüzleştirilmesi, sürgüne ve zorunlu göçe mahkûm edilmesidir.

Bu nedenle Filistin halkının mücadelesi yalnızca insani yardım talebine indirgenemez. Bu mücadele, bir halkın varlık-yokluk, ulusal özgürlük ve kendi kaderini tayin mücadelesidir. Filistinlilerin kendi topraklarında parçalanmış, kuşatılmış ve sürekli yer değiştirmeye zorlanan bir nüfusa dönüştürülmesi, yalnızca fiziksel yaşam alanlarını değil, bir halkın siyasal varlığını ve geleceğini de hedef almaktadır. Filistin halkının mücadelesinin tarihsel anlamı da burada ortaya çıkmaktadır: Bu, işgale ve sömürgeciliğe karşı bir ulusal kurtuluş mücadelesidir.

Siyonist İsrail devletinin bölgede izlediği saldırgan politika da bu tarihsel çerçeveden bağımsız değildir. Filistin topraklarındaki işgal, yerleşim politikaları, askeri tahakküm, kuşatma ve zorla yerinden etme uygulamaları yalnızca Filistin halkının haklarını gasp etmekle kalmamakta; bütün Ortadoğu’yu sürekli savaş, gerilim ve istikrarsızlık içinde tutan daha geniş bir güç siyasetinin parçası hâline gelmektedir. İsrail devletinin askeri üstünlüğünü ve bölgesel hareket alanını mümkün kılan temel unsurlardan biri ise emperyalist merkezlerden aldığı siyasi, ekonomik, diplomatik ve askeri destektir.

Burada özellikle ABD’nin ve diğer büyük Batılı güçlerin sorumluluğu göz ardı edilemez. Dünyaya yıllardır “insan hakları”, “demokrasi”, “hukukun üstünlüğü” ve “uluslararası düzen” üzerine ders veren devletlerin Filistin söz konusu olduğunda sergiledikleri tutum, mevcut uluslararası sistemin ikiyüzlülüğünü bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Dünyanın başka bölgelerinde hukuku ve insan haklarını müdahale gerekçesi hâline getiren güçlerin, Filistin halkının yaşam hakkı, özgürlüğü ve kendi kaderini tayin hakkı söz konusu olduğunda çifte standartlara başvurması tesadüfi değildir.

Çünkü mevcut uluslararası sistem bütün halkların eşit biçimde temsil edildiği tarafsız bir düzen değildir. Küresel sermaye ilişkileri, askeri ittifaklar, büyük devlet çıkarları ve jeopolitik hesaplar tarafından şekillenen emperyalist bir hiyerarşidir. Bu düzende bazı halkların yaşamı korunmaya değer görülürken, bazı halkların ölümü “kaçınılmaz maliyet” olarak sunulabilmektedir. Bazı devletlere uluslararası hukuk hatırlatılırken, stratejik ortaklara fiili bir dokunulmazlık sağlanabilmektedir.

Filistin bunun en çıplak örneklerinden biridir. Yıllardır işgal altında yaşayan, toprakları parçalanan, hareket özgürlüğü sınırlandırılan, ekonomik yaşamı tahrip edilen ve sürekli askeri baskı altında tutulan bir halktan söz ediyoruz. Gazze’deki yıkım bu tarihsel sürecin devamıdır. Bir halkın toprağıyla bağı koparılmakta, yaşam alanları yaşanamaz hâle getirilmekte ve insanlar giderek ölümle göç arasında tercihe zorlanmaktadır.

Sosyalist ve anti-emperyalist bir bakış açısı, Filistin meselesini bu nedenle yalnızca bir insani yardım başlığı olarak ele alamaz. Filistin halkıyla dayanışma bir hayırseverlik meselesi ya da ezilen bir halka uzaktan duyulan acıma duygusu değildir. Filistin’le dayanışma; emperyalizme, sömürgeciliğe, işgale ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkının gasp edilmesine karşı yürütülen mücadelenin doğrudan bir parçasıdır.

Emperyalizm yalnızca savaş uçaklarından, askeri üslerden, silah satışlarından ve ekonomik yaptırımlardan ibaret değildir. Aynı zamanda hangi halkların acılarının görünür olacağına, hangi ölümlerin yasının tutulacağına, hangi suçların gündemde kalacağına ve hangilerinin siyasi çıkarlar uğruna görmezden gelineceğine yön veren küresel bir tahakküm düzenidir. Filistin halkının yaşadığı tarihsel yıkım da bu emperyalist güç ilişkilerinden bağımsız değildir.

Bu noktada anti-Siyonizm ile Yahudi karşıtlığının birbirinden açık biçimde ayrılması gerekir. Sosyalist ve anti-emperyalist bir eleştirinin hedefi Yahudiler, Yahudi inancı veya herhangi bir etnik kimlik değildir. Eleştirinin hedefi, Filistin halkının mülksüzleştirilmesini, siyasal haklarının inkârını, işgali ve eşitsizliği üreten devlet politikaları ile sömürgeci uygulamalardır. Bir halkın özgürlüğünü savunmak, başka bir halka düşman olmak anlamına gelmez. Gerçek özgürlük, bütün halkların eşit siyasal ve toplumsal haklara sahip olabildiği bir düzeni gerektirir.

Ancak uluslararası güçlerin ikiyüzlülüğünden söz ederken Türkiye’nin Filistin politikasını bu tablonun dışında tutmak da mümkün değildir. Ankara, Gazze konusunda en sert siyasi söylemleri kullanan hükümetlerden biri olmuş, İsrail’i ağır biçimde suçlamış, meydanlarda Filistin halkıyla dayanışma mesajları vermiş ve uluslararası topluma yaptırım çağrıları yapmıştır. Fakat söylemden maddi ilişkilere, ticarete, enerjiye ve taşımacılığa gelindiğinde ortaya çok daha çelişkili bir manzara çıkmaktadır.

Türkiye hükümeti Mayıs 2024’ten itibaren İsrail’le doğrudan ticaretin durdurulduğunu ve resmi ticaretin sıfırlandığını savunmaktadır. Buna karşılık aynı dönemde Filistin’e kaydedilen ihracatta olağanüstü bir artış yaşanması, bu ticaretin niteliğine ilişkin ciddi soru işaretleri yaratmıştır. Hükümet, Filistin’in bağımsız liman ve gümrük sistemine sahip olmaması nedeniyle malların İsrail kontrolündeki noktalar üzerinden ulaştırıldığını ve söz konusu ticaretin Filistin’in ihtiyaçları için yapıldığını ileri sürmektedir.

Tam da bu nedenle kamuoyunun sorması gereken soru açıktır: Gazze’nin ağır bir kuşatma altında olduğu, insani yardımın, ilacın ve temel ihtiyaç maddelerinin dahi girişinin sürekli engellendiği koşullarda Filistin’e kaydedilen yüz milyonlarca dolarlık ticaret hangi güzergâhlardan, hangi alıcılara ve hangi denetim altında ulaşmaktadır? Eğer bu ticaret gerçekten yalnızca Filistin halkının ihtiyaçlarına yönelikse, bunun mal, alıcı, güzergâh ve teslimat düzeyinde şeffaf biçimde açıklanması gerekir. Eğer Filistin adı İsrail’le ekonomik ilişkinin sürdürülmesinde bir aracı kategoriye dönüştürülüyorsa, bunun üzerinin siyasi nutuklarla örtülmesine izin verilemez.

Enerji alanındaki tablo da aynı çelişkiyi büyütmektedir. Azerbaycan petrolünü Gürcistan ve Türkiye üzerinden Ceyhan’a taşıyan Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı, İsrail’in petrol tedarik zincirinde önemli bir güzergâh olmaya devam etmektedir. Ankara, bu petrolün mülkiyetinin Türkiye’ye ait olmadığını ve satış kararlarında doğrudan yetkisi bulunmadığını savunabilir. Fakat Filistin konusunda en sert siyasi söylemleri kullanan bir devletin topraklarından ve liman altyapısından geçen enerji akışının İsrail’in petrol ihtiyacının önemli bir bölümüne ulaşması, en azından ağır bir siyasi çelişkidir.

Mesele yalnızca hukuki mülkiyet değildir. Mesele, bir devletin Filistin halkıyla dayanışmayı dış politikasının merkezine koyduğunu söylerken İsrail’in ekonomik ve enerji dolaşımını kolaylaştıran maddi ilişkiler karşısında nasıl bir tutum aldığıdır. Siyasi söylem ile ekonomik gerçeklik arasında bu kadar büyük bir mesafe varsa, ortada yalnızca diplomatik bir tutarsızlık değil, Filistin meselesinin iç siyasette araçsallaştırılması sorunu da vardır.

Benzer bir çelişki deniz ticaretinde ve bölgesel taşımacılıkta da ortaya çıkmıştır. Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı amaçlayan filolar İsrail müdahalesiyle karşılaşırken, aynı Akdeniz’de ticari ve enerji taşımacılığının İsrail’e doğru akmaya devam ettiğine ilişkin veriler kamuoyuna yansımıştır. Bir yanda Gazze ablukasını kırmaya çalışan sivil girişimlere yönelik saldırılar kınanırken, diğer yanda bölgedeki ticari damarların çalışmayı sürdürmesi Filistin dayanışmasının sınırlarını açık biçimde göstermektedir.

Filistin halkıyla dayanışmanın ölçüsü, meydanlarda kaç kez sert konuşulduğu değildir. Ölçü, işgali ve savaşı sürdürebilen ekonomik, diplomatik ve enerji ilişkileri karşısında hangi somut politikaların hayata geçirildiğidir. Sözün radikalliği ile maddi ilişkinin sürekliliği arasındaki uçurum büyüdükçe Filistin dayanışması gerçek bir dış politika ilkesinden çok, iç siyasette kullanılan bir retoriğe dönüşmektedir.

Anti-emperyalizm de yalnızca Washington’ı, Brüksel’i ya da Tel Aviv’i eleştirmek değildir. Kendi devletinin, kendi sermaye çevrelerinin ve kendi iktidarının çelişkileri karşısında susan bir anti-emperyalizm tutarlı değildir. ABD’nin İsrail’e verdiği askeri desteği teşhir ederken kendi ülkesindeki ticari ve enerji ilişkilerini görmezden gelmek, Filistin halkıyla dayanışmayı siyasi aidiyetlerin sınırına hapsetmek anlamına gelir.

Gerçek dayanışma, yalnızca yüksek perdeden konuşmak değil, maddi sonuçlar doğuracak politikalar üretmektir. İsrail’in işgal ve savaş kapasitesini ekonomik olarak besleyen ilişkilerin şeffaf biçimde ortaya çıkarılması, ticaret ve enerji akışlarının gerçekten denetlenmesi, Filistin halkının adının ticari istatistiklerin arkasına gizlenmemesi ve siyasi söylemin somut yaptırımlarla desteklenmesi gerekir.

Bugün bütün bu tabloya bölgesel savaş dinamikleri de eklenmektedir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla Ortadoğu’daki askeri gerilimin yeni bir boyut kazanması, uluslararası kamuoyunun dikkatini yeniden devletler arası savaş senaryolarına, enerji hatlarına, petrol fiyatlarına, askeri operasyonlara ve büyük güçler arasındaki jeopolitik hesaplaşmaya yöneltmiştir. Tam da bu savaş gürültüsünün içinde Gazze’de devam eden insanlık dramı giderek görünmez hâle gelme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Oysa kameraların başka bir cepheye çevrilmesi Gazze’de yaşananları sona erdirmemektedir. Manşetlerin değişmesi ölümleri durdurmamaktadır. Gazze’nin yıkılmış mahalleleri, parçalanmış aileleri, yaralı çocukları, enkaz altında kalan insanları ve geleceğinden mahrum bırakılmaya çalışılan halkı hâlâ oradadır. Bir halkın yaşadığı tarihsel felaket, dünya gündeminden düştüğü anda sona ermez; yalnızca görünmez kılınır.

Emperyalist savaş düzeninin en acımasız özelliklerinden biri de budur. Bu düzen yalnızca yeni savaşlar üretmez; yarattığı her yeni savaşın gürültüsüyle bir önceki felaketin üzerini de örter. Dün dünyanın konuştuğu bir trajedi bugün başka bir askeri hesaplaşmanın gölgesinde birkaç satırlık habere dönüşebilir. Böylece savaş yalnızca şehirleri ve insanları değil, toplumsal hafızayı da tahrip eder.

Gazze’nin İran’daki savaşın gölgesinde görünmez hâle gelmesi, Filistin halkının çektiği acının azaldığını değil, dünyanın sürekli ölüm görüntülerine ne kadar alıştığını göstermektedir. Çağımızın en büyük ahlaki çöküşlerinden biri tam da burada ortaya çıkmaktadır. İnsanlığın dikkati savaşlar arasında dolaşırken geride bırakılan halkların acıları sanki sona ermiş gibi davranılmaktadır.

Bu yalnızca bir medya sorunu değildir; doğrudan politik bir sorundur. Görünmez kılınan zulüm daha kolay sürdürülür, unutulan suç daha kolay normalleştirilir. İnsan hayatı birkaç rakama indirgendikçe savaşın ve işgalin siyasal nedenleri de görünmez hâle gelir. Gazze’nin unutulması, Gazze’de yaşananların ikinci kez üzerinin örtülmesi anlamına gelir: önce bombalar şehirleri yıkar, ardından sessizlik hafızayı siler.

Bugün Gazze’nin enkazı altında yalnızca insanlar, evler ve şehirler kalmamaktadır. Uluslararası hukukun itibarı, Batı dünyasının yıllardır tekrarladığı “evrensel değerler” söylemi, bölge devletlerinin Filistin dayanışması iddiaları ve insanlığın ortak vicdanı da bu enkaz altında sınanmaktadır. Bir çocuğun ölümü artık dünyayı sarsmıyorsa, on binlerce insanın yaşamını yitirmesi yalnızca bir istatistik olarak okunuyorsa ve bir halkın gözler önündeki yıkımı karşısında hayat hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorsa mesele artık yalnızca Gazze değildir. Mesele, insanlığın zulme alışmasıdır.

Zulme alışmak ise egemenlerin kurduğu düzenin devamı için en güçlü güvencelerden biridir. Ölüm sıradanlaştıkça savaş üretmek kolaylaşır. Sürgün istatistiğe, açlık insani yardım başlığına, işgal “güvenlik sorunu”na ve bir halkın tarihsel yıkımı gündelik haber akışına dönüştürüldüğünde, sorunun gerçek siyasal nedenleri arka plana itilir.

Filistin halkının mücadelesi bu nedenle yalnızca Filistinlilerin meselesi değildir. Bu mücadele, dünya halklarının emperyalizme, sömürgeciliğe, işgale ve savaş düzenine karşı mücadelesinin bir parçasıdır. Filistin halkının özgürlüğü ile Ortadoğu halklarının barış, eşitlik ve bağımsızlık talebi birbirinden ayrı düşünülemez.

Gerçek barış, ezilen halklara teslimiyet dayatılarak kurulamaz. İşgalin devam ettiği, insanların topraklarından sürüldüğü, sınırların askeri güçle belirlendiği ve bölgenin geleceğinin emperyalist merkezlerde çizildiği koşullarda kalıcı bir barıştan söz edilemez. Barış ancak eşitlik, adalet, özgürlük ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkı temelinde kurulabilir.

Bugün Filistin halkı toprağından, tarihinden ve geleceğinden vazgeçmemek için mücadele etmektedir. Bu mücadele yalnızca hayatta kalma mücadelesi değildir; bir ulusun kendi toprağında siyasal ve toplumsal varlığını sürdürme mücadelesidir. Sürgüne, zorunlu göçe ve ölüme mahkûm edilmek istenen bir halkın bütün baskılara rağmen var olma iradesidir.

Bu yüzden Gazze’yi unutmak yalnızca bir trajediyi unutmak değildir. Filistin halkının tarihsel mücadelesinin üzerini örtmektir. Gazze’yi hatırlamak ise yalnızca ölümleri hatırlamak anlamına gelmez; o ölümleri, sürgünleri ve yıkımı üreten işgal, sömürgecilik ve emperyalizm düzenini sorgulamak anlamına gelir.

Gazze bugün yalnızca Filistin halkının yarası değildir. Gazze; emperyalist savaş düzeninin, sömürgeci tahakkümün, uluslararası sistemin çifte standartlarının, bölgesel iktidarların siyasal hesaplarının ve giderek körelen insanlık vicdanının aynasıdır.

Filistin meselesi bir “güvenlik sorunu” değildir. Bir halkın toprağı, özgürlüğü, eşitliği ve kendi kaderini belirleme hakkı meselesidir. Sürgüne, zorunlu göçe ve ölüme mahkûm edilmek istenen bir ulusun varlık-yokluk mücadelesidir.

Bu nedenle Filistin halkıyla dayanışmanın ölçüsü sözcükler değil, tutarlılıktır. Washington’ın silah sevkiyatına karşı çıkarken kendi limanlarındaki, enerji hatlarındaki ve ticaret ağlarındaki ilişkileri görmezden gelmemek; Avrupa’nın ikiyüzlülüğünü teşhir ederken Ankara’nın çelişkilerini de sorgulamak; Filistin’in acısını iç politika malzemesine dönüştüren bütün iktidarlara aynı açıklıkla karşı çıkmak gerekir.

Gazze’yi unutturamazsınız. Filistin halkının tarihini, toprağını ve özgürlük talebini savaşların gürültüsü, diplomatik ikiyüzlülük ve ticari çıkarların arkasında silemezsiniz.

Çünkü Filistin halkının mücadelesi yalnızca işgale karşı değil; halkların kaderini sermayenin, emperyalist merkezlerin ve bölgesel güçlerin çıkarlarına teslim eden bütün bir düzene karşı verilen tarihsel bir mücadeledir.

Ve bu mücadelede gerçek dayanışma, alkışlanan konuşmalarda değil, kesilen ekonomik bağlarda; hamasi nutuklarda değil, işgale karşı alınan somut tavırlarda; diplomatik gösterilerde değil, halkların özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle kurulan gerçek birliktelikte ölçülecektir.

Filistin halkının özgürlüğü, emperyalizme, sömürgeciliğe, işgale ve savaş düzenine karşı mücadeleden ayrı değildir. Gazze’nin sesi bastırılsa da, manşetler değişse de, yeni savaşlar eski suçların üzerini örtmeye çalışsa da bu gerçek değişmeyecektir.

Filistin halkı vardır. Filistin halkının toprağı, hafızası, iradesi ve özgürlük talebi vardır. Ve hiçbir emperyalist hesap, hiçbir sömürgeci politika, hiçbir diplomatik ikiyüzlülük bu tarihsel gerçeği ortadan kaldıramaz.

Exit mobile version