Kâr Bir Avuca, Risk Milyonlara: Finansallaşmanın Sınıfsal Faturası – Eren Aydın

finans

Türkiye sermaye piyasalarında son günlerde yaşananları birkaç fonun çöküşü, birkaç yöneticinin gözaltına alınması ya da münferit bir finansal skandal olarak okumak eksik kalır. Karşımızda, emeğiyle geçinen milyonların tasarruflarını finans piyasalarının içine çeken; kârı ve servet artışını yukarıda bir avuç sermaye sahibinin elinde yoğunlaştırırken, işler tersine döndüğünde riski aşağıya doğru yayan bir düzen var. Pusula ve Tera çevresinde açığa çıkan sarsıntının gerisinde de bu mekanizma bulunuyor.

Türkiye kapitalizmi uzun yıllar kredi genişlemesine dayalı bir büyüme modeli üzerinden ilerledi. Bu modelin sınırları belirginleştikçe sermaye piyasalarının “derinleştirilmesi” yeni bir çıkış yolu olarak sunuldu. Halka arzlar çoğaldı, yatırım fonları büyüdü, bireysel emeklilik yaygınlaştırıldı, milyonlarca insanın üç kuruşluk tasarrufu borsaya ve çeşitli finansal araçlara çekildi. Emekçiye verilen mesaj açıktı: Ücretin eriyorsa paranı çalıştır, emekliliğin yetmeyecekse fon al, tasarrufun varsa borsaya gir. Böylece ücretlinin, emeklinin ve küçük esnafın geleceği giderek daha fazla finansal piyasaların performansına bağlandı.

Kâğıt üzerinde büyüyen servet

Marx’ın “fiktif sermaye” kavramı burada hâlâ son derece açıklayıcıdır. Fiktif sermaye sahte para değildir; gelecekte elde edilmesi beklenen gelirlerin bugünden sermayeleştirilmesidir. Bir hissenin, tahvilin ya da fon payının fiyatı yükseldiğinde aynı miktarda yeni toplumsal değer yaratılmış olmaz. Ancak ekrandaki rakam büyür ve bu büyüme servet artışı olarak algılanır.

Pusula ve Tera çevresindeki yapı da benzer bir geri besleme mekanizmasının nasıl çalışabileceğini gösterdi. Yüksek fon getirileri yeni yatırımcıları çekti, sisteme giren yeni para belirli varlıkların fiyatlarını yükseltti, yükselen fiyatlar fon getirilerini artırdı ve yüksek getiriler daha fazla yatırımcıyı sisteme çekti. Para yeni parayı çağırırken, fiyat yükseldikçe fiyatın neden yükseldiği ikinci plana düştü.

Bu mekanizma, yatırımcılar aynı anda nakde dönmek istemediği sürece kusursuz çalışıyormuş gibi görünür. Oysa finansal servetin gerçek sınırı, ekrandaki rakamın gerçekten paraya çevrilip çevrilemeyeceğidir. Çıkışlar başladığında fonlar varlık satmak zorunda kalır, satışlar fiyatları düşürür, fiyatların düşmesi fon değerlerini eritir ve yeni çıkışları tetikler. Dün zenginlik üretiyormuş gibi görünen çark, bu kez zararı büyütmeye başlar. Fiktif sermayenin büyüsü de tam burada bozulur.

Devlet ne zaman ortaya çıkıyor?

SPK’nın 17 Eylül 2026 tarihli kararları bu nedenle yalnızca teknik bir düzenleme değildir. Bir tarafta bazı fonların işlemleri durdurulup tasfiye süreçleri başlatılırken, diğer tarafta kredili işlemlerde asgari özkaynak koruma oranının geçici olarak düşürülmesine izin verilmesi dikkat çekicidir.

İlk bakışta çelişkili görünen bu iki karar, aslında kapitalist kriz yönetiminin mantığını gösterir. Bir yandan sorunlu kabul edilen finansal yapılar sistemden çekilmeye çalışılırken, diğer yandan piyasanın genel likiditesinin daha fazla kuruması engellenmeye çalışılır. Devlet burada piyasanın karşısında konumlanmaz; tam tersine, piyasanın yeniden üretim koşullarını korumak üzere devreye girer.

Mesele tam da burada sınıfsal hale gelir. Finansal varlıklar yükselirken kazanç özel sermayede toplanır; fon sahipleri, şirket sahipleri ve büyük yatırımcılar değer artışlarını sahiplenir. Ancak sistem çökmeye başladığında finansal istikrarı sağlama yükü kamuya düşer. Yani kazanç özelde kalırken, sistemin sürekliliğini güvence altına alma sorumluluğu topluma ait kurumların omzuna biner.

Kâr özelleşiyor, risk toplumsallaşıyor

“Riskin toplumsallaştırılması” tam olarak bunu ifade eder. Bu, her şirket zararının doğrudan Hazine tarafından ödeneceği anlamına gelmez. Daha köklü bir ilişkiyi tarif eder: Kazanç döneminde piyasa kutsaldır, sermaye özgürdür ve kâr özeldir; kriz geldiğinde ise bir anda “sistemik risk”, “finansal istikrar”, “piyasa güveni” ve “likidite ihtiyacı” toplumun ortak meselesi haline gelir.

Bu yüzden yaşananları yalnızca birkaç “kötü fon yöneticisine” bağlamak kolaycılıktır. Devlet ve onun bürokratlarının bir avuç asalakla birlikte soygunudur. Ancak birkaç kişiyi cezalandırıp dosyayı kapatmak, düzenin kendisini görünmez hale getiririme çabası boşuna sistem çürürmüş, atik lime lime dökülüyor.

Asıl sorular şunlardır: Bu fonlar nasıl bu kadar büyüdü? Olağanüstü getiriler hangi mekanizmalarla üretildi? Belirli hisselerdeki yoğunlaşma ne zaman fark edildi? Likidite riski hangi aşamada görünür hale geldi? Denetleyici kurumlar ne zaman devreye girdi? Ve en önemlisi, finansal genişlemenin nimetlerinden kimler yararlanırken riskleri kimlerin sırtına yüklendi?

Emekçinin alın teri finans piyasasının hammaddesi

Finansallaşmanın en ağır tarafı burada ortaya çıkar. Sistemin yakıtı gökten inmiyor. O para, işçinin ücretinden yaptığı tasarruftan, emeklinin yıllarca biriktirdiği paradan, küçük esnafın kenara koyduğu üç kuruştan, çocuğunun geleceği için fon alan ailenin birikiminden geliyor.

Milyonlarca insanın alın teriyle biriktirdiği küçük meblağlar finans sisteminin içinde devasa fonlara dönüşüyor. Ancak bu para havuzunu yönetenlerin sahip olduğu bilgi, güç ve hareket alanıyla parasını oraya yatıran sıradan yurttaşın sahip olduğu güç aynı değil. Bir tarafta profesyonel finans çevreleri, şirketler, büyük sermaye sahipleri ve piyasanın bütün araçlarına erişebilenler var; diğer tarafta birikimini enflasyona ezdirmemeye çalışan milyonlar.

Aynı piyasadalar, ama aynı oyunu oynamıyorlar. Birisinin kaybı bilanço kalemidir, diğerinin kaybı yıllarca çalışarak biriktirdiği hayatıdır.

Asıl asalaklık burada

Finansallaşma geliştikçe üretimden bağımsız biçimde servet elde etme beklentisi de büyür. Para, daha fazla para üretmek üzere dolaşıma sokulur. Toplumsal zenginliği yaratan emek geri plana itilirken, finansal mülkiyet hakkı zenginleşmenin anahtarı haline gelir.

Asalaklaşma dediğimiz şey de tam burada ortaya çıkar: Toplumsal değeri üretenlerin değil, o değer üzerinde mülkiyet hakkı kurabilenlerin büyüdüğü bir düzen. Emekçinin alın teriyle oluşan tasarruf havuzu yukarı doğru aktarılır, oluşan getiriler özel ellerde toplanır; çark kırıldığında ise bütün topluma “istikrarı korumamız gerekiyor” denir.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca “kim gözaltına alındı?” ya da “hangi şirket batacak?” değildir. Asıl mesele, bu ülkede üretilen serveti kimin yarattığı, kimin sahiplendiği ve sistem çöktüğünde faturanın kime kesildiğidir.

Ortada teknik bir finans meselesinden daha fazlası var. Bu, doğrudan bir sınıf meselesidir. Halkın tasarruflarının finansal sermayenin hammaddesine dönüştürüldüğü, servet artışının yukarıda toplandığı, riskin ise aşağıya dağıtıldığı bir düzenden söz ediyoruz. Milyonların emeğiyle yaratılan zenginliğin üzerinde küçük bir azınlık söz sahibi olurken, milyonlara giderek daha fazla risk taşıması öğütleniyor.

Bugünkü fon krizi bu düzenin kazası değil, nasıl işlediğini görünür hale getiren çatlaklardan biridir. Ve o çatlağın içinden görünen şey açıktır: Çark dönerken kazanç sermayenin, çark kırıldığında fatura halkındır.

Exit mobile version