“Biz Marksizmi/Leninizmi entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye’sinde devrim yapmak için Marksizmi Leninizmi öğreniyoruz!” (Mahir Çayan)
Devrim, toplumsal yapıları kökünden sarsan bir yıkım ve yeniden inşadan öte, bireyin iç dünyasında başlayan köklü bir değişim sürecidir. Bu süreç, insanın düşüncelerini, duygularını ve beğenilerini dönüştürmekle temellenir; çünkü bu unsurlar, bireyin kişiliğini oluşturan temel dinamikler olup, onun toplumsal ilişkilerdeki rolünü ve tarihsel eylemini belirler. Devrimci yaşam, işte bu içsel unsurların devrimci bir ideolojiyle yeniden şekillenmesinin doğal sonucudur. Birey, ancak düşüncelerini sınıf mücadelesinin gerçekliğine uyarlayarak, duygularını sömürüye karşı isyanla doldurarak ve beğenilerini kolektif özgürleşmeye yönelterek, devrimin aktif bir parçası haline gelebilir. Bu dönüşüm, rastgele bir bireysel çaba değil, tarihsel materyalizmin diyalektik ilkelerine dayanan sistematik bir mücadele gerektirir; zira bireyin bilinci, maddi yaşam koşullarının yansımasıdır ve bu koşullar değiştirilmeden gerçek bir devrimci bilinç oluşamaz.
Devrimin Omurgası: Halk Örgütlenmeleri
Devrimin omurgası, halkın örgütlenmesi ve bilinçlendirilmesinde yatar; bu, devrimin yalnızca fiziksel bir çatışma değil, aynı zamanda ideolojik bir savaş alanı olduğunu gösterir. Halk, kendiliğinden devrime yönelmez; bu, bilinçli bir eğitim ve yönlendirme sürecini zorunlu kılar. Halkı bilgilendirmek, onları kitle örgütlenmelerine dahil etmek, sınıf düşmanını doğru tanımlamak ve mücadele stratejilerini öğretmek, devrimci partinin temel görevlerindendir. Parti, bu süreci kadrolarıyla yürütür; kadrolar, devrimin teorik ve pratik taşıyıcıları olarak, halkın içindeki potansiyeli harekete geçirir. Tarihsel örnekler bu gerçeği aydınlatır: 1917 Ekim Devrimi’nde, Rusya’daki işçi ve köylü kitleleri, Bolşevik Partisi’nin sistematik örgütlenme çalışmaları sayesinde çarlık rejimine karşı birleşmiş, fabrikalardan köylere uzanan bir ağ oluşturmuştur. Bu örgütlenme, salt sayısal bir birikim değil, ideolojik bir derinleşme sürecidir; halkın duygularını pasif boyun eğmeden aktif direnişe evriltmek, düşüncelerini bireysel kurtuluş hayallerinden kolektif zafer vizyonuna taşımakla başarılmıştır. Benzer şekilde, Küba Devrimi’nde, Sierra Maestra dağlarında başlayan gerilla mücadelesi, köylülerin maddi sömürü koşullarını analiz ederek onları bilinçlendirmiş, Batista rejiminin emperyalist dayanaklarını yıkmıştır. Bu örnekler, devrimin başarısının, halkın içsel dönüşümüne bağlı olduğunu vurgular; çünkü güven, inanç ve örgütlenme, ancak bireyin duygusal ve düşünsel dünyasında kök salarsa kalıcı olur.
İdeolojik Dönüşüm: Eski Zincirlerin Yerine Yeni Bilinç
İdeolojik dönüşüm, devrimci mücadelenin en karmaşık ve derin katmanını oluşturur; burada eski sömürü ideolojisinin zincirleri kırılır ve yerine proletarya ideolojisi yerleştirilir. Duygu, düşünce ve beğenilerin değiştirilmesi, ideolojinin somut yansımaları olarak görülmelidir; bunlar, bireyin dünya algısını şekillendirir ve toplumsal davranışlarını belirler. Emperyalist propaganda mekanizmaları, halkları ideolojik hegemonya altına alır: Medya, eğitim ve kültürel araçlarla duyguları korkuyla, düşünceleri kadercilikle, beğenileri tüketimcilikle doldurur. Bu hegemonyayı kırmak, devrimci ideolojinin yayılmasıyla mümkündür; halklar, ancak bu ideolojiyle donatıldıklarında, isyanlarını gerçek bir devrime dönüştürebilirler. Örneğin, 1789 Fransız Devrimi öncesi köylü ayaklanmaları, feodal sömürüye karşı öfke patlamaları olarak kalmış, ideolojik bir bütünlükten yoksun oldukları için dağılmıştır; oysa 1917’de Marksist-Leninist ideoloji, bu öfkeyi sınıf bilincine dönüştürmüş ve kalıcı bir zafer sağlamıştır. Vietnam Devrimi’nde de, Ho Chi Minh’in önderliğinde, köylü ve işçiler emperyalist işgale karşı gerilla savaşı yürütmüş, maddi koşullarını ideolojik analizle birleştirerek ABD’nin teknolojik üstünlüğünü yenmiştir. Bu süreç, bireyin iç dünyasını devrimci materyalizmle doldurmayı gerektirir; çünkü teori, kitleleri sardığında maddi bir güç haline gelir (Marx-Engels, Alman İdeolojisi, 1845). İdealizm ise, tanrı korkusu ve kadercilikle halkı pasifleştirir; devrimci mücadele, bu metafizik tuzakları materyalist diyalektikle aşar, bireyi tarihsel aktör haline getirir.
Tarihsel Materyalizm: Düşüncenin Maddi Kökenleri ve Sınıf Mücadelesi
Tarihsel materyalizm, devrimin teorik temelini derinlemesine aydınlatır; düşüncenin maddi kökenlerini açıklayarak, sınıf mücadelesinin kaçınılmazlığını gösterir. Tarihin özü, sınıf savaşımıdır; bu savaşım, üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişkilerden doğar ve komünizme evrilir. Düşüncenin oluşumu, maddi yaşam koşullarından ayrı düşünülemez; bireyin bilinci, ekonomik yapının yansımasıdır ve bu yapı değiştirilmeden bilinç dönüşümü yarım kalır. Kölelikten feodalizme, feodalizmden kapitalizme geçişler, bu diyalektik yasanın örnekleridir: Üretici güçlerin gelişimi, eski ilişkileri yıkar ve yenilerini doğurur. Çin Devrimi’nde, Mao’nun köylü tabanlı stratejisi, bu yasayı pratiğe dökmüştür; feodal-emperyalist yapıların maddi çelişkilerini analiz ederek, milyonları seferber etmiş ve 1949’da yeni bir düzen kurmuştur. Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde ise, endüstrileşme hamlesi, bu materyalist yaklaşımın sonucudur; sınıf mücadelesi, kolektif çiftlikler ve sanayi atılımlarıyla derinleştirilmiştir. Bu örnekler, devrimin salt duygusal bir patlama olmadığını, ideolojik ve maddi bir bütünlük gerektirdiğini gösterir; bireyin duyguları, sınıf öfkesine; düşünceleri, stratejik analize evrilmelidir.
Dünya Devrimlerinden Dersler: Örnekler ve Stratejiler
Dünya devrimlerinden çıkarılan dersler, ideolojik mücadelenin pratikteki zenginliğini ortaya koyar; her devrim, yerel koşullar içinde evrensel ilkeleri uyarlar. Ekim Devrimi, Bolşeviklerin kitleleri bilinçlendirme stratejisini örnekler; fabrikalarda kurulan sovyetler, işçilerin düşüncelerini bireysel şikayetlerden kolektif iktidara yöneltmiştir. Küba’da, Fidel’in gerilla savaşı, köylülerin duygusal bağını devrimci sadakate dönüştürmüştür; okuma-yazma seferberliği, ideolojik eğitimi somutlaştırmıştır. Vietnam’da, Tet Hücumu gibi eylemler, halkın beğenilerini emperyalizme karşı nefretle doldurmuş, uzun soluklu bir direniş yaratmıştır. Bu tarihsel vakalar, devrimin başarısının, bireyin içsel dönüşümüne dayandığını vurgular; örgütlenme, eğitim ve ideolojik derinleşme olmadan, isyanlar geçici kalır. Devrim, fikirlerin gücüyle kazanılır (Lenin, Devlet ve Devrim, 1917); bu fikirleri kitlelere aşılamak, partinin görevidir.
Devrimci Pratiğin Uygulanması: Eğitim, Örgütlenme ve Direniş
Devrimci pratiğin uygulanması, teoriyle pratiğin diyalektik birliğini gerektirir; eğitim, örgütlenme ve direniş, birbirini besleyen unsurlardır. Parti, kadroları diyalektik materyalizmle eğitir; kadrolar, halkı sınıf analiziyle donatır. Bu eğitim, seminerler, okumalar ve tartışmalarla derinleştirilir; bireyin duyguları, sömürüye karşı öfkeyle; düşünceleri, stratejik öngörüyle doldurulur. İdealizmin tuzakları –tanrı korkusu, kadercilik– materyalist eleştiriyle aşılır; çünkü bunlar, sömürücü sınıfın ideolojik silahlarıdır. Günlük hayatta, devrimci yaşam somutlaşır: Bir grev, duygusal öfkeyi kolektif güce dönüştürür; bir gerilla eylemi, düşünceleri zafer vizyonuna yöneltir. Çin’deki Uzun Yürüyüş, bu pratiğin örneğidir; Mao’nun kadroları, zor koşullarda halkı bilinçlendirerek devrimi sürdürmüştür.
Sonuç: Sürekli Devrim ve Zaferin Güvencesi
İnsan devrimleştirme süreci, bitimsiz bir diyalektik mücadele olup, düşünce, duygu ve beğenilerin dönüşümüyle zaferi güvenceye alır. Tarihsel materyalizm, bu sürecin rehberidir; proletarya öncülüğünde, emperyalizme karşı savaş, kaçınılmaz bir zaferle sonuçlanır. Bu dönüşüm, bireyi tarihsel aktör yapar; devrim, yalnızca bir an değil, sürekli bir evrim sürecidir. Pratikte uygulamak, bu ideolojik derinliği hayata geçirmektir.
Coşkun Özdemir