Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da Türkiye dâhil çok sayıda bölge ülkesinin dışişleri bakanlarının katılımıyla düzenlenen olağanüstü toplantının ardından yayımlanan sonuç bildirisi, bölgedeki emperyalist köleliğin bir kez daha açığa çıkardı.
Toplantıya Türkiye, Azerbaycan, Bahreyn, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri katıldı. Görüşmelerde İran’ın bölge ülkelerine yönelik saldırıları ele alınırken, yayımlanan bildiride İran’ın balistik füze ve İHA saldırıları kınandı ve bu eylemlerin uluslararası hukuka aykırı olduğu savunuldu.
Ancak bildirinin en dikkat çekici yönü, bölgedeki gerilimin başlangıç noktası olan ABD ve İsrail saldırılarına yönelik açık bir kınamanın yer almaması oldu.
Hatırlanacağı üzere, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail tarafından İran’a yönelik başlatılan askeri saldırılar, bölgede yeni bir çatışma sürecini tetiklemişti. İran’a yönelik bu saldırılarda çok sayıda üst düzey yetkili yaşamını yitirirken, binlerce kişi de yaralandı. İran ise bu saldırılara, ABD üslerinin bulunduğu ülkeleri ve İsrail’i hedef alarak karşılık verdi.
Buna rağmen Riyad’da yayımlanan bildiride, saldırının başlatıcısı olan ABD ve İsrail’e yönelik herhangi bir siyasi sorumluluk vurgusu yapılmazken, yalnızca İran’ın karşı hamleleri kınandı. Bu durum, bölgedeki güç dengeleri ve bağımlılık ilişkileri açısından bir tablo ortaya koymaktadır.
Bildiride İran’dan “saldırılarını derhal durdurması”, “uluslararası hukuka ve iyi komşuluk ilişkilerine uyması” talep edilirken; aynı zamanda Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi hatırlatılarak devletlerin kendini savunma hakkına sahip olduğu ifade edildi. Ancak bu hakkın İran açısından görmezden gelinmesi, bildirinin çelişkili niteliğini daha da belirgin hale getirdi.
Ayrıca İran’ın bölgedeki milis güçlere verdiği desteği sonlandırması, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep’te deniz güvenliğini tehdit edecek adımlardan kaçınması istendi. Lübnan’ın egemenliğine destek vurgusu yapılırken, İsrail’in bölgedeki saldırgan politikalarına ise sınırlı ve dolaylı bir tepkiyle değinilmesi dikkat çekti.
Ortaya çıkan tablo, bölge ülkelerinin emperyalist güçlerle kurduğu ilişkilerin siyasal sonuçlarını bir kez daha gözler önüne serdi. Saldırının başlatıcısı olan güçlerin açıkça hedef alınmaması, buna karşılık saldırıya uğrayan tarafın kınanması; bağımlı dış politikanın ve siyasal uyumun tipik bir örneği olarak değerlendiriliyor.
Bu çerçevede Riyad bildirisi, yalnızca diplomatik bir metin değil; aynı zamanda bölgedeki siyasal saflaşmaların ve güç ilişkilerinin somut bir yansıması olarak öne çıkıyor.
