Bugün içinden geçtiğimiz tarihsel moment; emperyalist vekâlet savaşlarının, bölgesel güç rekabetlerinin ve yerel iktidar blokları arasındaki sert çatışmaların belirlediği bir siyasal zeminde şekillenmektedir. Dün karşı karşıya gelen aktörlerin bugün aynı masa etrafında buluşabilmesi, belirleyici olanın sınıf mücadeleleri değil, jeopolitik konjonktür olduğunu göstermektedir. Bu tablo çoğu zaman “reel politik zorunluluklar” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Ancak asıl mesele, bu kaygan zeminde sosyalist hareketin hangi tarihsel konumlanışı benimsediğidir: Proletaryanın bağımsız sınıf hattını mı inşa etmektedir, yoksa mevcut güç bloklarından birinin arkasında ideolojik olarak yedeklenmekte midir?
Özellikle Kürt hareketinin içine girdiği yeni yönelim karşısında solun bir kesimi belirgin biçimde pragmatik bir tutum almaktadır. Sürece dair ikili bir dil kullanılmakta; kendi yayın organlarında eleştirel bir söylem benimsenirken, aynı sürecin muhataplarıyla yan yana gelindiğinde daha uzlaşmacı ve sessiz bir dil tercih edilmektedir. Bu çift yönlü siyasal tutum, ilkesel netliğin değil, konjonktürel hesapların ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Oysa devrimci siyaset, farklı mekânlarda farklı hakikatler üretme sanatı değil; her koşulda aynı sınıf perspektifini savunma iradesidir.
Marksist-Leninist anlayışta siyasal öznenin bağımsızlığı yalnızca örgütsel bir ayrışma değil; ideolojik ve programatik bir kopuş anlamına gelir. Proletaryanın tarihsel çıkarlarını esas almayan, taktik ittifakları stratejik yönelimin yerine ikame eden her siyaset, küçük-burjuva salınımlara açık hale gelir. İlkesel konumlanışın yerini konjonktürel pozisyon alışlar aldığında siyaset sınıf zemininden kopar ve güç dengelerinin türevi haline gelir. Bugün gözlemlenen savrulma, tam da bu sınıfsal kopuşun sonucudur. Marksizm-Leninizm adına savunulan bu tutum, gerçekte ideolojik bulanıklık ve politik tutarsızlık üretmektedir.
Anti-emperyalizm, sosyalist mücadelede yalnızca belirli bir emperyal güce karşı çıkmak değildir. Dünya kapitalist sisteminin yarattığı bağımlılık ilişkilerine, bölgesel taşeron yapılara ve gerici ideolojik aygıtlara karşı bütünlüklü bir mücadeleyi ifade eder. Bu çerçevede gerici, mezhepçi ya da teokratik karakter taşıyan siyasal yapıların emperyalist sistemle kurduğu dolaylı ya da dolaysız ilişkiler göz ardı edilemez. Dün gerici olarak teşhir edilen bir öznenin, bugün taktik bir yakınlaşma nedeniyle eleştiri dışına çıkarılması ideolojik tutarlılığın aşınması anlamına gelir. Siyasal karakter, diplomatik temaslarla değil; sınıfsal konumlanışla belirlenir.
Ulusal hareket ile Marksist hareket arasındaki ilişkiler tarihsel olarak farklı biçimler alabilir. Ulusal demokratik mücadeleler belirli aşamalarda ilerici bir rol oynayabilir. Ancak Marksist-Leninist olduğunu iddia eden çevrelerin, ulusal hareketle ilişkilenmeyi ilkesel zeminden kopararak uyumculuğa indirgemesi açık bir oportünizmdir. Marksizm açısından sorun ittifakların varlığı değil; ittifak siyasetinin proletaryanın bağımsız hattını zayıflatacak biçimde yürütülmesidir. Lenin’in altını çizdiği gibi, işçi sınıfının bağımsız siyasal çizgisi korunmadığı anda, devrimci hareket burjuva ya da küçük-burjuva güçlerin kuyruğuna takılma riskiyle karşı karşıya kalır. Eğer eleştiri ölçütü sınıfsal analiz değil diplomatik hassasiyetler haline gelmişse, burada söz konusu olan stratejik esneklik değil programatik çözülmedir.
Kadın özgürlüğü, seküler yaşam, halkların eşitliği ve faşizme karşı mücadele sosyalist mücadelenin tali değil kurucu başlıklarıdır. Gerici ve emperyalizmle çeşitli düzeylerde temas halinde olan ideolojik yapılara karşı suskunluk, yalnızca ahlaki değil teorik bir tutarsızlık yaratır. Marksist teori toplumsal kurtuluşu parçalı değil bütünlüklü bir süreç olarak ele alır. Sınıf mücadelesi ile kadın özgürlüğü, ulusal sorun ile seküler mücadelesi birbirinin alternatifi değil; diyalektik olarak birbirini besleyen mücadele alanlarıdır. Bu alanlardan birini konjonktürel gerekçelerle geri plana itmek, devrimci perspektifi daraltır ve sosyalist siyaseti kimliksizleştirir.
Bir halkın ulusal demokratik taleplerini savunmak, o hareketin tüm siyasal tercihlerine eletişiz biçimde eklemlenmek anlamına gelmez. Dahası, bu tür eleştirisizlik desteklenen harekete de gerçek bir katkı sunmaz; çünkü eleştirisiz dayanışma, politik gelişimin değil durağanlığın zeminidir. Devrimci dayanışma, eleştirel dayanışmadır. Programatik netliği koruyarak kurulan birlikler kalıcıdır; ilkesiz yakınlaşmalar ise ilk krizde dağılmaya mahkûmdur.
Son kertede mesele “reel politik” tercihler değil, sınıf bağımsızlığıdır. Sosyalist hareket ya üretim ilişkilerinin dönüşümünü, emperyalist tahakkümün tasfiyesini ve gerici ideolojilerin aşılmasını hedefleyen bağımsız programını inşa edecektir; ya da bölgesel güç mücadelelerinin ideolojik yedeği haline gelecektir. Devrimci tutarlılık, zor zamanlarda da gericiliğe gericilik, emperyalizme emperyalizm diyebilme cesaretinde somutlanır. Tarihsel materyalizm açısından belirleyici olan, anlık diplomatik kazanımlar değil, sınıf mücadelesinin uzun erimli yönelimidir. Bu nedenle tercih, yalnızca taktik bir konumlanış değil; sosyalizmin tarihsel iddiasını savunup savunmama tercihidir.
Serhat Yılmaz
13 Şubat 2026
