Her yaz aynı görüntülerle karşılaşıyoruz. Yüzlerce kilometre yol gelen işçiler, kamyonetler, minibüsler, derme çatma barınma alanları, gün doğmadan başlayan ağır çalışma, düşük ücretler, güvencesizlik ve kötü yaşam koşulları… Bütün bunların üzerine bir de ırkçılık ekleniyor. Bu yıl önce Zonguldak’ta, ardından Düzce’de Kürt mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırılar yaşandı. Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Zonguldak’ın Alaplı ilçesine fındık toplamak için giden işçilerin ve ailelerinin saldırıya uğradığı bildirildi. İlk olayın ardından yetkililerle görüşüldüğü, jandarmanın güvenliği sağladığının söylendiği ancak işçilerin daha sonra tarladan dönerken yeniden saldırıya maruz kaldığı aktarıldı. Ardından Düzce’de, Mardin’den Cumayeri ve Gümüşova’ya çalışmaya giden Kürt işçiler kaldıkları evin bahçesinde bir grubun tehdidiyle karşılaştıklarını, içlerinden bir kişinin bıçak çekerek kendilerine küfrettiğini ve “buradan gidin” dediğini anlattılar. Polis müdahale etmiş olsa da işçiler yeni saldırılardan korktukları için bölgeden ayrılmayı düşündüklerini söyledi.
Sorulması gereken soru basittir: Ekmeğini kazanmak için yüzlerce kilometre yol giden Kürt işçinin karşısına neden yıllardır tekrar tekrar “buradan gidin” sözü çıkıyor?
Her saldırının ardından aynı resmi açıklamalar yapılıyor. Olayın “münferit” olduğu, taraflar arasında bir tartışma yaşandığı, soruşturma başlatıldığı, gerekli güvenlik tedbirlerinin alınacağı söyleniyor. Sonra birkaç ay ya da bir yıl geçiyor ve başka bir şehirde, başka bir tarlada, başka Kürt işçiler aynı şiddetle karşılaşıyor. Sakarya’dan Antalya’ya, Konya’dan Afyon’a, Niğde’den Zonguldak ve Düzce’ye uzanan yılların tablosu ortadayken bütün olayları birbirinden kopuk vakalar olarak değerlendirmek artık gerçeği açıklamıyor. Münferit olan sürekli tekrar etmez. Tekrar eden şey artık toplumsal ve siyasal bir örüntüdür.
Burada meselenin sınıfsal boyutunu gözden kaçırmak da mümkün değildir. Mevsimlik tarım işçileri Türkiye’nin en güvencesiz emekçi kesimlerinden biridir. Günlerce yolculuk yapar, ağır koşullar altında çalışır, düşük ücretlere mahkûm edilir, sağlıklı barınma ve sosyal güvence olanaklarından çoğu zaman yoksun bırakılırlar. Kürt emekçiler açısından bütün bunların üzerine bir de ulusal ayrımcılık eklenmektedir. Türkiye kapitalizminin ortaya çıkardığı çelişki son derece açıktır: Kürt işçinin ucuz emeğine ihtiyaç duyuluyor ama aynı işçinin eşit kimliğiyle toplumsal alanda varlığına tahammül gösterilmiyor. Fındığı toplaması, inşaatta çalışması, en ağır ve güvencesiz işleri üstlenmesi isteniyor; fakat Kürtçe konuştuğunda, kimliğiyle görünür olduğunda ya da yalnızca “Doğudan gelen işçi” olarak kodlandığında milliyetçi önyargıların hedefi haline gelebiliyor.
Sınıfsal sömürü ile ulusal ayrımcılık tam da burada birbirini tamamlıyor. Patronun gözünde ucuz emek olan insan, ırkçı ideolojinin gözünde “istenmeyen” ya da “tehdit” haline getiriliyor. Bu nedenle Kürt mevsimlik işçilere yönelik saldırılar ne yalnızca kimlik meselesine ne de basit bir işçi-patron anlaşmazlığına indirgenebilir. Burada sınıfsal sömürüyle şovenizmin iç içe geçtiği bir düzen vardır.
Zonguldak’ta yaşananların ardından güvenlik önlemlerinin alındığı açıklanmasına rağmen saldırıların tekrar başladı. Buradan “saldırıyı devlet örgütledi” sonucu çıkarmak tek basına yeterli değildir. Ancak devletin siyasal ve hukuki sorumluluğunu tartışmak için saldırının doğrudan devlet tarafından örgütlenmiş olması da gerekmez. Devletin temel görevi, tehdit altındaki yurttaşı korumaktır. Güvenlik güçleri saldırı riskinden haberdarsa, olay yerine gelmişse ve insanlar buna rağmen yeniden saldırıya uğruyorsa ortada yalnızca saldırganların bireysel suçu değil, aynı zamanda kamusal bir sorumluluk vardır.
Devletin topluma verdiği mesaj yalnızca yaptığı şeylerden oluşmaz, yapmadıkları da mesajdır. Irkçı saldırılar etkili biçimde soruşturulmadığında, saldırıya uğrayanların korunması yerine bölgeden ayrılması fiili çözüm haline geldiğinde ve her olay “münferit” denilerek küçültüldüğünde saldırgan açısından bir cezasızlık duygusu, mağdur açısından ise güvensizlik ortaya çıkar. Irkçılığın siyasal olarak güç kazandığı yer tam da burasıdır. Anti-faşist mücadele yalnızca açıkça faşist örgütlere karşı mücadele değildir; ırkçı şiddetin normalleşmesine, cezasızlıkla güçlenmesine ve toplumsal hafızadan silinmesine karşı mücadeledir.
Bütün bunlar Türkiye’de “toplumsal bütünleşme”, “kardeşlik” ve “demokratikleşme” söylemlerinin yoğunlaştığı bir dönemde yaşanıyor. Meclis’te kabul edilen yeni düzenlemeler, silahsızlanma ve çatışmasızlık üzerinden tarihsel bir dönemin kapatıldığı iddiasıyla sunuluyor. Fakat Kürt sorunu yalnızca silah sorunundan ibaret değildir. Bir halkın sorunu yalnızca silahlı bir örgütün varlığı üzerinden tarif edilirse, silahların bırakılmasıyla sorunun kendisinin ortadan kalktığı yanılsaması yaratılır. Oysa Kürt sorunu aynı zamanda eşit yurttaşlık, anadil, siyasal temsil, yerel demokrasi, kayyım politikaları, ayrımcılık, ırkçılık ve toplumsal eşitlik sorunudur.
Bir Kürt işçi başka bir kentte çalışmaya gittiğinde can güvenliğinden emin değilse, Kürtçe konuşmak hâlâ kimi yerlerde hedef haline gelmenin nedeni olabiliyorsa, Kürt kimliği siyasal ve toplumsal yaşamda eşit biçimde tanınmıyorsa yalnızca silah bırakılması üzerinden bir demokratikleşme hikâyesi yazılamaz. Ancak silahsızlanma ile demokratikleşme aynı şey değildir. Silahlı çatışmanın sona ermesi tek başına barışın kendisi değildir.
Barış, devletle bir silahlı örgüt arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesinden ibaret olamaz. Barış, toplumsal egemenlik ilişkilerinin demokratikleştirilmesini gerektirir. Kürtlerin haklarının tanınmasını, ırkçılıkla yüzleşilmesini, anadilin özgürleşmesini, yerel iradenin güvence altına alınmasını, cezasızlık politikalarının son bulmasını gerektirir. Eğer Kürt işçi Zonguldak’ta korkuyorsa, Düzce’de kaldığı evin önünde “buradan gidin” tehdidiyle karşılaşıyorsa, saldırı sonrasında çözüm olarak yine mağdurun bölgeden ayrılması gündeme geliyorsa, “toplumsal bütünleşme” vb sadece bir söylemdir.
Devletin ırkçılık karşısındaki sorumluluğunu tartışmak da tam burada önem kazanıyor. Fakat yıllar boyunca Kürt meselesini neredeyse bütünüyle “terör” kavramı içinde tarif eden bir devlet ve medya dili üretildiğinde, Kürtlerin demokratik talepleri kriminalize edildiğinde, Kürtçeye ve Kürt kimliğine yönelik tarihsel baskıyla gerçek bir hesaplaşmaya girilmediğinde ve ırkçı saldırılarda cezasızlık algısı yerleştiğinde ortaya çıkan şovenizmi yalnızca birkaç kişinin kişisel kötülüğüyle açıklamak mümkün değildir.
Devlet burada sadece polisi, jandarması ve mahkemesiyle var değildir. Okuluyla, resmi tarihiyle, siyasal söylemiyle, medyasıyla ve hukukuyla da vardır. Irkçılık yalnızca saldırganın elindeki bıçak değildir. Bazen o bıçağın çekilebileceği toplumsal iklimdir. Bu nedenle gerçek demokratikleşme, yalnızca çatışmanın bitirilmesini değil, bu iklimin kökten değiştirilmesini gerektirir.
Fakat bütün bunlardan hareketle Türk ve Kürt emekçileri birbirinin karşısına koyan başka bir milliyetçilik üretmek doğru değildir. Zonguldaklı yoksul işçinin düşmanı Cizre’den fındık toplamaya gelen Kürt işçi değildir. Kürt mevsimlik işçinin düşmanı da bütün Türk halkı değildir. Her ikisini birbirine düşmanlaştıran düzen, sermayenin ve egemen sınıfların yararınadır. Bir tarafta ağır koşullarda çalışan Kürt mevsimlik işçi, diğer tarafta fabrikada, madende, tersanede ya da hizmet sektöründe güvencesizlik içinde çalışan Türk emekçi vardır. Milliyetçilik bu iki emekçiyi birbirinden kopardığında kazanan patron sınıfı olur.
Faşizmin tarihsel işlevlerinden biri de budur: sınıfsal çelişkiyi etnik ve ulusal düşmanlıklara çevirmek, aşağıdakilerin öfkesini yukarıdakilere değil yanındaki daha yoksul ve daha savunmasız olana yönlendirmek. Bu nedenle Kürt işçilere yönelik ırkçı saldırıya karşı çıkmak yalnızca Kürtlerin görevi değildir. Türk işçi sınıfının, sendikaların, sosyalistlerin ve bütün demokratik güçlerin görevidir. Sınıf dayanışması ancak saldırıya uğrayan işçinin yanında fiilen durulduğunda anlam kazanır.
Bir ülkenin demokratikleşme düzeyi yalnızca Meclis kürsülerinden, hükümet açıklamalarından ya da çıkarılan yasaların başlıklarından ölçülemez. Demokratikleşme bazen çok daha somut bir yerde ölçülür: Mardin’den Düzce’ye çalışmaya giden bir Kürt işçi gece kaldığı evin bahçesinde korkmadan oturabiliyor mu? Cizre’den Zonguldak’a fındık toplamaya gelen bir aile çocuklarıyla birlikte can güvenliğinden emin mi? Bir saldırı yaşandığında mağdur mu bölgeyi terk ediyor, yoksa saldırganlar mı etkili biçimde cezalandırılıyor? Kürt kimliği gerçekten eşit yurttaşlığın doğal bir parçası mı kabul ediliyor, yoksa Kürt meselesi hâlâ esas olarak güvenlik başlığı altında mı ele alınıyor?
Bu sorulara verilecek yanıt yüzlerce “kardeşlik” ve “birlik” konuşmasından daha anlamlıdır. Bugün silahsızlanma konuşulurken, “toplumsal bütünleşme” kavramı resmi siyasetin merkezine yerleştirilirken, Kürt emekçiler aynı zamanda “buradan gidin” tehdidiyle karşı karşıya kalıyorsa bu çelişkinin üzeri örtülemez. Demokratikleşmenin gerçek sınavı tam olarak buradadır.
Irkçılıkla mücadele bir iyi niyet kampanyası değildir. Devletin ve toplumun köklü biçimde demokratikleşmesini gerektirir. Kürtlerin kolektif ve bireysel haklarının tanınmasını, anadil üzerindeki baskıların kaldırılmasını, yerel demokrasinin güçlendirilmesini, nefret suçlarına karşı etkili hukuki mekanizmaların kurulmasını, ırkçı saldırıların “münferit” denilerek geçiştirilmemesini ve mevsimlik tarım işçilerinin çalışma, barınma, örgütlenme, ücret ve sosyal güvence haklarının güvenceye alınmasını gerektirir.
En önemlisi de Kürt meselesinin yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesine indirgenmemesidir. Kürt sorunu silahla başlamadı ve silahların bırakılmasıyla kendiliğinden ortadan kalkmayacak. Eşitsizlik sürdüğü sürece sorun devam edecektir. Irkçılık sürdüğü sürece sorun devam edecektir. Bir halkın adı, dili ve demokratik talepleri siyasal çözümün dışında tutulduğu sürece sorun devam edecektir.
Zonguldak ve Düzce’de yaşananlar bu nedenle iki yerel saldırıdan ibaret değildir. Türkiye’nin demokratikleşme iddiasının sınandığı somut olaylardır. Ya Kürt işçinin tarladaki emeğiyle birlikte kimliği, dili, onuru ve eşitliği de tanınacak ya da “toplumsal bütünleşme” söylemi altında güvenlikçi siyasetin başka bir biçimi sürdürülecektir.
Anti-faşist, anti-ırkçı ve sınıftan yana bir siyaset açısından söylenecek söz açıktır: Kürt emekçinin can güvenliği pazarlık konusu olamaz. Irkçı saldırılar tekrar tekrar yaşanıyorsa bunları münferit olaylar olarak görmek mümkün değildir. Silahların susması barışın yolunu açabilir, fakat eşitlik, özgürlük ve demokrasi olmadan gerçek barış kurulamaz.
Bir işçiye kimliği nedeniyle “buradan git” denilen yerde yalnızca o işçinin değil, bütün emekçilerin özgürlüğü eksiktir.
