Emperyalist Haydutluğun “Özgürlük ve Demokrasi Maskesi”

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Emperyalizm hiçbir zaman amaçlarını açıkça ifade etmez. Amaçlarını her zaman; “demokrasi”, “insan hakları”, “özgürlük” ve “güvenlik” söylemlerinin arkasına gizleyerek meşrulaştırır. Ancak bu söylemlerin temel amacı hep aynıdır: hakimiyet kurmak ve yer altı-yer üstü zenginliklerine el koymak. Pazar alanlarının yeniden paylaşımı, enerji yollarının kontrolü, askeri üslerin genişletilmesi ve küresel hegemonya mücadelesi bu amaçları somutlar.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD öncülüğünde şekillenen tek kutuplu dünya düzeni, özellikle Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme stratejisi üzerine inşa edildi. “Büyük Ortadoğu Projesi” adı verilen yaklaşım, bölgenin siyasal haritasını, iktidar yapılarını ve güvenlik mimarisini emperyalist merkezlerin çıkarlarına uygun biçimde dönüştürmeyi hedefliyordu. İsrail’in güvenliği bu stratejinin merkezine yerleştirildi; bölgedeki her kriz ve askeri hamle bu güvenlik doktrini üzerinden meşrulaştırıldı.

Bugün yaşanan gerilimler de bu tarihsel çizginin devamıdır. Küresel kapitalist sistem derin bir ekonomik kriz ve pazar daralması yaşarken, enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerindeki hakimiyet mücadelesi daha da sertleşmiştir. Emperyalist merkezler arasındaki rekabet, çevre ülkelerde doğrudan işgal, vekâlet savaşı veya ekonomik abluka biçiminde kendini gösterir. “Rejim değişikliği”, “istikrar” ve “terörle mücadele” gibi kavramlar ise bu müdahalelerin ideolojik kılıfıdır.

İran’a yönelik saldırganlık da bu bağlamdan bağımsız değildir. Bölgesel güç dengelerini yeniden kurma, enerji hatlarını kontrol altına alma ve İsrail merkezli güvenlik mimarisini pekiştirme stratejisinin bir parçası olarak okunmalıdır. Mesele demokrasi değil; bölgesel üstünlük ve jeopolitik hakimiyettir. Mesele halkların özgürlüğü değil; küresel sermayenin ve askeri blokların çıkarıdır.

Hafızayı diri tutmak zorundayız. Emperyalist müdahalelerin “özgürlük” ve “demokrasi” söylemiyle pazarlanıp gerçekte nasıl yıkımlar yarattığını görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok: Irak, Libya, Afganistan, Suriye ve Venezuela hâlâ önümüzde duruyor.

Irak 2003’te “kitle imha silahları” yalanıyla işgal edildi. Bu silahlar hiçbir zaman bulunamadı. İşgalin bilançosu ortada: yüzbinlerce sivil yaşamını yitirdi, milyonlarca kişi yerinden edildi. Altyapı çöktü; elektrik, su ve sağlık sistemi büyük ölçüde tahrip edildi. Mezhep çatışmaları körüklendi ve IŞİD gibi yapılar ortaya çıktı. Demokrasi vaadiyle girilen ülke uzun süreli bir kaos ve istikrarsızlık sarmalına sürüklendi.

Libya 2011’de “sivilleri koruma” iddiasıyla NATO müdahalesine maruz kaldı. Devlet yapısı çöktü; ülke silahlı milislerin ve dış güçlerin rekabet alanına dönüştü. Petrol zengini bir ülke parçalanmış ve fiilen bölünmüş bir coğrafyaya dönüştü; köle pazarlarının yeniden ortaya çıktığı görüntüler hafızalara kazındı.

Afganistan yirmi yıl boyunca işgal altında kaldı. On binlerce sivil yaşamını yitirdi. Trilyonlarca dolarlık askeri harcamaya rağmen kalıcı istikrar sağlanamadı. İşgal güçleri çekildiğinde geriye yıkılmış bir ekonomi, derin yoksulluk ve yeniden Taliban yönetimi kaldı. “Kadın hakları” ve “demokrasi” söylemi, Afgan halkına kalıcı özgürlük getirmedi.

Suriye doğrudan ve dolaylı müdahalelerin, vekâlet savaşlarının alanına dönüştürüldü. Yüzbinlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca kişi mülteci konumuna düştü. Şehirler yerle bir edildi. “Rejim değişikliği” hesapları halklara barış değil, uzun süreli parçalanma ve yıkım getirdi.

Venezuela doğrudan askeri işgal yerine ekonomik kuşatma ve siyasi müdahale yöntemleriyle hedef alındı. Yaptırımlar, ambargolar ve finansal abluka ülke ekonomisini ağır biçimde etkiledi; petrol gelirlerine erişim engellendi, dış ticaret kanalları daraltıldı. Halk ciddi ekonomik kriz, enflasyon ve temel ihtiyaçlara erişim sorunlarıyla karşı karşıya bırakıldı. Açık darbe girişimleri ve dışarıdan “meşru lider” dayatma çabaları ve meşru devlet başkanın haydutça kaçırıldı. Ülkenin egemenliğine yönelik başka bir müdahale biçimi olarak tarihe geçti.

Bu örneklerin ortak noktası açıktır: Emperyalist müdahaleler, hangi yöntemle uygulanırsa uygulansın — askeri işgal, hava bombardımanı, vekâlet savaşı veya ekonomik abluka — halklara istikrar ve özgürlük değil; ölüm, göç, yoksulluk ve bağımlılık getirir. Altyapılar yıkılmış, ekonomiler çökertilmiştir. Ülkeler kendi kaderini belirleyen özne olmaktan çıkarılıp küresel güç mücadelesinin nesnesine dönüştürülmüştür.

İran söz konusu olduğunda da aynı tarihsel deneyim önümüzde duruyor. İran rejiminin baskıcı niteliği ayrı bir tartışmadır ve eleştirilmektedir. Ancak dış müdahalenin halkları özgürleştirdiğine dair tek bir somut örnek yoktur. Bombardımanlar ve kuşatmalar özgürlük değil, yıkım üretir. Saldırının ilk anlarında bombalanan sivil alanlar, enkaz altındaki çocuklar ve yaralanan siviller ortadayken tartışmayı “rejim değişikliği” söylemine indirgemek, geçmişte yaşanan yıkımları görmezden gelmek ve haydutların bu saldırılarını meşrulaştırmaktır.

Sonuç nettir: Emperyalist müdahaleler hiçbir zaman halklara özgürlük getirmememmiş, getirmez; yalnızca ölüm, yıkım ve bağımlılık üretir. Bu nedenle anti-emperyalist bir duruş hem içerideki baskıcı yapılara hem de dışarıdan dayatılan savaş ve kuşatma politikalarına karşı tutarlı ve ilkesel bir duruş sergilemektir. Halkların gerçek kurtuluşu, dış müdahalelerle değil, kendi örgütlü, bağımsız yürüttükleri mücadeleyle mümkündür.

Savaşın ve emperyalist talanın karşısında durmak, halkların özgürlüğü ve geleceği için ortak mücadeleyi yükseltmek hepimizin görevidir. Tarih, ancak halkların direnişiyle değiştirilebilir.

Şemdin Şimşir

1 Mart 2026