Almanya’da sermayenin krizinin faturasının işçi ve emekçilere kesilmesine yönelik adımlar büyüyen bir tepkiyle karşılanıyor. DGB’nin çağrısıyla 15 büyük kentte düzenlenen eylemlerde yaklaşık 175 bin kişi çalışma saatlerinin uzatılması, emeklilik haklarının budanması, sağlık ve sosyal güvenlik alanındaki kesintilere karşı sokağa çıktı. Essen’deki eylem ise yalnızca hükümete değil, mücadelenin sınırlarını düzen içi taleplerle çizen sendika bürokrasisine yönelik öfkenin de görünür olduğu bir kürsüye dönüştü.
Alman Sendikalar Birliği DGB’nin “Hak ederek kazandın! İşin, sağlığın, emekliliğin” sloganıyla yaptığı çağrı üzerine 26 Eylül’de Almanya’nın 15 büyük kentinde on binlerce işçi ve emekçi sokaklara çıktı.
DGB, ülke genelindeki eylemlere yaklaşık 175 bin kişinin katıldığını açıkladı.
Gösterilerin temel gündemini hükümetin çalışma yaşamı, emeklilik, sağlık sistemi ve sosyal güvenlik alanında gündeme getirdiği reform planları oluşturdu.
Hükümet bu adımları “rekabet gücü”, “esneklik”, “sistemin sürdürülebilirliği” ve demografik dönüşüm gibi kavramlarla gerekçelendirirken, işçiler açısından ortaya çıkan tablo daha uzun çalışma, sosyal haklara daha sınırlı erişim ve emeklilik koşullarının ağırlaşması anlamına geliyor.
Bir başka ifadeyle tartışmanın merkezinde yalnızca sosyal devletin nasıl finanse edileceği değil, ekonomik krizin ve sermaye birikimindeki tıkanmanın bedelinin hangi sınıfa ödetileceği sorusu bulunuyor.
Sermayenin “reform” dediğine işçiler hak gaspı diyor
Almanya’da uzun süredir patron örgütleri tarafından gündemde tutulan çalışma sürelerinin esnetilmesi talebi, hükümetin reform gündeminin önemli başlıklarından biri.
Günlük çalışma süresine ilişkin mevcut sınırlamaların haftalık çalışma süresi hesabıyla değiştirilmesi, sermaye çevreleri tarafından daha fazla “esneklik” talebiyle savunuluyor.
Sendikalar ve işçi örgütleri ise bu düzenlemenin sekiz saatlik işgününün fiilen aşındırılması, uzun çalışma günlerinin yaygınlaştırılması ve işçinin yaşamının işletmelerin ihtiyaçlarına daha fazla tabi hale getirilmesi anlamına geleceğini belirtiyor.
Tartışmanın diğer ayağını emeklilik oluşturuyor.
Yaşlanan nüfus, sosyal sigorta sistemlerinin maliyeti ve ekonomik büyümedeki sorunlar gerekçe gösterilerek emeklilik sisteminin yeniden yapılandırılması tartışılıyor. Ancak bu tartışmanın işçi açısından somut karşılığı, daha uzun süre çalışma, emeklilik yaşının fiilen yükselmesi ve yıllarca ödenen primlerin karşılığının giderek daha zor koşullara bağlanması tehlikesi.
Sağlık ve hastalık raporu uygulamalarına yönelik planlar da aynı hattın parçası.
Hükümet ve sermaye temsilcilerinin “maliyetleri azaltma” ve “kötüye kullanımı önleme” başlıkları altında sunduğu düzenlemeler, işçilerin hastalık hakkının dahi giderek bir maliyet kalemine indirgenmesine yönelik eleştirileri büyütüyor.
Böylece işçinin çalışma gücünün korunması, sağlığı ve emekliliği, kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp şirket bilançolarının ve devlet bütçesinin maliyet hesaplarına tabi hale getiriliyor.
Essen’de işçi öfkesi Burgplatz’a aktı
Nordrhein-Westfalen eyaletindeki merkezi eylem Essen’de gerçekleştirildi.
Kentin farklı bölgelerinden yürüyüşlerle gelen binlerce kişi Burgplatz’da toplandı. DGB NRW, Essen’deki katılımı yaklaşık 18 bin olarak açıkladı; polis ise daha düşük bir sayı verdi.
Mitingin atmosferi, sıradan bir sendikal basın açıklamasının çok ötesindeydi.
“Çav Bella” ile açılan alanda “Yaşasın Enternasyonal Dayanışma” sloganları yükseldi, faşizme karşı mücadele çağrıları yapıldı. Sendika flamalarının yanı sıra göçmen örgütlerinin, sol yapıların ve gençlik gruplarının bayrakları alanda yerini aldı.
Ancak Essen’de öfkenin tek adresi hükümet değildi.
DGB yönetiminin yıllardır izlediği sosyal ortaklık çizgisine, sermaye ve hükümetlerle uzlaşmayı esas alan sendikal anlayışına yönelik eleştiriler de mitingin en dikkat çekici başlıklarından biri oldu.
Çeşitli antifaşist ve antikapitalist gençlik grupları DGB yönetimini yeterince mücadeleci davranmamakla suçladı.
Bir grup gösteri boyunca:
“Şimdi sınıf mücadelesinin zamanı!”
sloganını attı.
Alana giren bir gençlik grubunun taşıdığı pankart ise doğrudan DGB Başkanı Yasmin Fahimi’ye sesleniyordu:
“Hey Fahimi, sen aslında hangi çıkarları temsil ediyorsun? Her taviz bizim için yenilgidir!”
Pankart daha sonra miting alanında yüksekçe bir noktaya asıldı.
Bu tepki, sendikal hareket içindeki temel tartışmalardan birini yeniden görünür hale getirdi: İşçi sınıfının kazanımları hükümetle ve sermayeyle müzakere edilerek mi korunacak, yoksa daha sert ve bağımsız bir sınıf mücadelesi hattı mı kurulacak?
Kürsüye de tepki: “Dışarı, dışarı”
Mitingde DGB adına yapılan bazı konuşmalar, alandaki gruplar tarafından “Dışarı, dışarı” sloganlarıyla protesto edildi.
Bu tepkinin arkasında yalnızca o gün yapılan konuşmalar değil, Alman sendikal hareketinin uzun yıllardır sürdürdüğü “sosyal ortaklık” anlayışına yönelik birikmiş hoşnutsuzluk bulunuyor.
DGB yönetimi hükümetin sosyal kesintilerini eleştirirken aynı zamanda Almanya ekonomisinin rekabet gücü, yatırımların artırılması ve sanayinin güçlendirilmesi gibi başlıklara da vurgu yapıyor.
Fahimi konuşmasında, sosyal güvenliğin azaltılması ve çalışanların üzerindeki yükün artırılmasıyla güçlü bir ekonomi kurulamayacağını belirterek yatırımların, iyi ücretlerin, satın alma gücünün ve modern altyapının önemini öne çıkardı.
Bu yaklaşım DGB’nin genel siyasi çizgisini de ortaya koyuyor: İşçi haklarıyla sermayenin rekabet gücü arasında bir denge kurulabileceği varsayımı.
Essen’deki daha radikal grupların eleştirisi ise tam olarak bu noktada yoğunlaştı.
Onlara göre sorun, Almanya ekonomisinin “yanlış politikalarla” yönetilmesinden ibaret değil. Asıl sorun, ekonomik daralmanın ve uluslararası rekabetin faturasının ücretleri baskılanan, çalışma süreleri uzatılan ve sosyal hakları budanan işçilere çıkarılması.
Bu nedenle sosyal kazanımların yalnızca hükümete yapılan çağrılarla korunamayacağını savunan gruplar, daha açık bir sınıf mücadelesi hattı talep ediyor.
Patronlar “reform”, işçiler “saldırı” diyor
Alman patron örgütleri ise DGB’nin gösterilerine tepki göstererek reformların ertelenemeyeceğini savundu.
Sermaye çevrelerinin temel argümanı, Almanya’nın uluslararası rekabet gücünü koruyabilmesi için işgücü piyasasının daha esnek hale getirilmesi, sosyal güvenlik maliyetlerinin kontrol altına alınması ve çalışma yaşamında daha fazla esneklik sağlanması gerektiği yönünde.
Bu söylem yeni değil.
Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi Almanya’da da ekonomik durgunluk, uluslararası rekabet, sanayide dönüşüm ve bütçe baskıları gündeme geldiğinde ilk tartışılan başlıklar ücretler, emeklilik, sosyal güvenlik ve çalışma süreleri oluyor.
Sermayenin kârları, büyük şirketlerin serveti ve ekonomik krizin yükünün şirketlere nasıl dağıtılacağı ise aynı ölçüde sorgulanmıyor.
İşçi hareketinin itirazı da burada yoğunlaşıyor.
Yıllar süren mücadelelerle elde edilen sekiz saatlik işgünü, emeklilik hakkı, ücretli hastalık izni ve sosyal güvenlik gibi kazanımlar patronların ya da hükümetlerin işçilere sunduğu birer lütuf değil.
Bu hakların her biri uzun grevlerin, direnişlerin ve sınıf mücadelelerinin ürünü.
Dolayısıyla bugün “reform” adı altında tartışmaya açılan şey, yalnızca teknik bir sosyal politika düzenlemesi değil; işçi sınıfının tarihsel kazanımlarının yeniden paylaşım kavgasının konusu haline gelmesi.
DGB’nin açmazı: Sosyal ortaklık mı sınıf mücadelesi mi?
26 Eylül gösterileri bu nedenle iki ayrı gerilimi aynı anda açığa çıkardı.
Birincisi, işçi sınıfıyla hükümet ve sermaye arasındaki açık çıkar çatışması.
İkincisi ise sendikal hareketin kendi içindeki mücadele çizgisi tartışması.
DGB yönetimi işçilere dönük saldırılara karşı geniş çaplı bir mobilizasyon örgütlerken, aynı zamanda çözümü Almanya ekonomisinin yeniden güçlendirilmesi, yatırımların artırılması ve “adil” bir sosyal ortaklığın kurulması perspektifi içinde arıyor.
Essen’de yükselen sloganlar ise işçi hareketinin bir bölümünün bu sınırları yeterli görmediğini gösterdi.
“Her taviz bizim için yenilgidir” pankartı ya da “Şimdi sınıf mücadelesinin zamanı” sloganı, bu memnuniyetsizliğin en açık ifadeleri oldu.
DGB yönetimi sosyal hakları savunurken Alman sermayesinin rekabet gücünü de gözeten bir çerçeve kurmaya çalışıyor. Daha radikal işçi ve gençlik grupları açısından ise işçi sınıfının çıkarlarıyla patronların çıkarlarının aynı program içinde uzlaştırılabileceği fikrinin kendisi sorunlu.
Essen’deki gerilim tam da bu politik ayrımın dışavurumuydu.
Sokaktaki soru değişmedi: Krizin bedelini kim ödeyecek?
15 kentte yaklaşık 175 bin kişinin sokağa çıkması, Almanya’da sosyal haklara yönelik saldırıların sessizce kabul edilmeyeceğini gösterdi.
Ancak Essen’deki tablo, bir başka gerçeği de ortaya koydu.
İşçiler yalnızca hükümetin sosyal kesinti planlarına değil, mücadeleyi seçim dönemleriyle sınırlayan, hükümetler ve patronlarla masa başı uzlaşmayı merkeze alan sendikal anlayışa karşı da seslerini yükseltiyor.
Önümüzdeki dönemde Almanya’daki sınıf mücadelesinin yönünü belirleyecek temel soru da burada duruyor:
Yıllar süren mücadelelerle kazanılmış haklar sosyal ortaklık masalarında mı savunulacak, yoksa işyerlerinden sokaklara uzanan daha bağımsız ve militan bir işçi hareketi mi gelişecek?
26 Eylül eylemleri bu soruya henüz kesin bir yanıt vermedi.
Fakat Essen’de yükselen öfke, tartışmanın artık yalnızca hükümetin reform paketleriyle sınırlı olmadığını gösterdi.
