Marksist-Leninist teori açısından sosyalizm, kapitalist üretim tarzının içsel çelişkilerinin olgunlaşmasıyla ortaya çıkan zorunlu bir tarihsel aşamadır. Sosyalizm, ulusal sınırlar içinde kurulan yönetsel bir model değil, üretim ilişkilerinin devrimci bir kopuşla dönüştüğü, proletaryanın sınıf iktidarı altında gelişen bir geçiş dönemidir. Bu geçişin temelini, insanlık tarihindeki en temel antagonizma olan emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişki belirler. Kapitalist toplum, artı-değer sömürüsü üzerine kurulu bir tahakküm aygıtıdır; özel mülkiyet bu tahakkümün maddi temelidir. Dolayısıyla sosyalizmi kültürel reformlara, moral normlara veya kimlik temelli bir topluluk inşasına indirgemek, Marksist-Leninist kavrayışla hiçbir ortak zemini olmayan bir tahrifattır. Öcalan’ın sosyalizmi “ahlaki-toplumsal” bir modele dönüştürmesi, sınıf mücadelesini kültürel uyuma tercüme ederek sosyalizmi ekonomik temelden koparır ve onun devrimci niteliğini etkisizleştirir.
Öcalan’ın ulus, toplum ve devlet konularındaki yaklaşımı da aynı eklektizmin ürünüdür. Ulusu tarihsel bir kategori olarak reddederken, devlet ortaklığıyla düzenlenen bir konferansa gönderdiği mesajda “Kürt halkının ulusal güvenliğini sağladığını” iddia etmesi teorik değil, politik ihtiyaçların belirlediği bir söylem esnekliğidir. Marksist teori ulusun maddi temellerini kapitalist gelişim sürecinde açıklar; ulusu reddetmek ya da idealize etmek değil, onu kapitalizmin gelişim yasaları içinde çözmek hedeflenir. Öcalan’ın ulusu önce yok sayıp sonra ulusal kazanım ilan etmesi, tarihsel materyalizmin değil, konjonktürel pragmatiğin bir sonucudur.
Bu tahrifat, sosyalizmi “ulus-devletçi bir proje” gibi sunmaya çalışmasında da belirgindir. Oysa Marx ve Engels sosyalizmi hiçbir zaman ulusal sınırlar içinde kurulacak kalıcı bir rejim olarak tanımlamamış; kapitalist üretim tarzının küresel nitelik taşıması nedeniyle devrimci kopuşun enternasyonal bir karakter taşıyacağını açıkça belirtmişlerdir. Lenin’in Alman devriminin lehine Rus Devrimi’nden vazgeçebileceğini söylemesi, proletarya diktatörlüğünün ulus-devlete indirgenemeyecek bir sınıf iktidarı olduğunu gösteren en somut örnektir. Öcalan’ın “proleter ulus-devlet” kavramını Marksizme atfetmesi teorik hata değil, Marksizmi kendi kurgusuna uygun hale getirmek için bilinçli bir çarpıtmadır.
Öcalan, Marx’ın ulus-devlet analizinin eksik olduğunu ve bu nedenle sosyalist hareketin stratejik bir hata yaptığını iddia etmektedir. Oysa Lenin, Marksist devlet çözümlemesine olağanüstü bir netlik ve derinlikte teorik temele kazandırdığı Devlet ve İhtilal yanında Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ve Proleter Devrim ve Dönek Kautsky gibi eserlerinde ulusal sorunu emperyalizm çağında devrimci mücadelenin bir parçası olarak ele almıştır. Ekim Devrimi sonrasında kurulan Sovyetler Birliği, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıyarak ulus-devlet formunu aşan federatif bir model geliştirmiştir. Öcalan’ın “demokratik ulus” projesi ise, Leninist ulusal politikanın sulandırılmış revizyonist bir yorumundan ibarettir; burjuvazi başta olmak üzere sömürücü sınıflara tarihsel bir yaşam hakkı garanti ederken, işçi sınıfının ve onun iktidarının enternasyonalist karakterini göz ardı eder.
Öcalan’ın diyalektik materyalizmi “çelişkilerin birbirini beslediği uyumlu süreçler” olarak sunması da devrim teorisini etkisizleştiren bir başka tahrifattır. Diyalektik, karşıtların çatışması ve bu çatışmanın çözülmesi yoluyla niteliksel dönüşümü açıklar. Çelişkiyi çatışmadan koparmak, toplumsal devrimi bir moral terbiye sürecine indirger. Kapitalist toplumun temel çelişkisi olan emek-sermaye antagonizması, sınıfların uzlaşmaz yapısını belirleyen temel yasadır; uyumla değil devrimle çözülür. Bu antagonizmanın maddi temeli özel mülkiyettir. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılması sınıf mücadelesinin hedefidir. Öcalan’ın devlet-toplum ilişkisini moral bir denge mekanizmasına indirgemesi, bu temel antagonizmayı görünmez kılarak devrimin maddi zeminini ortadan kaldırır.
Kadın sorununa yaklaşımı ise teorik olmaktan ziyade kişisel mit inşasının bir parçasıdır. Marksizm-Leninizm, kadının ezilmesini kültürel veya psikolojik bir sorun olarak değil, özel mülkiyetin ortaya çıkışına içkin tarihsel bir olgu olarak kavrar. Engels’in belirttiği gibi aile, özel mülkiyet ve devlet birlikte doğmuştur; kadının köleleştirilmesinin maddi temeli, üretim araçlarının erkek egemenliğinde yoğunlaşmasıdır. Lenin’in kadın özgürlüğünü devrimin merkezine yerleştirmesi, kadını toplumsal üretime çekme, bakım emeğini toplumsallaştırma ve hukuki eşitliği güvenceye alma yönündeki politikalar Marksist yaklaşımın somutlaşmış ifadesidir. Kadın özgürlüğü lider karizmasının, kültürel dönüşümün veya kişisel otoritenin bir ürünü değil; özel mülkiyetin tasfiyesiyle mümkün olacak devrimci bir dönüşümün parçasıdır. Öcalan’ın kadın özgürlüğünü kendi siyasal konumunu yücelten bir anlatıya dönüştürmesi, kadınları devrimci özne olmaktan çıkarıp bir lider figürünün moral tasarımına tabi kılar. Bu feminist teoriyle de, Marksist özlemle de bağdaşmaz.
Tüm bu teorik tahrifatların ardından gelen “sosyalizmi yeniden kazanalım” çağrısı, devletle organik ilişki kurmayı meşrulaştıran revizyonist bir söylemdir. Devlet, sınıf egemenliğinin maddi aygıtıdır; burjuva devletini dönüştürerek sosyalizme geçmek mümkün değildir. Marksist-Leninist teoriye göre devlet, proletarya diktatörlüğü döneminde tasfiye yönünde işleyen geçici bir organdır; bürokrasiyle ittifak kurarak sosyalizm inşa etmek değil, burjuva devletinin parçalanmasıyla sosyalizme geçilebilir. Devletle uyum içinde sosyalizm iddia etmek, devrim fikrinin inkârıdır.
Sonuç olarak Öcalan’ın söylemi, Marksist-Leninist teorinin temel taşları olan sınıf antagonizması, özel mülkiyetin tarihsel rolü, diyalektik materyalizm, ulus teorisi ve kadın sorununa dair kavrayışların tamamını kendi politik çizgisine uyarlamak amacıyla sistemli biçimde tahrif eden bir revizyonizmdir. Bu söylem bilimsel sosyalizmi geliştirme iddiası taşımamakta; tersine, onun tarihsel ve devrimci özünü bulandırarak ideolojik bir uyum projesine dönüştürmektedir. Sosyalizmi devletle barışık hale getirmek, sınıf mücadelesini moral değerlere indirgemek, kadın özgürlüğünü kişisel otoriteye bağlamak ve ulus sorununu konjonktürel pragmatizmle tanımlamak, bilimsel sosyalizme değil, kapitalist düzenle uzlaşmanın ideolojik formuna hizmet eder. Bilimsel sosyalizm ise özel mülkiyetin tasfiyesini, sınıf egemenliğinin yıkılmasını ve proletaryanın devrimci iktidarını esas alır; bu çerçeve dışında geliştirilen her model, sosyalizmin değil revizyonizmin bir türevidir.
Şemdin Şimşir
8 Aralık 2025
