Emperyalizmin Gölgesinde İran: Hafıza, Direniş ve Sınıf Mücadelesi-Seyhan Uludağ

featured
0
Paylaş

İran’a yönelik saldırıları kavramak, onu yalnızca güncel jeopolitik gerilimlerin bir sonucu olarak değerlendirmekle mümkün değildir. Bu olgu, kapitalizmin tekelci aşamasına ulaşmasıyla birlikte ortaya çıkan emperyalist sistemin yapısal zorunlulukları içinde ele alınmalıdır. Bu noktada Vladimir Lenin’in emperyalizm çözümlemesi hâlâ güçlü bir teorik çerçeve sunar: sermayenin yoğunlaşması, finans kapitalin egemenliği ve dünyanın paylaşımı, kapitalizmin içsel dinamiklerinin kaçınılmaz sonucudur.

Lenin’e göre emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması olarak yalnızca ekonomik bir genişleme değil; aynı zamanda siyasal ve askeri tahakküm biçimlerinin küreselleşmesidir. Bu çerçevede çevre ülkeler, ya doğrudan müdahalelerle ya da dolaylı bağımlılık ilişkileri aracılığıyla sisteme eklemlenir. İran’ın tarihsel deneyimi, bu sürecin tipik örneklerinden biridir. 1953 İran Darbesi, ulusal egemenliği güçlendirmeye çalışan bir hattın, uluslararası sermaye ile uyumlu bir yönetime dönüştürülmesinin açık bir ifadesidir.

Ancak emperyalizmi yalnızca Lenin’in çerçevesiyle sınırlamak eksik olur. Rosa Luxemburg, kapitalist birikimin sürekliliği için kapitalizm dışı alanların zorunluluğuna işaret eder. Luxemburg’a göre kapitalizm, kendi iç dinamikleriyle sürdürülebilir değildir; bu nedenle sürekli olarak yeni coğrafyaları, yeni pazarları ve yeni toplumsal alanları kendi birikim sürecine dahil etmek zorundadır. Bu perspektiften bakıldığında İran, yalnızca mevcut kaynakları nedeniyle değil; aynı zamanda henüz tam anlamıyla entegre edilememiş bir toplumsal ve ekonomik alan olduğu için de hedef haline gelir.

Bu teorik çerçeve, 20. yüzyıl ve sonrasında yaşanan müdahalelerle somutlanır. 1973 Şili Darbesi ile Salvador Allende’nin devrilmesi, yalnızca bir siyasal dönüşüm değil; aynı zamanda neoliberal yeniden yapılanmanın zor yoluyla dayatılmasıdır. Burada devlet, uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına uygun biçimde yeniden yapılandırılmış; emekçi sınıfların kazanımları tasfiye edilmiştir.

Benzer şekilde 2003 Irak İşgali, klasik sömürgecilikten farklı olarak “devletsizleştirme” stratejisinin bir örneğidir. Bu müdahale ile yalnızca kaynakların kontrolü değil; aynı zamanda bir ülkenin kurumsal yapısının çökertilmesi ve toplumsal direncinin kırılması hedeflenmiştir. Bu tür müdahaleler, emperyalizmin günümüzde doğrudan işgal ile dolaylı kontrol arasında esnek biçimde hareket ettiğini gösterir.

İran’ın bugünkü konumu, bu tarihsel ve teorik bağlamda özgül bir gerilim taşır. Bir yandan emperyalist sisteme tam entegrasyonu reddeden bir devlet yapısı; diğer yandan kendi içinde sınıfsal eşitsizlikler ve siyasal baskı mekanizmaları barındıran bir düzen söz konusudur. Bu durum, Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı ile de okunabilir: iktidar yalnızca zor yoluyla değil, rıza üretimiyle de sürdürülür. İran’da hem dış müdahaleye karşı bir ulusal rıza mobilizasyonu, hem de içerde belirli bir hegemonik düzenin inşası iç içe geçmiştir.

Dolayısıyla İran’a yönelik saldırılar, yalnızca bir devletin hedef alınması değildir; aynı zamanda küresel kapitalist sistemin kendi krizlerini yönetme biçimlerinden biridir. Bu krizler, yeni pazarlar, yeni kaynaklar ve yeni bağımlılık ilişkileri yaratma ihtiyacını sürekli olarak yeniden üretir.

Ancak Marksist bir analiz açısından kritik olan nokta şudur: Emperyalizme karşı duruş, tek başına yeterli değildir. Eğer bu duruş, üretim ilişkilerinin dönüşümü ve sınıfsal egemenliğin aşılması ile birleşmezse, yalnızca mevcut iktidar yapılarını yeniden üretir. Bu nedenle gerçek bir özgürleşme perspektifi, hem dışsal tahakküme hem de içsel sınıf egemenliğine karşı eşzamanlı bir mücadeleyi gerektirir.

Sonuç olarak İran meselesi, Lenin’in emperyalizm teorisi, Luxemburg’un birikim analizi ve Gramsci’nin hegemonya kavramı ışığında değerlendirildiğinde, yalnızca bölgesel bir kriz değil; kapitalist dünya sisteminin yapısal çelişkilerinin güncel bir yansıması olarak ortaya çıkar. Bu nedenle burada yaşananlar, tekil bir ülkenin kaderiyle sınırlı değildir; küresel ölçekte sınıf mücadelesinin ve tarihsel dönüşümün bir parçasıdır.

Unutmak mümkün değildir. Çünkü hafıza, yalnızca geçmişin değil; aynı zamanda direnişin ve geleceğin teorik zeminidir.