23 Sentlik Askerden Mekke İttifakı’na: Emperyalizmin Savaşında Kimin Çocukları Ölecek? – Editör

mekke-savunma

Filistin denildiğinde kürsülerin sesi yükseliyor, Gazze denildiğinde yumruklar sıkılıyor, İsrail söz konusu olduğunda iktidarın dili bir anda “anti-emperyalist” bir tona bürünüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yıllardır Türkiye kamuoyuna kendisini Filistin meselesinin en güçlü savunucularından biri olarak sunuyor. Ancak dış politikanın gerçek yüzü kürsülerde söylenen sözlerden çok, askerî anlaşmaların altında atılan imzalarda ve alınan fiilî kararlarda ortaya çıkıyor.

Bugün Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı çerçevesinde, üzerinde mutabık kalınan askerî güç ve kabiliyetlerin Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılmasını öngören kararın taraflarından biri konumunda. Bu karar, yalnızca teknik bir güvenlik düzenlemesi olarak değerlendirilemez. Çünkü aynı iktidar, yıllardır Filistin ve Gazze üzerinden yüksek perdeden bir siyasi ve ahlaki söylem kurarken şimdi İsrail’le de çatışan bir aktöre karşı Suudi Arabistan’ın güvenlik mimarisinin parçası haline geliyor. Tam da bu nedenle mesele artık yalnızca diplomatik bir tutarsızlık değil, doğrudan doğruya siyasal bir hesap verme meselesidir.

Burada sorulması gereken temel soru şudur: Bu ülkenin askerleri kimin savaşı için, hangi çıkarlar uğruna ve kimin çocuklarına karşı gönderilecek?

Türkiye tarihinde bu sorunun acı bir karşılığı var. Kore Savaşı yıllarında Türkiye’nin binlerce kilometre ötede bir savaşa asker göndermesi, sosyalistlerin ve barış yanlılarının en sert biçimde karşı çıktığı kararlardan biriydi. Nâzım Hikmet’in “23 Sentlik Asker” şiiri de bu tarihsel yaranın üzerinde yükseldi. Şairin itirazı yalnızca belirli bir dış politika kararına değil, yoksul halk çocuklarının büyük devletlerin jeopolitik hesaplarında harcanabilir birer asker olarak görülmesineydi. Aradan onlarca yıl geçti, Washington’daki başkanlar değişti, Ankara’daki iktidarlar değişti, uluslararası sistem farklı biçimler aldı; fakat soru değişmedi: Emperyalist güç mücadelelerinde faturayı neden hep emekçinin, yoksulun ve işçinin çocuğu ödüyor?

Bugün Mekke İttifakı tartışılırken “23 Sentlik Asker”in yeniden hatırlanmasının nedeni tam da budur. Savaş kararlarını saraylarda oturanlar verir, ama cepheye sarayların çocukları gitmez. Savunma sanayii tekellerinin sahipleri çocuklarını çatışma bölgelerine göndermez. Büyük şirketlerin yönetim kurulları bombaların altında kalmaz. Savaşın bedelini işçiler, emekçiler, yoksullar ve onların çocukları öder. Bu nedenle meseleye yalnızca “Suudi Arabistan mı haklı, Husiler mi haklı?” gibi dar bir çerçeveden bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, Ortadoğu’yu onlarca yıldır savaş alanına çeviren ekonomik, askerî ve jeopolitik düzenin kimin çıkarına çalıştığıdır.

Petrol yollarının güvenliği kimin için korunuyor? Silah fabrikalarının kasaları kimin kanıyla doluyor? Enerji koridorları, limanlar ve ticaret yolları uğruna ölenler neden hep halk çocukları oluyor? Bu sorular, yalnızca dış politikanın değil, sınıf siyasetinin de sorularıdır.

Erdoğan iktidarının iki yüzlülüğü de tam burada ortaya çıkıyor. Bir tarafta Filistin mitingleri, Gazze söylemleri ve İsrail yönetimine yönelik son derece sert açıklamalar bulunuyor; diğer tarafta ise Türkiye’nin bölgedeki askerî denklemin daha aktif bir parçası haline geldiği bir tablo var. Bugün İsrail’le de çatışan Husilere karşı Suudi Arabistan’ın güvenlik sisteminin içinde askerî pozisyon alınması ihtimali, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Filistin dayanışması değişmez bir dış politika ilkesi midir, yoksa ihtiyaç duyulduğunda yükseltilen bir iç politika söylemi midir?

Elbette Husileri yalnızca “İsrail’e karşı savaşan bir güç” olarak tanımlamak doğru değildir. Ancak bu gerçek, Erdoğan iktidarının içine düştüğü siyasal çelişkiyi ortadan kaldırmaz. Çünkü iktidar İsrail karşıtlığını yıllardır yalnızca diplomatik bir tutum olarak değil, ahlaki bir kimlik ve siyasi meşruiyet alanı olarak sundu. Şimdi ise bu söylemin sahadaki karşılığını açıklamak zorundadır.

Üstelik Husilere karşı yürütülecek bir savaş yalnızca Yemen sınırları içinde okunamaz. Husiler İran tarafından desteklenen ve Tahran’ın bölgesel nüfuz ağının önemli unsurlarından biri olarak görülen bir güçtür. Bu nedenle Husilerle doğrudan askerî çatışmaya girilmesi, Türkiye’yi fiilen İran’la doğrudan savaşa sokmasa bile, İran’la yürütülen daha geniş bölgesel güç mücadelesinin içine çekme ve Ankara-Tahran gerilimini askerî bir boyuta taşıma riskini beraberinde getirir. Yemen’de açılacak her yeni cephe, çok kısa sürede İran, Körfez ülkeleri, ABD ve İsrail arasındaki daha büyük hesaplaşmanın bir parçasına dönüşebilir.

Sorgulanması gereken bir başka mesele de Ankara-Washington ilişkileridir. Erdoğan iktidarı yıllardır bir taraftan ABD’ye meydan okuyan bir söylem kullanırken, diğer taraftan NATO üyeliğini, Washington’la askerî ilişkileri ve Batı güvenlik sistemi içindeki konumunu korumayı sürdürdü. Bu nedenle Erdoğan-Trump ilişkisini yalnızca iki lider arasındaki kişisel yakınlık ya da gerilim üzerinden okumak yetersizdir. Asıl mesele, Türkiye’nin ABD merkezli güvenlik mimarisindeki yapısal konumudur.

Washington’la ilişkilerinde uluslararası destek ve hareket alanı arayan Erdoğan yönetimi, bunun karşılığında Türkiye’yi bölgesel askerî görevlerin daha aktif bir unsuru haline mi getiriyor? Bu, cevaplanması gereken meşru bir siyasi sorudur. “Trump meşruiyet verdi, Erdoğan karşılığında savaşa giriyor” düşüncesi de tam olarak bu siyasi ilişkinin sorgulanmasından doğuyor. Ancak eleştirinin gücü yalnızca kanıtlanmamış gizli pazarlık iddialarında değil, gözümüzün önündeki somut yapısal ilişkide yatmaktadır.

Anti-emperyalizm, Washington’a zaman zaman bağırmak değildir. Bir gün ABD’ye meydan okuyup ertesi gün aynı askerî düzen içinde yeni roller üstlenmek de anti-emperyalizm değildir. Anti-emperyalizm, başka halkların topraklarını büyük devletlerin nüfuz alanı olarak görmemek; halkların kendi kaderini tayin hakkını savunmak emperyalist savaşlara, işgallere ve vekâlet savaşlarına karşı çıkmaktır. En önemlisi de kendi ülkesinin emekçi çocuklarının başka ülkelerin iktidar ve sermaye hesapları uğruna ölüme gönderilmesine karşı durmaktır.

Bu nedenle mesele Erdoğan’ın İsrail hakkında kaç kez sert konuştuğu değildir. Mesele, Türkiye’yi hangi askerî ilişkilere soktuğudur. Aynı siyasi iktidar, yıllardır özelleştirmelerden kamu-özel işbirliği projelerine, madenlerden enerjiye, limanlardan büyük altyapı yatırımlarına kadar uzanan ekonomik tercihleriyle ülkenin kaynaklarını emperyalist tekellere ve Arap şeyhlerine peşkeş çekmekle eleştiriliyor. Bu ülkenin kaynakları kimin için kullanılıyor? Emekçinin ürettiği zenginlik neden emekçiye dönmüyor? Halk ekonomik kriz, yüksek fiyatlar ve ağır çalışma koşulları altında yaşarken neden milyarlarca liralık askerî ve jeopolitik projeler sorgulanamaz alanlar gibi sunuluyor?

Bir ülkede emekçiler geçinemiyorsa, gençler gelecek göremiyorsa ve kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı sürekli tartışılıyorsa, dışarıya asker gönderme kararı yalnızca bir “güvenlik politikası” değildir. Aynı zamanda bir sınıf meselesidir. Çünkü savaş bütçesinin parasını sermaye sınıfı cebinden ödemez; vergilerle halk öder. Savaş büyüdüğünde canıyla ödeyen de yine halk olur.

Tam da bu nedenle iktidarın cevaplaması gereken sorular nettir: Suudi Arabistan’a kaç asker gönderilecek? Bu askerler nerede görev yapacak? Görev tanımları ne olacak? Türk askerleri Husilerle doğrudan çatışmaya girecek mi? Hava savunması mı yapacaklar, istihbarat mı sağlayacaklar, lojistik destek mi verecekler? Türkiye’nin bu konuşlandırmadan doğacak siyasi ve askerî yükümlülükleri nelerdir? Bir Türk askeri Yemen kaynaklı bir saldırıda hayatını kaybederse bunun siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?

Bunların tamamı halka açık biçimde anlatılmalıdır. Çünkü asker Saray’ın askeri değildir, bir siyasi partinin askeri hiç değildir. Bu ülkenin çocukları hiçbir iktidarın dış politika pazarlığında harcanabilecek bir unsur olarak görülemez.

Tarih birebir tekrar etmez. 1950’nin Kore’si ile 2026’nın Ortadoğu’su aynı değildir. Ancak tarih bazen aynı soruyu farklı koşullarda yeniden önümüze koyar. Kore’ye asker gönderilirken de “uluslararası yükümlülükler”, “Türkiye’nin çıkarları” ve “Batı dünyasındaki yerimiz” anlatılıyordu. O dönemde sosyalistler, “Anadolu’nun yoksul çocuklarının Kore’de ne işi var?” diye soruyordu. Bugün benzer bir tarihsel hafıza başka bir soruyla karşımızda duruyor: Anadolu’nun emekçi çocuklarının Yemen savaşında ne işi olacak?

Bu sorunun cevabı yalnızca “ittifak yükümlülüğü” denilerek geçiştirilemez. Tutarlı bir anti-emperyalist politika yalnızca ABD’ye karşı olmak da değildir. İsrail’in Filistin halkına yönelik politikalarına karşı çıkarken İran’ın, Suudi Arabistan’ın ya da başka bir bölgesel gücün hegemonya hesaplarını kutsamak da anti-emperyalizm değildir. Halkların ihtiyacı yeni askerî bloklar değil, yeni vekâlet savaşları hiç değildir.

Ortadoğu halklarının ihtiyacı barıştır. Filistin halkının kendi kaderini belirleyebilmesidir. Yemen halkının yıllardır süren savaşın yıkımından kurtulmasıdır. Türkiye halkının da başka ülkelerin savaşlarına sürüklenmemesidir.

Nâzım Hikmet’in “23 Sentlik Asker”i bugün hâlâ insanın boğazına düğümleniyorsa, bunun nedeni yalnızca şiirin edebî gücü değildir. Çünkü o şiirin arkasında tarif edilen düzen bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Bir tarafta büyük devletler, silah tekelleri ve nüfuz alanlarını büyütmeye çalışan iktidarlar; öte tarafta ise üniforma giydirilmiş emekçi çocukları vardır.

Bugün sorulması gereken soru Erdoğan’ın kürsüde İsrail’e kaç kez bağırdığı değildir. Sorulması gereken şudur: Türkiye halkının çocukları kimin çıkarları için silah altına alınacak?

Filistin gerçekten savunulacaksa bunun yolu başka halkları yeni savaşlara sürüklemekten geçmez. Emperyalizme gerçekten karşı çıkılacaksa bunun yolu bir güç merkezinden uzaklaşıp başka bir bölgesel güç merkezinin askerî denklemine eklemlenmek değildir. Barış gerçekten savunulacaksa önce savaş kararlarının bedelini ödeyecek halka hesap verilmelidir.

Çünkü savaş kararlarını siyasetçiler verir, silah tüccarları kazanır, bedeli ise yoksullar öder. Bugün Türkiye’nin önündeki asıl tarihsel mesele de budur: Bu ülkenin emekçilerinin ve çocuklarının herhangi bir büyük gücün ya da bölgesel iktidarın jeopolitik hesabında yeniden “23 sentlik asker” muamelesi görmesine izin verilip verilmeyeceğidir.

Exit mobile version