17’lerin ardında- Ahmet Öztürk

featured
0
Paylaş

Devrimci mücadele tarihinin bazı sayfaları vardır ki, üzerinden yıllar, hatta on yıllar geçse bile kapanmaz. O sayfalar yalnızca bir dönemin değil, aynı zamanda bir kuşağın umutlarını, fedakârlıklarını, cesaretlerini ve trajedilerini taşır. 17’lerin hikâyesi de böyledir. Aradan geçen zamana rağmen acısı hâlâ tazeliğini koruyan, soruları hâlâ tam anlamıyla cevaplanmamış, vicdanlarda hâlâ ağır bir yük olarak duran bir olaydır.

Her şeyden önce, 17’ler sıradan insanlar değildi. Onlar, hayatlarını belirli ideallere adamış, inandıkları dava uğruna ölümü göze almış, geri adım atmayı kişisel bir tercih olmaktan çıkarıp tarihsel bir sorumluluk olarak gören bir kuşağın parçasıydılar. Devrimci hareketin en zorlu dönemlerinde mücadele etmiş, baskı, işkence, cezaevi ve ölüm tehdidi altında yaşamış insanlardı. Bu nedenle onların yaşamları kadar ölümleri de sıradan bir olay olarak değerlendirilemez.

Ancak tam da burada, 17’lerin ölümünü diğer birçok devrimci kayıptan ayıran trajik bir özellik ortaya çıkmaktadır. Devrimci hareket tarihinde birçok kayıp yaşanmıştır. Kimi dağ başında bir çatışmada, kimi bir kuşatma sırasında, kimi de işkencehanelerde direnerek yaşamını yitirmiştir. Bu ölümler ne kadar ağır olursa olsun, geride kalanlar açısından bir teselli de taşır. Çünkü mücadele içinde, direnerek ve savaşarak gerçekleşmiştir. Acı büyüktür ama o acının içinde bir onur, bir direniş ve bir hesaplaşma duygusu da vardır.

17’lerin ölümü ise böyle değildir.

İşte acıyı katlayan temel unsur da budur.

Çünkü burada insanın karşısına çıkan şey yalnızca ölüm değildir; önlenebilir olduğu düşünülen bir ölüm, engellenebileceği hâlde engellenememiş bir felaket ve bunun yarattığı büyük sorumluluk duygusudur. İnsanlar çoğu zaman kayıplarını kabullenebilirler. Fakat önlenebilecek bir kaybın yaşanmış olması, acının yanında öfke ve sorgulamayı da beraberinde getirir.

Bu nedenle 17’lerin ardından yıllardır tekrar edilen temel soru şudur: Bu insanlar neden ve nasıl bu koşullarda ölüme sürüklendi?

Bu soru yalnızca tarihsel bir merakın ürünü değildir. Aynı zamanda politik ve ahlaki bir sorumluluğun ifadesidir.

Çünkü ortada basit bir operasyon başarısızlığı ya da sıradan bir güvenlik zaafı değil, bir örgütün en önemli kadrolarının toplu biçimde düşmanın eline geçmesini mümkün kılan son derece ağır bir tablo bulunmaktadır. Olayın ayrıntıları ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, sonuç değişmemektedir: Devrimci hareket açısından son derece kritik bir kadro birikimi, gerekli tedbirlerin alınmaması, yanlış değerlendirmeler, ihmaller ya da başka nedenlerle korunamamış ve büyük bir kayıp yaşanmıştır.

Tam da bu noktada eleştiri meselesi önem kazanmaktadır.

Devrimci hareketler tarih boyunca yalnızca cesaretleriyle değil, aynı zamanda kendilerini sorgulama ve hatalarıyla yüzleşme kapasiteleriyle de değerlendirilmişlerdir. Marksist gelenekte eleştiri ve özeleştiri yalnızca bir yöntem değil, aynı zamanda örgütsel gelişimin temel araçlarından biri olarak görülmüştür. Çünkü hata kaçınılmaz olabilir; ancak hatanın üzerini örtmek, onu açıklamamak veya sonuçlarıyla yüzleşmemek çok daha ağır sonuçlar doğurur.

17’ler konusunda yıllardır hissedilen rahatsızlığın temelinde de bu bulunmaktadır.

Geniş kamuoyu, devrimci çevreler ve o dönemi yaşamış birçok insan şu soruların açık ve tatmin edici cevaplarını duymak istemektedir:

Bu ağır sonuçlara yol açan hatalar nelerdi?

Bu hataları kimler yaptı?

Karar mekanizmalarında bulunan kişiler hangi sorumlulukları taşıyordu?

Yaşananlardan sonra hangi özeleştiriler verildi?

Örgütsel düzeyde nasıl bir muhasebe yapıldı?

Ve en önemlisi, benzer olayların tekrar yaşanmaması için hangi dersler çıkarıldı?

Bu soruların cevapsız bırakılması, zamanla olayın etrafında bir sis perdesi oluşmasına neden olmaktadır. Böyle bir durumda insanlar yalnızca kaybın kendisini değil, kaybın nedenlerine ilişkin belirsizliği de taşımak zorunda kalmaktadırlar.

Oysa devrimci mücadelede şehitleri sahiplenmek yalnızca onları anmakla sınırlı değildir. Gerçek sahiplenme, onların neden kaybedildiğini açıklamak ve aynı hataların yeniden yaşanmasını engellemek için gerekli sonuçları çıkarmaktır. Eğer bir kayıp yalnızca anma törenlerinin, sloganların ve duygusal konuşmaların konusu hâline gelir; fakat o kayba yol açan nedenler açıklığa kavuşturulmazsa, ortaya eksik bir sahiplenme çıkar.

Çünkü devrimci hareket açısından esas olan yalnızca fedakârlığı yüceltmek değil, aynı zamanda fedakârlığın boşa gitmemesini sağlamaktır.

17’lerin ardından geriye yalnızca acı değil, aynı zamanda ağır bir tarihsel sorumluluk da kalmıştır. O sorumluluk, yaşananları romantikleştirmeden değerlendirmeyi gerektirir. Çünkü devrimci mücadele tarihi yalnızca kahramanlıkların değil, hataların da tarihidir. Kahramanlıklar ilham verir; ancak hatalardan çıkarılan dersler geleceği kurar.

Bugün 17’leri anarken yapılması gereken şey, onları kusursuzlaştırmak ya da yalnızca duygusal bir anma nesnesine dönüştürmek değildir. Asıl görev, onların mücadele azmini, adanmışlıklarını ve inançlarını saygıyla selamlarken, ölümlerine yol açan süreçleri de aynı cesaretle sorgulayabilmektir.

Çünkü hakikatle yüzleşmek, unutmak değil sahiplenmektir.

Ve bazen bir kaybın anısına gösterilebilecek en büyük saygı, o kaybın neden yaşandığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyabilme cesaretidir. Ancak o zaman 17’lerin hatırası, yalnızca geçmişin acılı bir anısı olmaktan çıkar; geleceğe ışık tutan tarihsel bir ders hâline gelir.