Ne Emperyalizm Ne Rejim: İran Tartışmasında Yanlış İkilem-Seyhan Uludağ

featured
0
Paylaş

İran üzerine yürüyen tartışmalarda en sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Rejim kötü ama…”

Asıl mesele, bu “ama”nın neyi meşrulaştırdığıdır.

Bu ifade çoğu zaman iyi niyetli bir eleştiri gibi görünür. İran’daki siyasal yapıya yönelik itirazları, özgürlük taleplerini ve toplumsal baskılara karşı duyulan rahatsızlığı dile getirir. Ancak aynı cümle, farkında olmadan çok daha büyük bir ideolojik kaymanın kapısını aralayabilir. Çünkü bu “ama”, çoğu zaman dış müdahaleyi tartışılabilir, hatta meşru hale getiren bir eşik işlevi görür.

Tam da bu noktada teorik bir ayrım yapmak zorunludur. Vladimir Lenin’in işaret ettiği gibi, siyasal süreçler tek bir çelişkiye indirgenemez. İran örneğinde en az iki farklı mücadele hattı iç içe geçmektedir: birincisi emperyalist müdahaleye karşı yürüyen dışsal mücadele; ikincisi ise toplumun kendi içindeki özgürlük ve eşitlik arayışı.

Bu iki mücadele hattını birbirine karıştırmak, analizde ciddi bir bulanıklık yaratır. Emperyalizme karşı çıkmak, mevcut siyasal düzeni onaylamak anlamına gelmez. Aynı şekilde bir rejimi eleştirmek de dış müdahaleyi meşrulaştırmaz. Bu ikisini birbirine bağlayan her yaklaşım, kaçınılmaz olarak ya emperyalizmi aklar ya da iç baskı mekanizmalarını görünmez kılar.

Tarihsel deneyimler bu konuda son derece açıktır. 2003 Irak İşgali sürecinde de benzer bir söylem dolaşıma sokulmuştu: “Rejim kötü, müdahale gerekli.” Ancak sonuç, ne demokrasi ne de özgürlük oldu. Bir devlet çöktü, bir toplum parçalandı ve bir ülke uzun yıllar sürecek bir istikrarsızlık sarmalına sürüklendi. Bu örnek, dış müdahalelerin “özgürleştirici” değil, yıkıcı karakterini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Buradan çıkarılması gereken sonuç nettir: Bir ülkenin özgürleşmesi, dışarıdan gelen askeri güçlerle değil, içeriden yükselen toplumsal mücadelelerle mümkündür. Özgürlük ihraç edilemez; ancak inşa edilebilir. Bu inşa süreci ise ancak o toplumun kendi dinamikleriyle, kendi çelişkileri içinde gelişir.

İran bağlamında da benzer bir durum söz konusudur. Ülkede var olan siyasal ve toplumsal sorunlar, gerçek ve tartışılabilir meselelerdir. Ancak bu sorunların çözümü, dış müdahaleye havale edilemez. Aksi halde ortaya çıkan şey, bir özgürleşme değil; yeni bir bağımlılık biçimi olur.

Bugün “rejim kötü ama” diyerek kurulan söylem, çoğu zaman farkında olmadan emperyalist politikaların ideolojik zeminine dönüşmektedir. Çünkü bu söylem, müdahaleyi açıkça savunmasa bile, onu mümkün kılan düşünsel alanı genişletir. Bu da eleştirinin yönünü, iç dönüşüm ihtiyacından dış müdahale beklentisine kaydırır.

Oysa gerçek bir eleştirel pozisyon, bu iki hattı aynı anda kurabilmeyi gerektirir. Hem emperyalizme karşı net bir duruş almak, hem de içerideki baskı mekanizmalarını sorgulamak. Bu ikili tutum, kolay değildir; ancak teorik olarak en tutarlı ve politik olarak en gerekli olan budur.

Sonuç olarak İran tartışması, basit bir “iyi rejim – kötü rejim” ya da “müdahale – müdahalesizlik” ikilemine indirgenemez. Asıl mesele, halkların kendi kaderlerini belirleme hakkını savunurken, bu hakkın dış güçler tarafından gasp edilmesine karşı çıkabilmektir.

Ne emperyalizm çözüm sunar, ne de mevcut baskı düzenleri. Gerçek çözüm, bu ikisinin dışında, toplumların kendi özneleşme süreçlerinde yatar.

Bu yüzden meseleye doğru yerden bakmak gerekir:

Bir ülkenin kaderi, ne dışarıdan yazılabilir ne de zorla yeniden çizilebilir.

O kader, ancak halkların kendi mücadelesiyle belirlenir.