Son yıllarda uluslararası gelişmeleri emperyalizm kavramından bilinçli biçimde koparan, kapitalist dünya sisteminin temel çelişkilerini görünmez kılmaya çalışan bir literatürün hızla yaygınlaştığı gözlenmektedir. Bu yaklaşımın ortak özelliği, emperyalist güçler arası çatışmaları “hegemonya krizi”, “kuralsızlaşma” ya da “geçiş dönemi belirsizliği” gibi muğlak kavramlarla açıklamaya çalışması; böylece emperyalist rekabetin nesnel yasalarını perdelemesidir.
Özellikle Trump yönetimiyle birlikte ABD’nin askeri, siyasal ve iktisadi saldırganlığını “hegemonik gücün gerilemesi”nin sancıları olarak sunan bu yorumlar, Amerikan emperyalizminin sistematik ve yapısal karakterini bilinçli olarak göz ardı etmektedir. Aynı şekilde Çin’in uluslararası faaliyetleri, yalnızca “tedarik zinciri” ve “ekonomik diplomasi” başlıklarıyla sınırlandırılarak, onun hızla büyüyen emperyalist kapasitesi perdelemektedir. Oysa yaşananlar ne bir belirsizlik hâlidir ne de tarihsel bir “araf”; yaşanan, emperyalist kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının yeniden ve daha sert biçimlerde işlemesidir.
Liberal “Kopuş” Söylemi ve Emperyalizmin Gizlenmesi
Davos toplantılarında yapılan konuşmalar ve özellikle Kanada Başbakanı Mark Carney’in ifadeleri, liberal ideolojinin güncel biçimini açıkça yansıtmaktadır. “Kuralların ve ittifakların çöktüğü bir kopuş anı”ndan söz eden bu söylem, emperyalist sistemin tarihsel sürekliliğini reddederek mevcut krizi istisnai bir durum gibi sunmaktadır. Oysa emperyalizm, Lenin’in açıkça ortaya koyduğu gibi, kapitalizmin tekelci aşamasıdır ve bu aşamanın ayırt edici özelliği, rekabetin daha yıkıcı, daha militarist ve daha gerici biçimler almasıdır.
İttifakların çözülmesi, kuralların esnemesi ya da güçlünün dayatmasının artması, “yeni” değil; tekelci kapitalizmin doğrudan sonuçlarıdır. Emperyalist devletler için hukuk, norm ve ittifaklar yalnızca güç ilişkilerinin belirli bir anındaki araçlardır. Güç dengesi değiştiğinde, bu araçlar da tereddütsüz terk edilir.
Emperyalist Hegemonya ve Yanlış Kavramsallaştırmalar
Emperyalist hegemonya, hiçbir zaman “rıza üretimi”ne dayalı barışçıl bir liderlik anlamına gelmemiştir. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurduğu hegemonya, askeri üs ağları, darbeler, işgaller, ekonomik yaptırımlar ve bağımlılaştırma mekanizmalarıyla tesis edilmiştir. Hegemonya ile “tek emperyalist merkez” ya da “ultra-emperyalizm” arasında özdeşlik kuran yaklaşımlar, emperyalist rekabetin sürekliliğini reddederek Leninist çözümlemeden kopmaktadır.
Kapitalist dünya ekonomisinde mali sermayenin egemenliği, tekellerin yoğunlaşması ve sermayenin uluslararası hareketi, emperyalist güçler arasındaki rekabeti ortadan kaldırmaz; tersine daha sert, daha yıkıcı hale getirir. Bugün ABD ile Çin arasındaki gerilim, eski bir düzenin “çöküşü” değil, dünya pazarlarının yeniden paylaşımı kavgasının güncel biçimidir.
Emperyalist Güç Dengeleri ve Eşitsiz Gelişme
Veriler, eşitsiz gelişme yasasının işleyişini açıkça ortaya koymaktadır. ABD, 1950’lerde dünya sanayi üretiminin yarısından fazlasını gerçekleştirirken bugün bu oran yüzde 25 civarına gerilemiştir. Çin ise aynı dönemde marjinal bir konumdan dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 18’ine ulaşmıştır. Bu değişim, emperyalist hiyerarşinin durağan olmadığını; güç dengelerinin sürekli yeniden kurulduğunu göstermektedir.
Ancak bu değişim, emperyalizmin sona erdiği ya da yumuşadığı anlamına gelmez. ABD hâlâ dünyanın en büyük askeri gücüdür; yüzlerce askeri üs, trilyonlarca dolarlık savaş bütçesi ve küresel finans sistemi üzerindeki belirleyici etkisiyle en saldırgan emperyalist merkez olmayı sürdürmektedir. Çin ve AB emperyalistleri ise bu hegemonyayı sınırlamak ve kendi etki alanlarını genişletmek için ekonomik, diplomatik ve askeri araçlara daha fazla başvurmaktadır.
Militarizm, Gericilik ve Halklara Yönelen Saldırı
Tekelci kapitalizmin ayrılmaz bir özelliği, siyasal gericilik ve militarizmdir. Emperyalistler arası rekabetin sertleştiği her dönemde olduğu gibi bugün de militarist harcamalar artmakta, otoriter ve faşizan yönetim biçimleri güçlenmekte, emekçi sınıflara ve ezilen halklara yönelik baskılar yoğunlaşmaktadır. NATO’nun genişlemesi, bölgesel savaşlar, vekâlet çatışmaları ve silahlanma yarışı bu sürecin somut ifadeleridir.
Bu koşullarda bedel ödeyenler emperyalist merkezler değil; bağımlı ülkelerin halkları, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerdir. Savaşlar, yaptırımlar, ekonomik krizler ve yoksullaşma, emperyalist paylaşım kavgasının kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Anti-Emperyalist Mücadele
Kapitalist-emperyalist sistem içinde “eski düzene dönüş” ya da “daha adil bir küresel yönetişim” beklentisi, burjuva bir yanılsamadan ibarettir. Emperyalist barbarlık, reformlarla ya da yeni ittifak kombinasyonlarıyla geriletilemez. Gerçek ve kalıcı bir çıkış, ancak işçi sınıfının ve ezilen halkların anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadelesiyle mümkündür.
Yeni bir dünya düzeni, emperyalist güçlerin masalarında değil; halkalarin birleşik ve örgütlü mücadelesiyle kurulabilir. Sosyalizm perspektifi dışlandığında, kapitalist dünyanın sunduğu tek gelecek daha fazla savaş, daha fazla sömürü ve daha fazla yıkımdır. Emperyalizme karşı mücadele, yalnızca bir dış politika tutumu değil; sınıfsal, tarihsel ve zorunlu bir görevdir.
Şemdin Şimşir
30 Ocak 2026
