Sayı 04 · s. 3 · 10 dk okuma
Solun Krizi, Tasfiyeciliğin Kıskacı ve Yeniden Sınıfla Buluşma Zorunluluğu
“Bir siyasal partinin kendi yanlışları karşısındaki tutumu, o partinin ne kadar ciddi olduğunu değerlendirmenin en önemli ve en güvenilir yollarından biridir.”
V. İ. Lenin, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı
Lenin’in bu saptaması yalnızca devrimci örgütlerin birbirlerini değerlendirmek için başvurabileceği bir ölçüt değildir; çok daha önce ve çok daha esaslı biçimde, her devrimci hareketin kendi pratiğine yöneltmesi gereken materyalist bir sınamadır. Çünkü bir siyasal örgütün ciddiyeti, kendisi hakkında kurduğu anlatıyla, kullandığı devrimci sıfatlarla ya da geçmişten devraldığı tarihsel mirasla değil, kendi gerçekliğiyle kurduğu ilişkinin niteliğiyle ölçülür. Yanlışlarını gizleyen, başarısızlıklarını başarı söylemleriyle örten, örgütsel zayıflığını politik iddiaların arkasına saklayan bir hareket, yalnızca başkalarını yanıltmaz; zamanla kendi gerçekliğini görme yeteneğini de kaybeder. Devrimci özeleştiri bu nedenle bir alçakgönüllülük gösterisi değil, siyasal gerçeklikle yeniden bağ kurmanın ve onu değiştirecek araçları yaratmanın zorunlu koşuludur.
Bugün kendisini sosyalist, komünist ya da devrimci olarak tanımlayan yapıların önemli bir bölümünün yaşadığı kriz, yalnızca sayısal küçülme, örgütsel güç kaybı ya da toplumsal etkisizlik değildir. Sorun daha derinde, devrimci öznenin kendi tarihsel varlık koşullarıyla kurduğu ilişkinin bozulmasında yatmaktadır. Teorik üretimin zayıflaması, eleştirel düşüncenin körelmesi, örgütsel hedeflerin daralması, kadro politikasının gerilemesi, sınıf içerisinde süreklilik taşıyan bağların çözülmesi ve devrimci ahlakın yerini giderek grup aidiyetleri ile karşılıklı meşrulaştırmanın alması, aynı krizin birbirine bağlı görünümleridir. Bu nedenle bugün tartışılması gereken şey sosyalizmin tarihsel geçerliliği değil, sosyalizm adına yürütülen siyasal pratiğin niteliğidir.
Kapitalizm ortadan kalkmamıştır. Tersine, sermayenin emek üzerindeki tahakkümü hem genişlemiş hem de yeni biçimler kazanmıştır. Üretimin parçalanması, taşeronlaştırma, güvencesizleştirme, esnek çalışma, platform ekonomileri, lojistik ağların genişlemesi, borçlandırma ve işgücünün sürekli hareket hâline zorlanması, sınıf ilişkilerini ortadan kaldırmamış; onları daha karmaşık, daha dağınık ve çoğu zaman daha görünmez hâle getirmiştir. İşçi sınıfı da ortadan kalkmış değildir. Klasik sanayi proletaryasının sınırlarını aşarak hizmet sektöründe, depolarda, lojistikte, çağrı merkezlerinde, hastanelerde, üniversitelerde, platform ekonomilerinde, taşeron sistemlerinde ve güvencesiz çalışma biçimlerinde çok daha geniş bir toplumsal tabana yayılmıştır. Başka bir deyişle proletarya yok olmamış, sermayenin gelişimiyle birlikte yeniden biçimlenmiştir.
Dolayısıyla sınıf siyasetinin nesnel zemininin ortadan kalktığını ileri sürmek, kapitalizmin güncel hareketini yanlış okumaktır. Asıl sorun, sosyalist hareketin sınıfın bu yeni bileşimini çözümleme, onun gündelik yaşamını kavrama ve bu yaşamın içerisindeki çelişkilerde örgütsel olarak kök salma kapasitesindeki zayıflamadır. İşçi sınıfının değişmesi, sınıf siyasetinin terk edilmesini değil; tersine, sınıf siyasetinin yeni koşullara uygun olarak yeniden kurulmasını gerektirir. Marx’ın materyalist yöntemi açısından mesele, tarihsel öznenin eski biçimlerini nostaljik biçimde tekrar etmek değil, sermaye-emek çelişkisinin bugün hangi somut biçimler altında üretildiğini kavramaktır.
Bugün solun önemli bir bölümünde görülen temel kırılma, siyasal faaliyetin maddi toplumsal ilişkiler alanından giderek temsili ve sembolik alanlara çekilmesidir. İşyerlerinde, fabrikalarda, depolarda, mahallelerde, okullarda, üniversitelerde, sendikalarda ve gündelik yaşamın çatışmalı alanlarında süreklilik taşıyan örgütlenmenin yerini dönemsel kampanyalar, sosyal medya görünürlüğü, basın açıklamaları ve kısa süreli politik mobilizasyonlar almaktadır. Bunların hiçbiri kendi başına gereksiz değildir; propaganda da, açıklama da, kampanya da devrimci faaliyetin araçları olabilir. Fakat araçların örgütlenmenin kendisinin yerine geçmesi, devrimci siyasetin maddi içeriğini aşındırır. Propagandayı örgütlenme, görünürlüğü güç, açıklamayı siyasal kapasite sanmaya başladığımız yerde siyaset giderek gerçek güç ilişkilerinden kopar.
Tasfiyecilik tam da bu noktada yalnızca tarihsel bir polemik kavramı olmaktan çıkar ve bugünün somut siyasal sorunlarından biri hâline gelir. Tasfiyeciliği yalnızca örgütlerin biçimsel olarak dağıtılması ya da parti fikrinin açıkça reddedilmesi olarak anlamak yetersizdir. Daha geniş ve güncel anlamıyla tasfiyecilik, devrimci hareketin sınıf içinde uzun soluklu çalışma yürütme, kadro yetiştirme, kalıcı örgütsel mevziler yaratma ve burjuva siyaseti karşısında bağımsız bir devrimci irade oluşturma hedeflerinden adım adım uzaklaşmasıdır. Örgütsel sürekliliğin yerini dönemsel hareketlilik, kadro politikasının yerini gevşek çevre ilişkileri, sınıf çalışmasının yerini genel politik söylem, bağımsız devrimci hattın yerini ise mevcut siyasal kümelenmeler içerisinde pozisyon alma aldığında tasfiyecilik artık yalnızca örgütsel bir tercih değil, giderek yerleşikleşen bir siyasal kültür hâline gelir.
Bu kültürün en belirgin sonuçlarından biri, sol içi rekabetin sınıf mücadelesinin önüne geçmesidir. Sermayeye, patron sınıfına, burjuva devletin emek karşıtı politikalarına ve kapitalist sömürü ilişkilerine yönelmesi gereken siyasal enerji, giderek başka sol yapılara karşı üstünlük kurma arayışına harcanmaktadır. Sınıf mücadelesinde elde edilemeyen mesafenin, sol içi güç dengelerinde kazanılacak göreli üstünlüklerle telafi edilmeye çalışıldığı görülmektedir. Bir yapının küçülmesi başka bir yapının güçlenmesi, bir örgütün hata yapması diğerinin politik doğruluğunun kanıtı, bir çevrenin dağılması ise başka bir çevrenin başarısı gibi algılanmaktadır.
Oysa başka bir örgütün zayıflaması bizi güçlü kılmaz. Başkasının sınıftan kopmuş olması bizim sınıfla bağ kurduğumuzu kanıtlamaz. Başkasının politik etkisizliği bizim etkili olduğumuz anlamına gelmez; başkasının örgütsel yanlışları da bizim siyasal doğruluğumuzun maddi kanıtı değildir. Devrimci bir hareketin gerçek ölçütü, diğer sol yapılara kıyasla nerede durduğu değil, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle nasıl bir ilişki kurabildiğidir. İşçi mücadelelerinin içinde süreklilik taşıyan bağlar yaratabiliyor mu, üretim ve yaşam alanlarında kalıcı mevziler oluşturabiliyor mu, yeni kadrolar yetiştirebiliyor mu, politik etkisini örgütsel ilişkiye dönüştürebiliyor mu ve emekçilerin gündelik mücadeleleriyle devrimci program arasında canlı bir bağ kurabiliyor mu? Bir hareketin gerçek gücü bu soruların yanıtında ortaya çıkar.
Bu açıdan bakıldığında, sol içerisinde giderek ritüelleşen çok imzalı açıklamaların da materyalist bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekir. Farklı sosyalist yapıların belirli gelişmeler karşısında ortak tutum alması, eylem birliği geliştirmesi ya da ortak açıklamalar yayımlaması elbette ilkesel olarak yanlış değildir. Sınıf mücadelesinin belirli uğraklarında ortak eylem, hatta kimi koşullarda zorunlu bir politik görev hâline gelebilir. Fakat eylem birliği ile siyasal güç görüntüsü yaratma arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Gerçek örgütsel kapasiteden kopuk uzun imza listeleri, kimi zaman maddi güç ilişkilerini perdeleyen bir sembolik temsil biçimine dönüşmektedir.
Birkaç kişilik çevrelerin, fiilen örgütsel varlığı son derece sınırlı olan yapıların ya da yalnızca isim düzeyinde varlığını sürdüren grupların yan yana gelerek oluşturduğu uzun imza listeleri tek başına siyasal kuvvet yaratmaz. Onlarca imzanın bulunduğu bir çağrı birkaç yüz insanı dahi harekete geçiremiyorsa, burada sorun imza sayısının yetersizliği değil, örgütlü toplumsal gücün zayıflığıdır. Marksist siyaset açısından güç, isimlerin toplamı değil, örgütlenmiş insan, süreklilik taşıyan kadro, sınıf içerisinde kurulmuş güven ilişkileri ve mücadele anında harekete geçirilebilecek maddi kapasitedir.
Buradaki asıl mesele başarısızlık da değildir. Her devrimci hareket yenilebilir, geri çekilebilir, güç kaybedebilir, yanlış taktikler izleyebilir ve belirli dönemlerde tarihsel olanakları değerlendiremeyebilir. Devrimci mücadele doğrusal bir ilerleme çizgisi değildir. Asıl sorun, yenilginin yenilgi, başarısızlığın başarısızlık olarak tanımlanamamasıdır. Çünkü gerçek durumun üzeri başarı söylemleriyle örtüldüğü anda yenilgiden öğrenme imkânı da ortadan kalkar. Bir örgüt ancak nerede yanıldığını, hangi hesabının yanlış çıktığını ve hangi örgütsel yetersizliğin onu geri düşürdüğünü açık biçimde kavrayabildiği ölçüde ileriye doğru hareket edebilir.
Lenin’in parti ciddiyeti üzerine yaptığı vurgu bu nedenle yalnızca ahlaki bir tutuma değil, devrimci örgütün bilimsel karakterine işaret eder. Ciddi bir devrimci örgüt, kendi hatalarını gizleyen değil, onları sistematik biçimde inceleyen; yanlışları kişisel kusurlara indirgeyen değil, onların politik ve örgütsel kaynaklarını araştıran; özeleştiriyi dönemsel bir ritüel olarak değil, devrimci gelişmenin sürekli bir mekanizması olarak ele alan örgüttür. Özeleştiri, örgütün kendi kendisini cezalandırması değil, teori ile pratiğin arasındaki mesafeyi yeniden kurmasıdır.
Ne var ki bugün solun bazı kesimlerinde eleştirinin yerini karşılıklı suskunluğun, siyasal değerlendirmelerin yerini ise ilişkileri koruma kaygısının aldığı görülmektedir. Açık eleştiri kolaylıkla “sekterlik”, “bölücülük” ya da “dayanışmayı zedelemek” suçlamalarıyla karşılanabilmekte, böylece herkesin birbirinin eksikliklerini bildiği ama bunların açık biçimde konuşulmadığı bir karşılıklı meşrulaştırma düzeni ortaya çıkmaktadır. Bu durum yoldaşlığın değil, politik atalete dayalı bir uzlaşmanın ifadesidir. Devrimci dayanışma yanlışları örtmek değil, onları aşacak siyasal zemini yaratmaktır; yoldaşlık birbirini sürekli onaylamak değil, gerektiğinde birbirine hakikati söyleyebilme cesaretidir.
Marksizmin temel üstünlüklerinden biri, gerçeklikle kurduğu materyalist ilişkidir. Marksizm dünyayı bizim olmasını istediğimiz biçimiyle değil, olduğu hâliyle kavramaya ve onu değiştirecek maddi güçleri yine bu gerçekliğin içerisinden çıkarmaya çalışır. Bu nedenle kendi örgütsel gerçekliğimizi olduğundan farklı göstermek yalnızca kötü propaganda yapmak değildir; materyalist yöntemin kendisinden uzaklaşmaktır. Kitlelerden kopuk bir hareket, kendisini kitlesel ilan ederek kitleselleşmez. Sınıf içerisinde maddi karşılığı bulunmayan bir politik çizgi, yalnızca doğru sloganlar üreterek toplumsal kuvvete dönüşmez. Devrimci siyaset, iddia ile maddi güç arasındaki mesafeyi doğru biçimde görmeyi gerektirir.
Bugün devrimci hareketin önündeki temel görev de bu nedenle görünürlük siyasetinin sınırlarını aşarak yeniden sınıfın maddi yaşamına dönmektir. Ancak bu dönüş romantik bir “fabrikalara dönüş” çağrısı olarak anlaşılmamalıdır. Bugünün işçi sınıfı yüz yıl öncesinin toplumsal bileşimine sahip değildir; çalışma biçimleri, kent yaşamı, üretim süreçleri ve sermaye birikiminin örgütlenişi önemli ölçüde değişmiştir. Yapılması gereken, sınıfın bugünkü bileşimini, yeni çalışma rejimlerini, güvencesizlik biçimlerini, borçlandırmayı, göçmen emeğini, kadın emeğinin özgül konumunu, genç işçilerin deneyimlerini ve sermayenin yeni sömürü mekanizmalarını somut olarak çözümlemektir.
Sınıfla buluşmak, sınıf adına konuşmak değildir; sınıfın içinde siyasal ve örgütsel bir varlık yaratmaktır. İşyerlerinde, mahallelerde, sendikalarda, gençlik içerisinde, kadın emekçiler arasında, göçmen işçiler içinde ve güvencesiz çalışanların gündelik yaşamında uzun süreli, sabırlı ve sistematik bir faaliyet yürütmektir. Bunun kestirme yolu yoktur. Devrimci örgüt inşası, konjonktürün hızına kapılmadan, her toplumsal hareketliliği tarihsel sıçrama olarak görmeden ve her politik gündemi örgütün bütün faaliyetini belirleyen geçici bir heyecana dönüştürmeden kalıcı birikim yaratabilmeyi gerektirir.
Kadro yetiştirmek zaman ister, sınıf içerisinde güven oluşturmak zaman ister, bir işkolunda ya da mahallede süreklilik taşıyan ilişkiler kurmak zaman ister, örgütsel gelenek yaratmak ve politik bir çizgiyi maddi kuvvete dönüştürmek zaman ister. Devrimci çalışmanın “iğneyle kuyu kazmaya” benzetilmesinin anlamı da buradadır. Bu benzetme yalnızca sabrı değil, devrimci siyasetin maddi karakterini anlatır. Sosyal medya görünürlüğü birkaç saat içerisinde yaratılabilir, bir açıklama birkaç dakika içerisinde yayımlanabilir, bir politik gündem birkaç gün içinde değişebilir; fakat sınıf içerisinde güvene, mücadele deneyimine ve ortak örgütsel pratiğe dayalı bir ilişki ancak uzun süreli emekle kurulabilir.
Aynı materyalist ölçütü kendi gerçekliğimize uygulamak zorundayız. İstediğimiz noktada olmayabiliriz; örgütsel gücümüz sınırlı, toplumsal etkimiz yetersiz, kadro birikimimiz zayıf ve sınıf içerisindeki mevzilerimiz kırılgan olabilir. Bunları gizlemek ya da başarı söylemleriyle telafi etmeye çalışmak bize hiçbir şey kazandırmaz. Tersine, nerede olduğumuzu doğru biçimde tanımlamak, nereye gitmemiz gerektiğini belirlemenin ilk koşuludur. Başkalarının zayıflıklarını sıralamak, kendi görevlerimizin üzerini örtemez.
Bu nedenle sola yönelttiğimiz eleştiriyi kendimizi dışarıda bırakan bir teşhir faaliyetine dönüştürmek, eleştirinin devrimci niteliğini ortadan kaldırır. Eleştirinin değeri, başkasının yanlışını ne kadar keskin biçimde gösterebildiğimizle değil, kendi pratiğimizde hangi dönüşümü yaratabildiğimizle ölçülmelidir. Örgütlenemiyorsak neden örgütlenemediğimizi, kadro yetiştiremiyorsak hangi çalışma tarzının buna engel olduğunu, işçi sınıfı içerisinde kalıcı ilişkiler kuramıyorsak hangi siyasal ve örgütsel alışkanlıkların bizi sınıftan uzaklaştırdığını araştırmak zorundayız. Eksiklerimizi birer mazeret olarak değil, önümüzde duran devrimci görevlerin somut tarifi olarak ele almak gerekir. Tam da bu nedenle devrimci özeleştiri, kendini küçültmek ya da sürekli hata ilan etmek değildir. Özeleştiri, mevcut durum ile ulaşılması gereken düzey arasındaki mesafeyi doğru biçimde ölçmek ve bu mesafeyi kapatacak siyasal ve örgütsel araçları yaratmaktır. Eleştiri ancak inşaya bağlandığında devrimci anlam kazanır. Aksi durumda en keskin sözler bile zamanla politik bir konfor alanına dönüşebilir; herkes yanlışları görür, herkes krizden söz eder, fakat çalışma tarzında, kadro politikasında ve sınıfla kurulan ilişkide hiçbir şey değişmez.
Bugünün görevi solun krizini yalnızca teşhir etmek değil, bu krizin maddi ve örgütsel nedenlerini aşacak yeni bir devrimci inşa anlayışı geliştirmektir. Görünürlüğün yerine köklülüğü, dönemsel hareketliliğin yerine sürekliliği, gevşek çevre ilişkilerinin yerine örgütlü sınıf bağlarını, kendisini tekrar eden siyasal ritüellerin yerine gerçek toplumsal mevziler yaratmayı esas almak gerekir. Devrimci örgütün amacı kendi varlığını sürdürmek ya da sol içindeki konumunu güçlendirmek değil, işçi sınıfının bağımsız tarihsel hareketinin örgütlü bir parçası hâline gelmektir.
Burada Leninist örgüt anlayışının güncelliği de yeniden ortaya çıkar. Devrimci örgüt yalnızca mevcut bilincin pasif yansıması değildir; sınıf mücadelesinin dağınık deneyimlerini siyasal bir bütünlüğe kavuşturan, mücadeleler arasındaki bağı kuran, kendiliğinden hareketin sınırlarını aşmaya çalışan ve işçi sınıfının bağımsız siyasal iradesini örgütleyen bir araçtır. Bu nedenle sınıfın kendiliğinden hareketiyle devrimci örgüt arasında mekanik bir karşıtlık kurmak ne kadar yanlışsa, örgütü sınıfın dışında kendi başına tarih yapan bir irade olarak görmek de o kadar yanlıştır. Devrimci özne, sınıf mücadelesinin dışında değil, tam da onun içinde, onun deneyimlerinden öğrenerek ve bu deneyimleri daha ileri bir siyasal bilinç düzeyine taşıyarak kurulabilir.Mesele bu nedenle basitçe “solun yanlışları” meselesi değildir. Mesele, devrimci hareketin kapitalizme karşı mücadelede yeniden tarihsel bir özne hâline gelip gelemeyeceğidir. Bunun yanıtı sosyal medya tartışmalarında, uzun imza listelerinde, örgütlerin kendileri hakkında kurdukları iddialı anlatılarda ya da geçmişin mirasına yaslanarak verilemez. Yanıt ancak sınıfla kurulacak maddi ilişkide, yetiştirilen kadrolarda, yaratılan örgütsel mevzilerde, mücadele içerisinde kazanılan güven ilişkilerinde ve işçi sınıfının bağımsız siyasal iradesini güçlendirecek kalıcı örgütlenmelerde verilebilir.
Sol ya yeniden sınıfla buluşacak, onun bugünkü maddi yaşamının içerisinde kök salacak ve devrimci siyaseti gerçek toplumsal güç ilişkileri üzerinde yeniden kuracaktır ya da giderek kendi içine kapanmış, kendi çevresine konuşan ve tarihsel etkisini kaybeden bir siyasal alana dönüşecektir. Fakat bizim açımızdan asıl mesele bu hükmü başkaları hakkında vermek değildir. Esas mesele, bu tarihsel zorunluluğun gereğini kendi pratiğimiz açısından yerine getirebilmektir.
Kendimizi haklı çıkarmaya değil, kendimizi aşmaya ihtiyacımız vardır. Başkalarının başarısızlığından güç devşirmeye değil, kendi maddi gücümüzü örgütlemeye; sınıf adına konuşmakla yetinmeye değil, sınıfın içinde örgütlenmeye; görüntü üretmeye değil, kalıcı mevziler yaratmaya; eleştiriyi çoğaltmaya değil, eleştirinin sonuçlarını devrimci pratiğe dönüştürmeye ihtiyacımız vardır.
Devrimci siyasetin ciddiyeti de en sonunda burada sınanacaktır. Çünkü tarihin hükmü, kendimiz hakkında ne söylediğimize değil, hangi sınıfsal mevzileri yaratabildiğimize, hangi mücadeleleri örgütleyebildiğimize ve işçi sınıfının bağımsız siyasal gücünün oluşmasına ne ölçüde katkıda bulunabildiğimize bakacaktır.





