Tasfiyecilerin Tüketemediği Miras – Şemdin Şimşir

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

THKP-C, Kızıldere ve Türkiye Solunda Tarihle Hesaplaşma Sorunu

Türkiye devrimci hareketinin tarihindeki en önemli noktalarından biri Kızıldere direnişidir. Bu direniş yalnızca devletin düzenlediği bir katliam değil; aynı zamanda Türkiye devrimci hareketinin ideolojik karakterini, devrimci ahlakını ve mücadele anlayışını simgeleyen tarihsel bir manifestodur.

Bu nedenle Mahir Çayan ve yoldaşlarının temsil ettiği çizgi, yalnızca bir örgütsel geçmiş değil; devrimci bir başkaldırının simgesi olarak kabul edilir. Aradan geçen yarım yüzyıla rağmen THKP-C ve Kızıldere üzerine yürüyen tartışmalar hâlâ bitmiş değildir.

Ancak bu tartışmaların önemli bir bölümü devrimci bir hesaplaşma niteliği taşımaktan uzaktır. Çoğu zaman geçmişin politik anlamını açığa çıkarmak yerine; kişisel meşruiyet üretme, siyasal savrulmaları örtme ya da geçmişten pay çıkarma çabalarına dönüşmektedir. Bu nedenle bugün Kızıldere ve THKP-C mirası etrafında yürüyen polemikler yalnızca tarihsel bir tartışma değil; Türkiye devrimci hareketinin tarihle nasıl hesaplaştığının ya da hesaplaşamadığının bir göstergesidir.

Kızıldere Tanıklığı ve Değişen Söylemler

Kızıldere’den sağ kurtulan tek kişi olan Ertuğrul Kürkçü, olayın en önemli tanıklarından biridir. Ancak Kürkçü’nün farklı dönemlerde yaptığı açıklamalar, devrimci hareket içinde uzun süredir tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

Bu tartışmayı “ölmediği için mi suçlu, ölmeliydi” gibi bir kulvara çekmek, özünden sapmak anlamına gelir. Tartışma, Kürkçü’nün hayatta kalması değil; sonrasında aldığı tutum ve yaptığı açıklamalardır.

1973 yılında sıkıyönetim mahkemelerinde verdiği ifadelerde, Kızıldere’ye giden süreci suçlayarak; evin kuşatılması üzerine korkarak samanlıkta saklandığını, bu nedenle bir şey görmediğini; ayrıca Kızıldere’ye gitmeyi yanlış bulduğunu, Mahir Çayan’ın dayatıcı tutumu nedeniyle gitmek zorunda kaldığını belirtmiştir. Tasfiyeci Yusuf Küpeli ile benzer bir çizgide duruş sergilemiştir. (Bu konuda isteyen herkes o sürecin mahkeme tutanaklarını inceleyebilir.)

Daha sonraki yıllarda ise Kızıldere’yi devrimci bir direniş olarak sahiplenen açıklamalar yapmış, Mahir Çayan ve yoldaşlarının fedakârlığını vurgulamıştır. Ancak dönem dönem Mahir Çayan ve Kızıldere’nin “yanlışlığı” üzerine değerlendirmeler yapmaktan da geri kalmamış; kısacası her dönemde farklı bir tutum sergilemiştir.

Özetle; Kürkçü, tasfiyeci Yusuf Küpeli ekibine karşı Kızıldere öncesinde Mahir Çayan’la birlikte tavır alırken, Kızıldere sonrası mahkeme sürecinde tasfiyecilerle benzer bir çizgiye savrulmuştur. Devrimci hareketin genel olarak fiziki olarak ağır bir yenilgi aldığı ve tasfiyeciliğin 71 başkaldırırsın yok etmek istediği süreçte, Kürkçü bu tavrını bir yandan korurken, diğer yandan “devamcı, savunucu” bir pozisyona da bürünmüştür. Buna rağmen Kızıldere ve THKP-C hakkındaki tutarsız söylemleri sürmüştür.

Kızıldere’de yaşananlara ilişkin “orada bir ayrışma mı vardı, farklı bir muamele mi söz konusuydu?” soruları da gündeme gelmiştir. Bilinen gerçek şudur: Kızıldere’de evde bulunanların tamamı katledilmiş, yalnızca Kürkçü sağ olarak ele geçirilmiştir. Tartışma, bu durumdan çok, sonrasında ortaya konulan tutum üzerinedir.

Kızıldere sonrası sıkıyönetim mahkemelerinde, İstanbul ve Ankara’da, Kürkçü’nün de aralarında bulunduğu bazı isimlerin tasfiyeci ve inkârcı Yusuf Küpeli ile benzer bir tutum aldığı görülmektedir. Bu tutum, geçmişte gerçekleştirilen devrimci eylemlerin yanlış olduğu, hatta emperyalizme hizmet ettiği yönündeki değerlendirmeleri içermektedir.

Mahkeme savunmalarında tüm sorumluluğun Mahir Çayan’a yüklendiği, “onun yüzünden oldu” denilerek kendini aklama çabasına girildiği görülmektedir. Bazı ifadelerde ise Türkiye solu ve devrimci mücadelenin bütünüyle yanlış olduğu yönünde savrulmalar da mevcuttur.

Bu tutumun “mahkeme baskısı” ile açıklanması, aynı davada yargılanan diğer devrimcilerin THKP-C’yi ve devrimci eylemleri savunma çabalarını yok saymak anlamına gelir. Faşizmin mahkemelerinde devrimci tutumun nasıl olması gerektiği gerçeği göz ardı edilmemelidir. Ortada olan gerçek, devrimci hareketin bütününü suçlayan bir yaklaşımın ortaya çıkmış olmasıdır.

Daha sonraki süreçlerde Kürkçü’nün her dönemde farklı bir THKP-C ve Kızıldere anlatısı ortaya koyması, yalnızca psikolojik süreçlerle açıklanamayacak; politik bir savrulmanın ve inkârcılığın göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Burada mesele kişisel suçlama değil, tarihsel tutumu anlamaktır. Pek çok değerlendirme Kürkçü’nün bir “ajan” olduğu iddiasını reddetmiş, ki kimsenin de böyle bir iddiası yoktur. Yaşananların daha çok baskı ve çözülme süreciyle ilgili olduğunu ifade edilmiştir. Ancak bu durum, ortaya çıkan politik tutumun eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.

Devrimci hareket açısından belirleyici olan, yalnızca geçmişte bulunulan yer değil; o geçmiş karşısında bugün alınan tutumdur.

Kızıldere Mirası Üzerinden Süren Polemikler

Son dönemde Oğuzhan Müftüoğlu’nun BirGün TV’de yaptığı röportajda süreci anlatması ve Kürkçü ile ilgili söyledikleri tartışmaları yeniden gündeme taşımıştır. Ancak bu tartışmalarda sürecin kendisi neredeyse yoktur; adeta topyekûn bir saldırı furyası söz konusudur. Hatta konu, Kürt hareketine, Kürt halkının mücadelesine yönelik bir saldırı olarak yorumlanacak kadar apzurt noktalara çekilmektedir.

Oysa tartışılan konu; Kızıldere ve sonrasındaki, özellikle mahkeme sürecidir.

Buna karşılık Kemal Kaçaroğlu, Mahir Sayın ve çeşitli kişiler ile SYKP tarafından verilen yanıtlar, yapılan açıklamalarda Kürkçü’nün bugüne kadar yaptığı olumlu çalışmaların vurgulanması ve Oğuzhan Müftüoğlu’na yönelik eleştiriler üzerinden şekillenmiştir. Ancak burada da konunun özü geri planda kalmıştır.

Neredeyse her 30 Mart Kızıldere direnişi yıldönümünde bu tartışma yeniden gündeme gelmektedir ve gelmeye de devam edeceğe benzemektedir. Çünkü Kürkçü, kendisi ve süreçle yüzleşmedikçe; farklı ortamlarda farklı Kızıldere ve THKP-C anlatımları sürdükçe bu tartışmalar sürecektir.

Bu tartışmalar incelendiğinde ortaya çıkan tablo dikkat çekicidir. Görünürde tarihsel bir tartışma yürütülse de yöntem olarak karşı tarafı suçlama, Kürkçü’yü savunma ve karşı tarafı itibarsızlaştırma öne çıkmaktadır.

Öncelikle şunu vurgulamak gerekir: Oğuzhan Müftüoğlu’nun savunuculuğunu yapmak gibi bir derdim yoktur; buna ihtiyacı olduğuna da inanmıyorum. Kendi tarihsel değerlendirmem açısından, 1978 yılında Müftüoğlu’nun sahip olduğu düşünceleri sağ bir sapma ve THKP-C çizgisinin tasfiyesi olarak gördüğüm için yollarımız ayrılmıştır.

Burada iki temel soru sorulmalıdır:

Birincisi: Mahkeme ifadelerinin doğru mu, yanlış mı olduğu aslında tartışma konusu yapılmamaktadır. Çünkü bu ifadelerin varlığı ve içeriği bilinmektedir. Mahir’in suçlanması ve 1971 devrimci çıkışının emperyalizme hizmet ettiği yönündeki değerlendirmeler, mahkeme kayıtlarıyla ortadadır. Asıl mesele, bu tutumun politik anlamıdır.

İkincisi: Müftüoğlu’nun kişisel anlatımı çerçevesinde belirttiği gibi, “Kızıldere’de ne olduğuna dair soruma her seferinde farklı anlatımlar yapılması ikna edici değildi. Bu durum psikolojik süreçle açıklanabilir; burada ajanlık iddiası yoktur.” Bu açıklama yanlış veya yoksa muhatabı buna yanıt verir, ama anlaşılan amaç bu degil tartismayi boğmak. Ancak değişmeyen gerçek şudur: Kürkçü’nün farklı dönemlerde değişen anlatımları vardır. Bu Kürkçünün sorunu ama sorun THKP-C ve Kızıldere olduğunda durum doğal olarak değişmektedir.

Üçüncüsü: Hüseyin Cevahir’in şehit düştüğü, Mahir Çayan ve Ulaş Bardakçı’nın yakalandığı süreçte, örgütsel yapıyı sürdürmesi gereken Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga, 12 Mart faşizmi karşısında savundukları silahlı mücadele çizgisini terk ederek tasfiye sürecine yönelmişlerdir.

Buna karşılık Mahir Çayan ve Ulaş Bardakçı, Maltepe firarı sonrasında dışarıda bir yanda Denizleri darağacında almak için arayış içindeyken diğer yanda ise yeniden örgütlenme çabasına girişmiş, tasfiyeciliğin dağıttığı yapıyı toparlamak için toplantılar gerçekleştirmiştir. Ankara’da yapılan bu toplantıya Ertuğrul Kürkçü de katılmış ve o dönemde tasfiyeciliğe karşı Mahir’lerin yanında yer almıştır.

Ancak dikkat çekici olan, Kızıldere sonrasında mahkemelerde Kürkçü’nün Yusuf Küpeli çizgisine yakın bir tutum sergilemesidir. Bu tutum, yalnızca silahlı mücadeleyi eleştirmekle kalmamış; sürecin emperyalizme hizmet ettiği yönünde değerlendirmelere kadar varmıştır. Bu çerçevede tüm sorumluluk Mahir Çayan’a yüklenmiştir.

Mahkeme savcısının “şimdi mi aklın başına geldi?” şeklindeki ifadesi, tartışmanın özünü açıkça ortaya koymaktadır. Mesele yalnızca o anki savunma değil; o savunmanın politik içeriğidir.

Bugün gelinen noktada, bu tarihsel süreçten beslenerek kendisini Mahir Çayan geleneğinin temsilcisi olarak sunan yaklaşımlar, samimi bir özeleştiri geliştirmedikçe bu tartışmalar sürecektir.

Bu süreci savunanlar da tartışmadan kaçamayacaklarını bildikleri için konuyu saptırma, farklı alanlara çekme ve özünden uzaklaştırma çabası içindedir.

Oysa yapılması gereken açıktır:

Tartışmayı dağıtmak değil, tarihsel ve politik özü üzerinden derinleştirmektir.

Aksi halde, Mahir ya da THKP-C mirasçılığı iddiası, koyu bir oportünizme ve tasfiyeciliğin devamına dönüşür. Bu, geçmişte yapılamayanın bugün sürdürülmesidir. Bu nedenle Kızıldere geleneğine yönelik bu tür yaklaşımlar karşısında sessiz kalınamaz.

Devrimci Hesaplaşma mı, Tarihi Sermayeye Çevirme mi?

Bugün ortaya çıkan temel sorunlardan biri, 1971 devrimci çıkışının bazı kişiler tarafından politik bir miras olmaktan çok kişisel meşruiyet kaynağına dönüştürülmesidir.

“Ben de oradaydım” söylemi, çoğu zaman devrimci bir özeleştiri sürecinin parçası olarak değil; geçmişten beslenen bir meşruiyet üretme aracı olarak kullanılmaktadır.

Oysa devrimci hareket açısından tarihsel deneyimlerin değeri, onları kişisel prestij unsuru haline getirmek değil; eleştirel ve özeleştirel biçimde değerlendirmektir.

Tasfiyecilik ve İnkârcılık

Türkiye solunun tarihine bakıldığında iki temel eğilim öne çıkar: tasfiyecilik ve inkârcılık.

Tasfiyecilik, devrimci mirasın politik içeriğini boşaltarak etkisizleştirme eğilimidir.

İnkârcılık ise geçmişle gerçek bir yüzleşme yerine, onu yok sayma ve üzerini örtme eğilimidir.

Bu iki yaklaşım farklı görünse de aynı sonucu üretir: devrimci tarih bilincinin aşındırılması.

Türkiye devrimci hareketinin tarihi tartışılmalıdır. Ancak bu tartışma devrimci bir sorumlulukla yürütülmelidir.

Kişisel polemikler, medya tartışmaları ya da geçmişten pay çıkarma çabaları devrimci bir tarih bilinci yaratmaz.

Bugün yapılması gereken, Mahir Çayan ve yoldaşlarının temsil ettiği devrimci çizgiyi kişisel hesaplaşmaların konusu haline getirmek değil; ideolojik ve politik özünü savunmaktır.

Gerçek şudur: Tasfiyecilik yıllar boyunca birçok devrimci mirası aşındırmaya çalışmıştır. Buna rağmen THKP-C ve Kızıldere, tüm çabalara rağmen Türkiye devrimci hareketinin en güçlü tarihsel ve güncel öznesi olmaya devam etmektedir.

Tasfiyeciler bu mirası tüketememiştir.

Ve tüketemeyeceklerdir.