Maden işçileri haftalardır gasp edilen ücretleri, kıdem tazminatları ve sigorta primleri için direndiler. Polis saldırıları, gözaltılar ve baskılar birbirini izliyor; sonunda Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile Başaran Aksu tutuklanıyor. Bütün bunlar yaşanırken DİSK yönetiminin uzun süre sessiz kalması, ardından tutuklanan sendikacıların isimlerini dahi açıkça anmayan genel geçer bir açıklamayla yetinmesi, basit bir iletişim tercihi olarak görülemez. Bu tutum, Türkiye sendikal hareketinin en temel sorunlarından birini, yani sendika bürokrasisinin işçi sınıfının mücadele örgütleri üzerindeki ağırlığını ve sınıf uzlaşmacı sendikacılığın ulaştığı noktayı bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
DİSK’in açıklamasında maden işçilerinin haftalardır sürdürdüğü direnişin politik anlamı, işçilere yönelik polis saldırılarının sınıfsal niteliği, devletin sermaye karşısındaki konumu ve tutuklanan iki sendikacıya yönelik açık bir dayanışma çağrısı yoktur. Açıklama, işçi sınıfının öfkesini büyütmekten, mücadeleyi ortaklaştırmaktan ve sermaye düzeninin karşısına açık bir sınıf tutumuyla çıkmaktan çok, “biz de açıklamamızı yaptık” demenin bürokratik rahatlığını taşımaktadır. Tam da bu nedenle sorun, birkaç eksik cümleden ya da yanlış seçilmiş kelimelerden ibaret değildir. Sorun, sendikal bürokrasinin sınıf mücadelesinin kritik anlarında hangi tarafta durduğudur.
Sarı sendikacılık yalnızca patronların doğrudan kurduğu ya da açıkça yönlendirdiği sendikalardan ibaret değildir. Günümüzün sarı sendikacılığı çok daha incelmiş biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Sınıf mücadelesinin dilini kullanan, 1 Mayıs kürsülerinde radikal sloganlar atan, geçmişin mücadeleci mirasını sahiplenen; fakat gerçek sınıf çatışması sertleştiğinde devleti ve sermayeyi karşısına almaktan kaçınan sendikal anlayış da sarı sendikacılığın modern biçimlerinden biridir. İşçinin öfkesini örgütlü bir sınıf gücüne dönüştürmek yerine kontrol altında tutan, direnişi büyütmek yerine müzakere sınırlarına hapseden, devletle ve sermayeyle kurduğu kurumsal ilişkileri işçilerin fiili mücadelesinden daha değerli gören her sendikal çizgi sınıf sendikacılığından uzaklaşmaktadır.
Kapitalist düzen yalnızca fabrikalar, bankalar, polis, mahkemeler ve parlamentolar aracılığıyla egemenliğini sürdürmez. Aynı zamanda işçi sınıfının kendi örgütlerini de sistemin içine çekmeye, onların mücadeleci karakterini törpülemeye çalışır. Sendikaların büyük mali kaynaklara, profesyonel yöneticilere, kalıcı bürokratik yapılara ve devlet kurumlarıyla düzenli ilişkilere kavuşması, zaman içerisinde kendi çıkarlarını yeniden üreten ayrıcalıklı bir sendika bürokrasisinin oluşmasına zemin hazırlar. İşçinin hayatı işten atılma, düşük ücret, borç ve gelecek korkusu içinde geçerken; profesyonel sendika yöneticisinin öncelikleri giderek farklılaşabilir. İşçinin kaybedecek işi vardır, bürokratın ise kaybedecek koltuğu, makamı, kurumsal itibarı ve devletle kurduğu ilişki ağı vardır.
İşte sınıf uzlaşmacılığının maddi zemini tam burada oluşur. Sendika bürokrasisi, temsil ettiği işçi sınıfından maddi ve siyasal olarak uzaklaştıkça kendi varlığını korumayı sınıfın mücadelesini büyütmenin önüne koymaya başlar. Devletle ilişkilerin bozulmaması, siyasi iktidarla köprülerin tamamen atılmaması, “sosyal diyalog” mekanizmalarının devam etmesi, sendika genel merkezlerinin kurumsal meşruiyetinin korunması temel öncelik haline gelir. Böylece işçi sınıfının mücadele örgütü olması gereken sendika, işçinin öfkesini yöneten ve sınıf çatışmasını düzenin kabul edilebilir sınırları içerisinde tutan bir ara kuruma dönüşür.
Sendika bürokrasisi tam da bu noktada sınıfın öncüsü olmaktan çıkarak sınıfın ayağındaki frene dönüşür. İşçiler mücadeleyi büyütmek istediğinde “koşullar uygun değil” denir, greve gitmek istediğinde prosedürler hatırlatılır, direnişi yaygınlaştırmak istediğinde kontrolün kaybedilmesinden korkulur. İşçi mücadelesi siyasal bir karakter kazandığında ise bu kez “sendikaları siyasete karıştırmamak gerektiği” söylenir. Oysa ücretin gasp edilmesi de, grevin yasaklanması da, işçinin karşısına polisin dikilmesi de, mücadele eden sendikacının tutuklanması da başlı başına siyasaldır. Sermaye sınıfı işçi sınıfına karşı siyasal iktidarı, yasaları, polisi ve yargıyı kullanırken işçiden “siyaset dışı” kalmasını istemek, gerçekte işçiyi silahsızlandırmaktan başka bir anlama gelmez.
Sendikalar, işçi sınıfının nihai kurtuluşunun kendiliğinden araçları değildir; sınıf mücadelesinin okullarıdır. Ancak bu okulların işçiyi sermaye düzeniyle uzlaştıran kurumlara dönüşmesi, onların tarihsel işlevinin tersine çevrilmesi anlamına gelir. İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi, sermayenin siyasal iktidarından bağımsız değildir. Bir patronun işçinin ücretini ödememesi yalnızca bireysel bir ahlaksızlık değil, sermayenin emek üzerindeki egemenliğinin sonucudur. İşçi hakkını aramak için sokağa çıktığında karşısına polisin dikilmesi de tesadüf değildir; devlet aygıtının sınıfsal karakterini gösterir. Bu gerçeği görmezden gelen, mücadeleyi yalnızca hukuki prosedürler ve “sosyal diyalog” içerisinde ele alan sendikacılık kaçınılmaz olarak sınıf uzlaşmacılığına savrulur.
Maden işçilerinin direnişi tam da bu gerçeği gözler önüne sermiştir. İşçinin alacağı ödenmiyor, işçi hakkını istemek için Ankara’ya geliyor, karşısına polis çıkarılıyor, defalarca gözaltına alınıyor ve sonunda mücadeleye öncülük eden sendikacılar tutuklanıyor. Bu tablo karşısında hâlâ devleti sınıflar üstü tarafsız bir hakem, sermayeyi ise “sosyal ortak” olarak görmek mümkün değildir. Patron ile işçi sosyal ortak değildir; sermaye ile emek arasındaki ilişki uzlaşmaz sınıf çıkarlarının ilişkisidir. Birinin kârı diğerinin sömürüsü üzerinden büyür. İşçinin örgütlü gücü bu sömürü ilişkisini sınırlandırdığı ölçüde sermayenin ve onun devletinin baskısıyla karşılaşır.
DİSK Genel Merkezi’nin tutumu da bu sınıfsal çerçevenin dışında değerlendirilemez. Gökay Çakır ve Başaran Aksu’nun isimlerini açıkça anmamak, maden işçilerinin direnişini açıklamanın merkezine koymamak ve tutuklamalara karşı doğrudan bir mücadele hattı önermemek siyasal tercihlerdir. Buna karşılık DİSK’e bağlı 16 sendikanın iki sendikacının isimlerini açıkça telaffuz ederek “derhal serbest bırakılsınlar” demesi, aynı konfederasyon içerisinde dahi farklı sendikal eğilimlerin bulunduğunu göstermektedir. Buradaki fark yalnızca kullanılan kelimelerin sertliği değildir; sınıf uzlaşmacılığı ile sınıf mücadelesini esas alan sendikal anlayış arasındaki gerilimin somut bir yansımasıdır.
Bugün işçi sınıfının karşısında yalnızca patronlar yoktur. Sermaye sınıfının arkasında devletin yasaları, polisi, mahkemeleri, medyası ve bütün ideolojik aygıtları bulunmaktadır. Fakat işçi sınıfının mücadelesini zorlaştıran bir başka gerçek daha vardır: kendi örgütleri içerisinde kökleşen bürokrasi. Sendikal bürokrasi sınıfın iradesinin üzerinde ayrı bir güç haline geldiğinde, sınıfın mücadelesinin önünü açmak yerine onu denetlemeye ve frenlemeye başlar. Bu nedenle sendikal bürokrasi meselesi ikincil bir örgütlenme sorunu değil, doğrudan sınıf mücadelesinin temel sorunlarından biridir.
Sendikalar yöneticilerin özel mülkü değildir. Konfederasyonlar genel başkanların kariyer alanı değildir. İşçilerin aidatlarıyla oluşan mali kaynaklar, bürokratların ayrıcalıklı yaşamlarının finansmanı değildir. Sendikalar işçilerin mücadele örgütleridir ve gerçek sınıf sendikacılığı ancak işçilerin kendi örgütleri üzerinde doğrudan söz ve karar sahibi olmasıyla mümkündür. Yöneticilerin taban tarafından denetlenmesi, ayrıcalıklarının sınırlandırılması, temsilcilerin geri çağrılabilir olması, karar süreçlerinin işçilere açılması ve grevlerin bürokratik merkezlerin değil mücadele eden işçilerin iradesiyle yönetilmesi bu nedenle vazgeçilmezdir.
Sorunu birkaç sendika yöneticisinin kişisel korkaklığına ya da beceriksizliğine indirgemek de doğru değildir. Karşımızdaki mesele yapısaldır. Bürokratik sendikal düzen, devletle, sermayeyle ve düzen siyasetiyle kurduğu ilişkiler üzerinden kendisini yeniden üretmektedir. Bu nedenle çözüm yalnızca koltuklara başka isimlerin oturtulması değildir. Asıl mesele sendikaların yeniden işçi sınıfının doğrudan mücadele örgütlerine dönüştürülmesidir. İşçi sınıfının görevi bürokrasinin arkasından sürüklenmek değil, kendi bağımsız sınıf iradesini örgütleyerek sendikaları bürokrasinin elinden geri almaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, sermaye düzeninin kabul ettiği sınırlar içerisinde “sorumlu sendikacılık” yapmak değildir. İşçi sınıfının ihtiyacı, kendi gücüne dayanan militan sınıf sendikacılığıdır. Sarı sendikacılığa karşı sınıf sendikacılığı, bürokrasiye karşı taban demokrasisi, sosyal ortaklık masallarına karşı sınıf bağımsızlığı, düzenle uzlaşmaya karşı örgütlü mücadele yükseltilmelidir. Çünkü sendikal bürokrasi sınıfın önünde yürümeyi bıraktığı anda yalnızca geride kalmaz; çoğu zaman sınıfın ilerleyişinin önüne dikilen bir ağırlığa dönüşür.
Maden işçilerinin direnişi bugün bir kez daha gösteriyor ki sınıf mücadelesinin gerçek anlarında herkes bulunduğu yeri açık eder. Sermaye kendi sınıfının çıkarlarını tereddütsüz savunurken, işçi sınıfının örgütlerinin de aynı açıklıkla işçiden yana saf tutması gerekir. Koltuğunu, kurumsal itibarını ve düzenle kurduğu ilişkileri işçinin kavgasından daha değerli gören bir sendikal bürokrasinin işçi sınıfına öncülük etmesi mümkün değildir. İşçi sınıfının ihtiyacı kendisini frenleyen bürokratlar değil, kendi bağımsız gücüne dayanan, sermaye ve devletten bağımsız, mücadeleci ve devrimci bir sendikal harekettir.
