Futbolun Tarafsızlık Yalanı: İşgal, Emperyalizm ve Sahadaki Vicdan – Şemdin Şimşir

featured
Paylaş

En başta hiçbir yanlış anlaşılmaya yer bırakmayacak biçimde ifade edilmelidir: Bizim mücadelemiz herhangi bir halka, millete, etnik kimliğe ya da inanca karşı değildir. Yahudi halkına yönelik düşmanlığı, antisemitizmi, ırkçılığı ve insanların doğuştan sahip oldukları kimlikler üzerinden topluca suçlanmasını kesin olarak reddediyoruz. İsrail toplumunda savaşa karşı çıkan, ateşkes talep eden, işgali eleştiren ve Filistin halkının haklarını savunan insanların varlığını da görmezden gelmiyoruz.

Bizim karşı çıktığımız şey bir halkın varlığı değil; sömürgeciliği, yerleşimci yayılmacılığı, işgali ve eşitsizliği meşrulaştıran siyasal anlayıştır. Eleştirimizin yöneldiği yer, İsrail halkı veya dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Yahudiler değil; Filistin halkını mülksüzleştiren, işgal altında tutan ve askerî güç yoluyla siyasal iradesini bastıran devlet politikalarıdır. Bu nedenle anti Siyonist eleştiri, Yahudi kimliğine yönelik bir nefret değil; belirli bir devlet ideolojisine, sömürgeci uygulamalara ve siyasal programa yöneltilmiş bir eleştiridir.

Bir hükümet ile o ülkenin bütün yurttaşlarını aynılaştırmak, sosyalist ve enternasyonalist bir anlayışla bağdaşmaz. Hiçbir millet kolektif suçlu sayılamaz. Hiçbir halk topyekûn düşmanlaştırılamaz. Halkları birbirine düşman eden; savaş politikaları, milliyetçilik, militarizm, sömürgecilik ve egemen sınıfların çıkarlarıdır.

Bizim safımız, hangi ulustan veya inançtan olursa olsun ezilenlerin safıdır. Bizim mücadelemiz; işgale, emperyalizme, ırkçılığa, apartheid düzenine, zorla yerinden etmeye, sivillere yönelik şiddete ve insanların temel haklarının ellerinden alınmasına karşıdır. Fiilen ezilenlerin yanında bulunamadığımız yerde dahi görevimiz, onların sesini duyurmak, yaşananları görünür kılmak ve insanlığın ortak vicdanını savunmaktır.

Filistin meselesine yaklaşımımız da bu çerçevededir. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını, özgürlüğünü ve onurlu bir yaşam kurma mücadelesini savunmak; herhangi bir halka karşı düşmanlık değil, evrensel adaletin gereğidir. Uluslararası Adalet Divanı, 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünde İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki devam eden varlığını hukuka aykırı olarak değerlendirdi ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını vurguladı. Dolayısıyla işgali eleştirmek yalnızca ideolojik bir tavır değil, uluslararası hukukla da bağlantılı bir meseledir.

Futbol Hiçbir Zaman Yalnızca Futbol Olmadı

İskoç futbolunun efsanevi teknik adamı Bill Shankly’nin yıllar önce söylediği şu söz bugün hâlâ güncelliğini koruyor:

“Bazı insanlar futbolu ölüm kalım meselesi olarak görüyor. Sizi temin ederim ki futbol bundan çok daha önemlidir.”

Bu söz elbette bir abartı ve futbol sevgisinin mizahi bir anlatımıdır. Ancak aynı zamanda oyunun toplumlar üzerindeki etkisine ilişkin önemli bir gerçeğe işaret eder. Futbol, yalnızca yirmi iki oyuncunun bir topun peşinden koştuğu doksan dakikalık bir müsabaka değildir. O, sınıfsal çelişkilerin, ulusal kimliklerin, sömürgecilik karşıtı mücadelelerin, toplumsal hafızanın, kitlesel aidiyetlerin ve siyasi çatışmaların yansıdığı devasa bir kamusal alandır.

Milyonlarca insanın takip ettiği, büyük sermaye gruplarının yatırım yaptığı, devlet başkanlarının propaganda amacıyla kullandığı ve uluslararası kuruluşların yönettiği bir faaliyetin siyasetten bağımsız olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Futbolun siyasetten tamamen ayrı olduğunu söylemek, onu içinde doğduğu toplumsal ilişkilerden koparmak anlamına gelir.

Futbol tarihi bunun örnekleriyle doludur. Diktatörlükler futboldan meşruiyet üretmeye çalışmış, sömürgecilik karşıtı hareketler stadyumları direniş alanlarına dönüştürmüş, devletler uluslararası spor organizasyonlarını diplomatik baskı aracı olarak kullanmış, sporcular siyasi görüşleri nedeniyle cezalandırılmış veya kahramanlaştırılmıştır.

Bu nedenle “Futbola siyaset karıştırmayın” sözü, çoğu zaman gerçeği tarif eden tarafsız bir öneri değil, mevcut siyasi düzenin sorgulanmasını engellemeye yarayan ideolojik bir cümledir. Çünkü futbol zaten siyasetin içindedir. Asıl soru, siyasetin futbola girip girmediği değildir. Asıl soru şudur:

Kimin siyaseti görünür kabul edilmekte, kimin siyaseti susturulmaktadır?

Devlet başkanlarının tribünde yer alması siyaset sayılmıyor da bir futbolcunun savaş karşıtı mesajı neden siyaset sayılıyor? Sponsor şirketlerin devletlerle kurduğu ilişkiler doğal görülüyor da Filistin bayrağı açan taraftar neden “oyunu siyasallaştırmakla” suçlanıyor? Millî marşlar, bayraklar, askerî törenler ve devlet protokolü futbolun olağan unsurları kabul edilirken, ezilen bir halkla dayanışma çağrısı neden oyuna dışarıdan müdahale olarak değerlendiriliyor?

Bu çelişkinin yanıtı açıktır: Egemen siyaset kendisini siyaset olarak göstermez. Kendisini normal, doğal ve tarafsız ilan eder. Ona karşı çıkan her söz ise “siyasi” olarak damgalanır.

Şili 1973: İşkence Stadyumunda Oynatılmak İstenen Maç

Futbol ile siyasetin birbirinden ayrılamayacağını gösteren en çarpıcı olaylardan biri, 1973 yılında Şili’de yaşandı.

11 Eylül 1973’te General Augusto Pinochet öncülüğündeki askerî faşist darbeyle, seçimle iktidara gelen sosyalist devlet başkanı Salvador Allende devrildi. Darbenin ardından binlerce kişi gözaltına alındı, işkence gördü, öldürüldü veya kaybedildi. Santiago’daki Ulusal Stadyum da darbe yönetimi tarafından toplama, sorgulama ve işkence merkezi olarak kullanıldı.

Tam da bu dönemde Şili ile Sovyetler Birliği arasında 1974 Dünya Kupası’na katılımı belirleyecek play-off karşılaşması oynanacaktı. Moskova’daki ilk maç golsüz sona ermişti. Rövanşın ise siyasi tutukluların tutulduğu Santiago Ulusal Stadyumu’nda yapılması planlanıyordu.

Sovyetler Birliği, stadyumun işkence ve tutuklama merkezi olarak kullanılmasını gerekçe göstererek burada maça çıkmayı reddetti. FIFA ise karşılaşmanın oynanabileceğine karar verdi. 21 Kasım 1973 günü Şili takımı sahaya çıktı; karşısında rakip bulunmadığı hâlde oyuncular paslaşarak topu boş kaleye gönderdi. Ardından maç sona erdirildi ve Şili hükmen galip sayıldı. Bu karşılaşma futbol tarihine “hayalet maç” olarak geçti.

Bu olay, futbol kurumlarının siyasi gerçeklik karşısında nasıl bir “tarafsızlık” görüntüsü üretebildiğinin en karanlık örneklerinden biridir. İnsanların işkence gördüğü bir stadyumun çimlerinin düzgün olup olmadığını denetlemek, gerçekte tarafsızlık değildi. Bu, darbe rejiminin kurduğu düzeni fiilen kabul etmek anlamına geliyordu.

Şili örneği bize şunu gösterir: Kurumlar bazen “Biz yalnızca futbolu yönetiyoruz” diyerek siyasal sorumluluktan kaçmaya çalışır. Ancak bir diktatörlüğün işkence merkezinde maç oynatılması yönünde karar vermek de son derece siyasi bir tercihtir.

Futbol burada baskının dışında kalmamış, baskının üzerini örten bir gösteriye dönüştürülmek istenmiştir.

Apartheid Güney Afrika: Spor Boykotunun Gücü

Futbolun siyasi olmadığı ileri sürülürken hatırlanması gereken ikinci büyük örnek, apartheid dönemindeki Güney Afrika’dır.

Apartheid, toplumun beyaz azınlığın üstünlüğü temelinde hukuken ve fiilen ayrıştırıldığı ırkçı bir rejimdi. Siyah Güney Afrikalıların siyasi hakları, yaşam alanları, eğitim ve çalışma imkânları sistematik biçimde sınırlandırılıyordu. Spor da bu ayrımcılıktan bağımsız değildi. Takımlar, ligler, tesisler ve millî temsil sistemi ırksal ayrım temelinde örgütleniyordu.

Güney Afrika’nın uluslararası futboldan dışlanması, yıllarca süren mücadelelerin sonucuydu. Ülkenin futbol yönetimi 1961’de FIFA tarafından askıya alındı; süreç içindeki geçici geri dönüş girişimlerinin ardından yeniden uzaklaştırıldı ve 1976’da FIFA üyeliğinden çıkarıldı. Spor boykotu, apartheid rejiminin uluslararası alanda yalnızlaştırılmasının önemli araçlarından biri hâline geldi.

Bugün apartheid karşıtı spor boykotları büyük ölçüde meşru ve haklı bir mücadele olarak hatırlanmaktadır. Ancak o dönemde de boykot karşıtları “spor ile siyasetin birbirine karıştırılmaması” gerektiğini savunuyordu. Onlara göre sporcuların siyasi gelişmeler nedeniyle müsabakalardan dışlanması doğru değildi.

Fakat ırkçı bir sistemle her zamanki gibi spor ilişkisi sürdürmek gerçekten tarafsızlık mıydı? Yoksa apartheid rejimini normalleştirmek mi?

Uluslararası spor boykotu tek başına apartheid düzenini yıkmadı. İçerideki işçi hareketleri, siyah halkın kitlesel direnişi, Afrika Ulusal Kongresi’nin mücadelesi, uluslararası ekonomik ve kültürel boykotlar bu sürecin temel unsurlarıydı. Ancak spor alanındaki tecrit, rejimin meşruiyetini aşındıran güçlü bir sembolik ve diplomatik baskı oluşturdu.

Bu tarihsel deneyim, spor boykotlarının koşullara göre meşru bir siyasi mücadele aracı olabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda bugünkü tartışmaya önemli bir soru yöneltmektedir: Apartheid Güney Afrika’ya karşı spor yaptırımı haklı kabul ediliyorsa, işgal, zorla yerinden etme ve sistematik ayrımcılık iddialarıyla karşı karşıya bulunan başka devletlere yönelik spor yaptırımı çağrıları neden daha baştan gayrimeşru ilan edilmektedir?

Yugoslavya 1992: Birleşmiş Milletler Kararı Sahaya Girdiğinde

1992 Avrupa Futbol Şampiyonası da futbol ile uluslararası siyasetin iç içe geçtiğini gösteren açık bir örnektir.

Yugoslavya turnuvaya katılma hakkı kazanmıştı. Ancak ülkenin parçalanması sırasında yaşanan savaşlar ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı yaptırım kararları sonucunda turnuvadan çıkarıldı. 30 Mayıs 1992 tarihli 757 sayılı Güvenlik Konseyi kararı, Yugoslavya’yı temsil eden kişi ve takımların uluslararası spor etkinliklerine katılımının engellenmesini de içeriyordu.

Yugoslavya’nın yerine, eleme grubunu ikinci sırada tamamlamış olan Danimarka davet edildi. Çok kısa bir hazırlık süresinin ardından turnuvaya katılan Danimarka, finalde Almanya’yı 2-0 mağlup ederek şampiyon oldu. UEFA’nın kendi tarih anlatımı da Danimarka’nın Yugoslavya’nın yerine turnuvaya alındığını açıkça kaydetmektedir.

Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Yugoslavya’ya ilişkin siyasi ve askerî gelişmeler, uluslararası futbolun katılım koşullarını doğrudan değiştirmiştir. Birleşmiş Milletler’in siyasi kararı, Avrupa Şampiyonası’nın yapısını ve hatta futbol tarihinin en şaşırtıcı şampiyonluklarından birinin ortaya çıkmasını belirlemiştir.

Dolayısıyla futbol, uluslararası sistemin dışında kapalı bir ada değildir. Devletlere yaptırım uygulandığında, bunun spor alanına yansıyıp yansımayacağı siyasi kurumlar tarafından belirlenmektedir.

Rusya: “Futbola Siyaset Karışmaz” Söyleminin Dağıldığı An

Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya karşı başlattığı geniş çaplı askerî harekâtın ardından FIFA ve UEFA, Rus millî takımlarını ve kulüplerini kendi organizasyonlarından süresiz olarak uzaklaştırdı. Karar, 28 Şubat 2022 tarihinde iki kurum tarafından ortaklaşa ilan edildi.

Burada üzerinde durulması gereken nokta, kararın siyasi niteliğidir. FIFA ve UEFA, bir savaş karşısında yalnızca müsabakaların teknik düzeniyle ilgilenmemiş, uluslararası siyasi yaptırım sürecinin bir parçası hâline gelmiştir.

O hâlde “Spor kurumları hiçbir şartta siyasi tavır alamaz” iddiası, bizzat spor kurumlarının uygulamaları tarafından geçersiz kılınmıştır.

Rusya örneğinde savaş gerekçesiyle süratle kapsamlı yaptırım uygulanabiliyorsa, Filistin konusunda neden aynı kurumların farklı ölçütlerle hareket ettiği sorusu meşrudur. Bu soru Rusya’ya yönelik yaptırımın yanlış olduğunu söylemeyi zorunlu kılmaz. Söylenen şudur: Uluslararası hukuk ve sivillerin korunması gerçekten evrensel ilkelerse, bu ilkeler devletlerin Batı’yla kurduğu ittifak ilişkilerine göre değişmemelidir.

Bir devletin işgali hızlı ve kapsamlı bir spor yaptırımıyla karşılanırken, başka bir devletin uzun süreli işgali karşısında “sporun siyasete karıştırılmaması” savunuluyorsa burada tarafsızlık değil, seçici uygulama vardır.

Antiemperyalist eleştirinin temelinde de bu seçicilik bulunur. Emperyalist dünya düzeni, hukuku ve ahlakı herkes için eşit biçimde uygulamaz. Müttefiklerine başka, rakiplerine başka kurallar işletir. Bazı işgaller karşısında yaptırım mekanizmaları harekete geçirilirken, bazı işgaller diplomatik koruma, silah desteği ve ekonomik ilişkilerle sürdürülebilir hâle getirilir.

Filistin: Spor Dünyasının Vicdani Sınavı

Filistin meselesi bugün spor dünyasının en önemli ahlaki ve siyasi sınavlarından biridir.

Filistinli sporcular yalnızca rakipleriyle yarışmıyor; kuşatma, seyahat kısıtlamaları, yıkılan tesisler, öldürülen yakınlar ve gündelik hayatın parçalanmasıyla da mücadele ediyor. Böyle koşullar altında Filistin bayrağı taşımak veya Filistin halkıyla dayanışma mesajı paylaşmak, soyut bir dış politika tartışması değildir. Bu, var olma ve görünür olma mücadelesidir.

Dünyanın farklı ülkelerindeki taraftar grupları, sporcular, sendikalar, sanatçılar ve sivil toplum örgütleri Filistin halkıyla dayanışma açıklamaları yaptı. Buna karşılık spor kurumları, siyasi mesajları yasaklayan kuralları kimi durumlarda son derece katı, kimi durumlarda ise esnek biçimde yorumladı.

Sorun yalnızca tek tek mesajların yasaklanması değildir. Sorun, hangi insani acının evrensel sayıldığı ve hangisinin siyasal tartışma olarak kenara itildiğidir.

Ukrayna halkıyla dayanışma mesajları haklı biçimde insanlık görevi olarak sunulurken, Filistin halkıyla dayanışmanın sürekli olarak güvenlik, düzen veya “siyaset yasağı” başlığı altında tartışılması çifte standart algısını güçlendirmektedir. Bir halkın bayrağı özgürlük sembolü, diğerinin bayrağı ise tartışmalı siyasi mesaj olarak görülüyorsa burada evrensel bir ilkeden söz edilemez.

Filistin halkıyla dayanışma, İsrailli sivillerin yaşam hakkını reddetmek değildir. Sivillere yönelik saldırılar kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin kabul edilemez. Fakat işgal eden ile işgal edilen, sömürgeleştiren ile sömürgeleştirilen, devlet gücünü kullanan ile devletsiz bırakılan halk arasında maddi bir güç eşitliği varmış gibi davranmak da adil değildir.

Sosyalist ve antiemperyalist yaklaşım, bütün sivillerin yaşam hakkını savunurken sömürgeci ilişkinin yapısını görünmez hâle getirmez. Barış, yalnızca silahların geçici olarak susması değildir. Gerçek barış; işgalin sona ermesi, halkların eşitliği, siyasi özgürlük, geri dönüş ve kendi kaderini tayin hakkı üzerine kurulabilir.

Dünya Kupası Finali: Bir Maçtan Fazlası

19 Temmuz 2026’da oynanan Dünya Kupası finalinde İspanya, Arjantin’i uzatma bölümünde 1-0 mağlup ederek dünya şampiyonu oldu. FIFA kayıtları, İspanya’nın bu sonuçla tarihindeki ikinci erkekler Dünya Kupası’nı kazandığını göstermektedir.

Ancak bu final, milyonlarca insan açısından yalnızca iki futbol takımının karşılaşması değildi. Turnuva boyunca Filistin meselesi, taraftarların taşıdığı bayraklar, sosyal medya tartışmaları, devlet yöneticilerinin açıklamaları ve bazı maçlardaki hakem kararları üzerinden futbol gündeminin parçası hâline gelmişti.

Özellikle Gazze’de birçok futbolseverin, İspanya’nın Filistin haklarına yönelik siyasi desteğini gerekçe göstererek finalde İspanya’yı desteklediği basına yansıdı. Final sonrasında da İspanya’nın başarısı Gazze’de bazı çevrelerce sembolik bir sevinç ve dayanışma anı olarak karşılandı.

Bu desteği, İspanya devletinin bütün politikalarının onaylanması şeklinde değerlendirmek doğru olmaz. İspanya da NATO üyesi, kapitalist dünya ekonomisinin içinde yer alan ve kendi tarihsel çelişkilerine sahip bir devlettir. Hiçbir devlet veya millî takım soyut biçimde “iyiliğin saf temsilcisi” ilan edilemez.

Bununla birlikte halkların sportif karşılaşmalara yüklediği sembolik anlamlar gerçektir. Bazı Filistinliler ve Filistin yanlısı futbolseverler açısından İspanya, o gün sahada yalnızca bir millî takım değil, Filistin’in görünürlüğüne alan açan siyasi tutumun sembolü hâline gelmiştir.

Arjantin ise yine aynı siyasi okumada, özellikle Javier Milei yönetiminin İsrail hükümetiyle yakın ilişkileri nedeniyle karşıt bir sembole dönüştürülmüştür. Burada hayati ayrım yeniden yapılmalıdır: Arjantin halkı, futbolcuları ve taraftarları Milei hükümetiyle özdeş değildir. Arjantin; güçlü bir işçi hareketine, insan hakları mücadelesine, antiemperyalist geleneğe ve Filistin’le dayanışan geniş toplumsal kesimlere de sahiptir.

Dolayısıyla bir millî takımı veya bütün bir halkı “Siyonizm’in temsilcisi” ilan etmek hem politik olarak indirgemeci hem de enternasyonalist anlayışa aykırıdır. Sembolik siyasi okuma, halkların kolektif suçlanmasına dönüşmemelidir.

Final çevresindeki atmosferin siyasi nitelik taşıdığı ise inkâr edilemez. Uluslararası basında karşılaşmanın İspanya’nın Filistin yanlısı olarak algılanan tutumu ile Arjantin yönetiminin İsrail’e yakınlığı üzerinden tartışıldığı açıkça görüldü.

“Milyonlarca insan yalnızca kupayı kimin kaldıracağını değil, aynı zamanda uluslararası siyasetin futbol üzerindeki etkisini de izledi.”

Hakem Kararları, Adalet Duygusu ve Çifte Standart Tartışması

Turnuva boyunca bazı hakem kararları yoğun biçimde tartışıldı. Özellikle Arjantin’in Mısır karşılaşması, sahadaki kararların yanı sıra Filistin bayrakları, taraftar tepkileri ve uluslararası adalet tartışmaları nedeniyle siyasi bir anlam kazandı. Basındaki yorumlarda bu karşılaşmanın Filistin meselesi, güç ve adalet algısı üzerinden okunduğu görüldü.

Hakemlerin bilerek belirli bir siyasi sonuca hizmet ettiğini kesin bir gerçek olarak ileri sürmek için elde somut kanıt bulunması gerekir. Bununla birlikte insanların bazı kararları çifte standart olarak algılaması, bütünüyle önemsiz veya uydurma sayılamaz.

Futbolda adalet duygusu yalnızca kural kitabıyla oluşmaz. Benzer pozisyonlara benzer kararların verilmesi, güçlü ve güçsüz takımlara aynı ölçütlerin uygulanması, yıldız oyuncularla daha az tanınan futbolcular arasında ayrım yapılmaması beklenir. Bu beklenti karşılanmadığında hakem düdüğü, teknik bir kararın ötesinde toplumsal adaletsizliğin sembolüne dönüşebilir.

Özellikle uluslararası hukuk kurumlarının Gazze’deki yıkım karşısında etkisiz kaldığını düşünen insanlar, futbol sahasında gördükleri tartışmalı kararları da daha geniş bir çifte standart deneyimi içinde yorumlamaktadır. Bu benzetme hukuki bir kanıt değil, siyasi ve psikolojik bir okumadır. Fakat milyonlarca insanın dünyayı bu bağlantılar üzerinden anlamlandırdığı da göz ardı edilemez.

Burada yapılması gereken, taraftarların öfkesini küçümsemek değil, iddia ile kanıtı birbirinden ayırmaktır. Eleştiri güçlü olabilir; fakat antisemitik komplo teorilerine, “gizli güçlerin her şeyi kontrol ettiği” türünden genellemelere veya bir halkı şeytanlaştıran dile dönüşmemelidir. Böyle bir dil Filistin davasını güçlendirmez; tersine, haklı bir özgürlük mücadelesinin ahlaki ve siyasi zeminine zarar verir.

Eleştirinin hedefi somut olmalıdır: hükümet kararları, askerî uygulamalar, şirket ilişkileri, FIFA ve UEFA’nın kurumsal tercihleri, devletlerin diplomatik baskıları ve uluslararası sistemin çifte standartları.

FIFA, Sermaye ve Kültürel Hegemonya

Futbolun yalnızca devletler aracılığıyla siyasallaştığını düşünmek eksik olur. Modern futbol aynı zamanda milyarlarca dolarlık küresel bir endüstridir.

Yayın hakları, bahis şirketleri, forma üreticileri, enerji tekelleri, bankalar, teknoloji şirketleri ve turizm yatırımları oyunun nasıl düzenleneceğini büyük ölçüde etkiler. Turnuva takvimlerinden ev sahipliği seçimlerine, bilet fiyatlarından maç saatlerine kadar birçok karar taraftarların veya futbolcuların ihtiyaçlarından önce sermayenin çıkarlarına göre şekillenir.

Kapitalizm, halkların yarattığı oyunu metaya dönüştürmüştür. Mahallelerde, fabrikaların çevresinde ve işçi kentlerinde gelişen futbol; zamanla yayın paketlerine, sponsorluk sözleşmelerine, dijital aboneliklere ve küresel pazarlama kampanyalarına bağlanmıştır.

Taraftar artık yalnızca kulübünün parçası değil, aynı zamanda müşteridir. Futbolcu yalnızca sporcu değil, piyasa değeri taşıyan bir varlıktır. Kulüp yalnızca toplumsal kurum değil, yatırım aracıdır. Stadyum ise ortak hafızanın mekânı olmaktan çıkarılarak tüketim alanına dönüştürülmektedir.

FIFA’nın “siyasetten bağımsızlık” söylemi de bu ekonomik düzenden ayrı değildir. Ezilenlerin siyasi mesajlarına sınır çizen kurumlar, çok uluslu şirketlerin reklamlarını futbolun doğal parçası kabul etmektedir. Filistin bayrağı siyasi bulunurken silah, petrol veya finans sektörleriyle bağlantılı şirketlerin logoları tarafsız ekonomik faaliyet sayılmaktadır.

Oysa sponsorluk da siyasidir. Yayın hakkı da siyasidir. Turnuvanın hangi ülkeye verileceği de siyasidir. Vize politikaları, işçi hakları, stadyum inşaatları, devlet protokolü ve millî marşlar da siyasidir.

Kapitalist sistemin siyaseti görünmez, ona karşı çıkanların siyaseti ise yasaklanabilir hâle getirilmiştir.

Antisiyonizm, Antisemitizm ve Enternasyonalist Sorumluluk

Filistin dayanışmasının en hassas meselelerinden biri, antisiyonizm ile antisemitizm arasındaki ayrımın doğru kurulmasıdır.

Antisemitizm, Yahudilere kimlikleri nedeniyle yöneltilen nefret, ayrımcılık ve düşmanlıktır. Tarih boyunca pogromlara, dışlanmaya ve soykırıma yol açmış olan bu ideoloji kesin biçimde reddedilmelidir.

Antisiyonizm ise farklı siyasal geleneklerde farklı anlamlar taşımakla birlikte, burada İsrail devletinin etnik veya dinsel üstünlük, işgal ve yerleşimci genişleme temelindeki politikalarına karşı çıkmayı ifade etmektedir. Bir devlet ideolojisini eleştirmek, bir halktan nefret etmekle aynı şey değildir.

Nitekim İsrail’de ve Yahudi diasporasında işgale karşı çıkan, ateşkes isteyen, Filistinlilerin eşit haklarını savunan çok sayıda kişi ve örgüt bulunmaktadır. Bu insanların varlığı bile “Bütün Yahudiler İsrail hükümetini destekler” şeklindeki genellemenin hem yanlış hem de antisemitik olduğunu göstermektedir.

Sosyalist enternasyonalizm, kimlikleri değil sınıfsal ve siyasal ilişkileri esas alır. İsrailli bir savaş karşıtı emekçi ile Filistinli bir emekçinin ortak çıkarı, onları birbirine düşman eden işgal ve savaş düzeninin sona ermesidir. Buna karşılık İsrail’in silah sanayisi, yerleşim hareketleri, aşırı sağcı siyasetçileri ve bunları destekleyen uluslararası sermaye çevreleri, çatışmanın devamından maddi veya siyasi çıkar elde etmektedir.

Bu nedenle mücadele halklar arasında değil; ezenlerle ezilenler, sömürenlerle sömürülenler, savaştan kazanç sağlayanlarla barış içinde yaşamak isteyenler arasındadır.

Gerçek Zafer Nedir?

Futbolun en büyük gücü, insanlara ortak bir duygu ve hafıza yaratabilmesidir. İnsanlar bazen yalnızca bir maç izlemez; adaleti, eşitliği, dayanışmayı ve kendi değerlerini de sahada görmek ister.

Bir gol milyonları sevindirirken bir hakem düdüğü milyonlara adalet veya adaletsizlik hissi yaşatabilir. Bir takımın zaferi bazen yalnızca sportif üstünlük olarak değil, tarihsel bir aşağılanmanın telafisi veya politik bir umudun sembolü olarak yaşanabilir.

Fakat hiçbir millî takım bir halkın bütün siyasi gerçekliğini temsil etmez. Hiçbir futbolcu hükümetinin otomatik sözcüsü değildir. İspanya’nın şampiyonluğu, İspanya devletini bütün çelişkilerinden arındırmaz; Arjantin’in yenilgisi de Arjantin halkına karşı bir zafer anlamına gelmez.

Bu finalin taşıdığı esas anlam, Filistin halkının yaşadığı acıların dünyanın geri kalanından yalıtılamadığını göstermesidir. Savaşın ve işgalin görüntüsü stadyumların kapısında durmamaktadır. İnsanlar taşıdıkları acıları, öfkeleri, umutları ve siyasi kimlikleri tribünlere de götürmektedir.

Futbol bazen iktidarın gösterisi olur; bazen de halkların itirazı. Diktatörlükler kupaları propaganda için kullanabilir, şirketler oyunu metalaştırabilir, devletler turnuvaları diplomatik prestije çevirebilir. Ancak taraftarlar da stadyumları dayanışma alanına dönüştürebilir. Futbolcular da susmayı reddedebilir. Ezilen halklar da kendi bayraklarını dünyanın en görünür sahnelerinde dalgalandırabilir.

Sonuç olarak bizim mücadelemiz halklarla değil; savaşa, işgale, emperyalizme, sömürgeciliğe ve insan hakları ihlallerine karşıdır. Irkçılığı, antisemitizmi, İslamofobiyi, nefret söylemini ve toplu düşmanlaştırmayı reddediyoruz.

Savunduğumuz şey, halkların kardeşliği ve eşitliğidir. Uluslararası hukukun yalnızca güçsüzlere değil, bütün devletlere uygulanmasıdır. Bir çocuğun yaşamının milliyetine, dinine veya doğduğu coğrafyaya göre daha az değerli sayılmadığı bir dünyadır.

Şili’de işkence stadyumunda oynatılan hayalet maç, apartheid Güney Afrika’ya uygulanan spor boykotu, Yugoslavya’nın 1992 Avrupa Şampiyonası’ndan çıkarılması ve Rusya’ya 2022’de uygulanan yaptırımlar bize aynı gerçeği göstermektedir:

Futbol hiçbir zaman siyasetten bağımsız olmamıştır.

Bu yüzden tartışmamız gereken şey siyasetin futbola karışıp karışmaması değil; uluslararası spor kurumlarının hangi savaşlarda, hangi işgallerde ve hangi insan hakları ihlallerinde harekete geçtiği, hangilerinde ise sessizliği tercih ettiğidir.

Kupalar bir gün müzelere kaldırılır. Rekorlar kırılır, yıldızlar emekli olur, finaller zamanla hafızalardan silinir. Ancak insanlığın adalet arayışı sona ermez.

Gerçek zafer yalnızca bir kupayı kaldırmak değildir. Gerçek zafer, halkların birbirine düşman edilmesine karşı kardeşliği savunabilmek; işgal karşısında özgürlüğün, ırkçılık karşısında eşitliğin, savaş karşısında barışın ve emperyalizm karşısında halkların bağımsızlığının yanında durabilmektir.

Çünkü futbol sahasında son düdük mutlaka çalar. Fakat insanlık onuru, özgürlük mücadelesi ve zulme karşı dayanışma sorumluluğu devam eder.