Kolektif Mücadele Platformu

DÜZENİN KRİZİ DERİNLEŞİRKEN DEVRİMCİ HAREKET NEDEN GÜÇLENEMİYOR? – Şemdin Şimşir

sistem

Bir kadının “Ölmek istiyorum” çığlığından devrimci hareketin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesine

Devrimci hareketin aşamadığı kısır döngü…

Bir süredir Türkiye devrimci hareketin aşamadığı tasfiyeciliği, örgütsel daralmayı ve toplumsal etkisizleşmeyi tartışıyoruz. Ülkemizde yoksulluk derinleşiyor, eşitsizlikler büyüyor, emekçilerin yaşam koşulları ağırlaşıyor. Dünyada savaşlar, emperyalist rekabet ve siyasal krizler halkların yaşamını kuşatıyor. Düzenin çelişkileri keskinleşirken, bu düzeni değiştirme iddiasındaki devrimci hareketin önemli bir bölümü güçlenmek yerine toplumsal etkisini yitiriyor.

Sorun yalnızca sayısal olarak büyüyememek değildir. Toplumsal bağlar zayıflıyor, siyasal faaliyet dar çevrelere sıkışıyor, örgütsel daralma ve marjinalleşme birbirini besliyor. Ekonomik kriz kendiliğinden devrimci yükseliş yaratmaz. Hoşnutsuzluk, örgütlü mücadeleyle buluşmadığında umutsuzluğa, korkuya ve edilgenliğe dönüşür. Tam da bu nedenle, devrimci hareketin kendi pratiğini sorgulaması zorunludur.

Tasfiyecilik yalnızca örgütlerden kopuş ya da yapıların dağılması değildir. Devrimci iddiasını koruduğu hâlde toplumla bağlarını geliştiremeyen, varlığını sürdürmeyi başlı başına amaç hâline getiren siyasal anlayış da bu sorunun parçasıdır. Örgütsel daralma, marjinalleşme ve tasfiyecilik aynı kavramlar değildir; ancak birbirlerini besler. Asıl tehlike, güçsüzlüğün kendisinden çok, onu yeniden üreten alışkanlıkların normalleşmesidir.

Devlet baskısı, örgütlenme engelleri, ideolojik kuşatma ve ekonomik güvencesizlik bu tablonun gerçek nedenleri arasındadır. Fakat bunları görmek, kendi örgütlenme anlayışımızı ve mücadele yöntemlerimizi sorgulama sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Hangi acıyı anlatsak? “Ölmek istiyorum” diyen kadından geriye kalan soz…

Bir sokak röportajında yetmiş yaşındaki bir kadın geçinemediğini anlatıyor. Yaşamının son döneminde huzur ve güvence beklerken, yoksulluğun altında ezildiğini söylüyor. Sonra şu iki kelimeyi dile getiriyor:

“Ölmek istiyorum.”

Bu söz, yalnızca bir yakınma değildir; ağır bir insani çaresizliğin ifadesidir. Peki hangisini anlatsak? Çocuğuna bir çift ayakkabı alamadığı için çaresizlik yaşayan anne babayı mı? Markette çocuğunun istediğini alamadan eve dönen aileyi mi? Kirasını ve faturalarını ödeyemeyen emekliyi mi? Geçim sıkıntısıyla boğuşurken yaşamına son veren insanları, metroda yaşanan intiharların geride bıraktığı acıyı mı? Yoksa yetmiş yaşında “Ölmek istiyorum” diyen kadının sesini mi?

Bunlar birbirinden kopuk acılar değildir. Her birinin kendine özgü yaşam öyküsü ve nedenleri vardır; hepsini tek bir nedene indirgemek doğru değildir. Ancak yoksulluğun, güvencesizliğin ve yalnızlaşmanın insan hayatı üzerindeki ağır yükünü görmezden gelemeyiz. Özellikle intiharları tek bir ekonomik nedene bağlamak, yaşananların karmaşıklığını ortadan kaldırır. Bu gerçek, geçim sıkıntısının yarattığı toplumsal yıkımı sorgulamamıza engel değildir.

İlk tepkimiz tanıdıktır: İşte kapitalizm, işte sömürü düzeni, işte sermayenin ve iktidarın politikalarının insanları getirdiği nokta! Bu teşhir gereklidir. Fakat yıllardır aynı düzeni eleştiren bizler, bütün bu acıların yaşandığı yerde kendimizin nerede durduğunu da sormalıyız.

Düzenin çelişkileri büyürken biz neden büyüyemiyoruz? İnsanların çaresizliği derinleşirken devrimci hareket neden onların yaşamında örgütlü ve güven veren bir güç hâline gelemiyor?

Kapitalizmi teşhir etmek neden yetmiyor?

Kapitalizmin emeği sömürdüğünü, eşitsizlikleri yeniden ürettiğini, devletin egemen sınıfların çıkarlarını koruduğunu uzun yıllardır anlatıyoruz. Bunlar Marksist çözümlemenin temel tezleridir. Ancak bir düzeni doğru açıklamakla onu değiştirecek toplumsal gücü yaratmak aynı şey değildir.

Yoksulluğu yaşayan insanlarla birlikte mücadele edilmediğinde kapitalizm eleştirisi, kendi çevremizde tekrarladığımız doğrulara dönüşür. Söylem radikalleşir, toplumsal etki daralır. Karl Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’de vurguladığı gibi:

“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.”

Dünyayı değiştirmek gerektiğini anlatmak, bunu sağlayacak toplumsal ilişkileri kurmanın yerine geçmez. Teori vazgeçilmezdir; ama mücadele içinde sınanmayan, insanların deneyimleriyle beslenmeyen teori, canlı siyasal pratiğe yön veremez.

Bir örgütün toplantılar, yayınlar, açıklamalar ve eğitim çalışmaları yürütmesi gereklidir. Fakat bunlar toplumsal mücadeleyi büyütmek yerine yalnızca örgütün kendi varlığını sürdürmesine hizmet ettiğinde araç olmaktan çıkar, amaca dönüşür. Faaliyet sürer; ancak bu faaliyetin kaç insanla kalıcı bağ kurduğu, hangi soruna çözüm aradığı, hangi mücadeleyi geliştirdiği geri planda kalır.

Elbette işçi direnişlerinde, kadınların, gençlerin, ekoloji hareketlerinin ve mahalle dayanışmalarının içinde emek veren örgütlenmeler vardır. Sorun, bu mücadelelerin neden daha geniş, sürekli ve birleşik bir toplumsal güce yeterince dönüşmediğidir.

Halk adına konuşmakla halkın içinde mücadele etmek aynı şey değildir.

Halk neden bizi duymuyor? Biz halkı duyuyor muyuz?

“Bu kadar yoksulluk varken insanlar neden harekete geçmiyor?” diye soruyoruz. Oysa yoksulluk kendiliğinden siyasal bilinç üretmez. İşini kaybetme, güvencesinden olma, dışlanma ve geleceğini tehlikeye atma korkusu insanların örgütlenmesinin önünde somut engeller yaratır. Çaresizlik, tek başına örgütlü mücadeleye dönüşmez.

İnsanların birbirlerine güvenebildiği, sorunlarını ortaklaştırdığı, birlikte karar aldığı ve mücadele ederek sonuç elde ettiği ilişkiler kurmak zorundayız. Antonio Gramsci’nin hegemonya yaklaşımı, mücadelenin yalnızca devlet iktidarından ibaret olmadığını; düşünsel, kültürel ve toplumsal ilişkiler içinde de sürdüğünü gösterir. Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi ise ezilenlerin kendileri adına konuşulan edilgen insanlar değil, kendi özgürleşmelerinin öznesi olması gerektiğini hatırlatır.

Halkın sorunlarını bilmek, halkın yerine konuşma hakkı vermez. İnsanların deneyimlerini dinlemeyen, onları karar süreçlerinin dışında bırakan siyaset kendi içine kapanır. Topluma ulaşamadığında da sorunu toplumun bilinçsizliğinde arar.

Bu nedenle asıl sorularımız şunlardır: İnsanlar mücadeleye hangi koşullarda katılıyor? Hangi engellerle karşılaşıyor? Bizim örgütlenmelerimizde söz ve karar sahibi olabiliyorlar mı? Siyasal gündemimiz onların gündelik yaşamıyla gerçekten buluşuyor mu?

Toplumun bizi neden duymadığını sorarken, bizim toplumu ne kadar dinlediğimizle yüzleşmeliyiz.

Özeleştiriden örgütlenmeye: Kısır döngüyü aşmak

Yetmiş yaşındaki kadının yoksulluğunun ya da geçim sıkıntısı yaşayan insanların acılarının sorumluluğu, bu düzene karşı mücadele edenlere yüklenemez. Ekonomik ve siyasal yıkımın sorumlularıyla ona karşı mücadele edenlerin sorumlulukları aynı değildir. Ancak yıkımdan sorumlu olmamak, ona karşı yürüttüğümüz mücadelenin yetersizliğini sorgulamaktan bizi kurtarmaz.

Özeleştiri yalnızca eksikleri kabul etmek değildir. Bu eksikleri yeniden üreten siyasal alışkanlıkları değiştirmektir. Ölçütümüz yalnızca kaç açıklama yaptığımız, kaç toplantı düzenlediğimiz ya da kaç kişiye ulaştığımız olamaz. Esas ölçüt, kaç insanla kalıcı ilişki kurduğumuz, hangi ortak mücadeleyi geliştirdiğimiz ve insanların kendi hayatları üzerinde ne ölçüde söz sahibi hâline geldiğidir.

“Ölmek istiyorum” diyen kadını bir görüntüye, çocuğuna ayakkabı alamayan ebeveyni bir sosyal medya paylaşımına, geçim sıkıntısı içindeki insanları yalnızca siyasal bir örneğe dönüştürmek yetmez. Bu yaşamların kesiştiği mahallelere, işyerlerine ve gündelik ilişkilere bakmalıyız. Emeklilerin, işçilerin, işsizlerin, gençlerin ve kadınların ortak talepler etrafında örgütlenmesini sağlayan ilişkiler geliştirmeliyiz.

Yaşlıları yalnız bırakmamak, barınma ve geçim sorunları etrafında dayanışma kurmak, hukuki ve sosyal haklara erişimi birlikte savunmak küçümsenecek işler değildir. Ancak dayanışma yalnızca geçici yardıma indirgenmemeli; kamusal sorumluluğun yerine geçmeden, insanların kendi hakları için ortak karar aldığı örgütlü mücadeleyi güçlendirmelidir.

Emeklilerin geçim sorunu, işçilerin ücretleri, kadınların eşitliği, gençlerin geleceksizliği, barınma ve sağlık hakkı birbirinden kopuk değildir. Bunları ortaklaştıran şey yalnızca sloganlar değil, süreklilik taşıyan ilişkiler ve birlikte verilen mücadelelerdir. Gündelik hayatın somut sorunları için yürütülen mücadele, büyük toplumsal dönüşüm hedefinin karşıtı değil, onun maddi ve siyasal zeminidir.

Sonuç: Devrimcilik iddiamızı kendi pratiğimizde sınamak

Çocuğuna ayakkabı alamayan ebeveynin çaresizliği, borç ve geçim baskısı altındaki insanların yaşadığı acılar, metroda gerçekleşen intiharların geride bıraktığı sorular ve yetmiş yaşındaki kadının “Ölmek istiyorum” sözü, bize yalnızca düzenin yarattığı yıkımı göstermiyor. Aynı zamanda, bu yıkıma karşı mücadele ettiğini söyleyenlerin halkla kurduğu ilişkinin niteliğini sorgulatıyor.

Devrimci hareketin tarihsel birikimi ve ödediği bedeller önemlidir; ancak geçmişteki haklılık bugünkü siyasal pratiğin doğruluğunu kanıtlamaz. Tasfiyeciliği, örgütsel daralmayı ve toplumsal marjinalleşmeyi aşmak, yalnızca mevcut yapıları korumakla değil, toplumla kurulan bağları yeniden güçlendirmekle mümkündür.

Asıl mesele, devrimci olduğumuzu ne kadar güçlü söylediğimiz değil, mücadelemizin insanların hayatında nasıl bir karşılık bulduğudur.

Bugün kendimize sormamız gereken soru açıktır: Peki biz neredeyiz? Bu insanların hayatında ne kadar varız? Yıllardır değiştirmek istediğimizi söylediğimiz düzen karşısında gerçekten neyi değiştirebildik?

Bu sorular devrimcilik iddiamızdan vazgeçmenin değil, onu gerçek yaşam içinde sınamanın gereğidir. Kısır döngüyü aşmanın yolu, düzeni eleştirmekle yetinmeyip kendi mücadele anlayışımızı ve pratiğimizi değiştirmekten geçer. Devrimci hareket, değiştirmek istediği toplumla kurduğu ilişkiyi ve kendisini değiştirmediği sürece, daralmanın sınırları içinde dönüp dururuz.

Mobil sürümden çık