Irkçılığın Almanya Siyasetinde Normalleşmesi ve AfD – Eren Aydın

featured
Paylaş

Almanya’da son yıllarda yaşanan siyasal dönüşümü yalnızca aşırı sağcı Almanya için Alternatif’in (AfD) seçimlerde elde ettiği başarı üzerinden değerlendirmek yetersizdir. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, AfD’nin oy oranındaki artıştan çok, temsil ettiği milliyetçi, ırkçı ve dışlayıcı siyasal anlayışın Almanya’nın genel siyasi atmosferini ne ölçüde dönüştürdüğüdür. 23 Şubat 2025 federal seçimlerinde yüzde 20,8 oyla ikinci parti konumuna gelen AfD’nin 2026 yazında bazı anketlerde yüzde 28-29 seviyelerine ulaşması, aşırı sağın artık siyasal sistemin kıyısında bulunan geçici bir protesto hareketi olmadığını gösteriyor. Aynı dönemde geleneksel merkez partilerin yaşadığı oy kaybı ise Almanya’daki krizin yalnızca bir partinin yükselişinden ibaret olmadığını, siyasal merkezin giderek sağa doğru kaydığı daha kapsamlı bir dönüşümün yaşandığını ortaya koyuyor.

Bu dönüşümün en önemli sonuçlarından biri, ekonomik ve toplumsal krizlerin giderek daha fazla göçmenler ve mülteciler üzerinden tartışılmasıdır. Konut sıkıntısından sosyal devlet üzerindeki baskıya, düşük ücretlerden güvenlik tartışmalarına kadar birçok yapısal sorun göç meselesiyle ilişkilendiriliyor. Böylece ekonomik eşitsizliğin, sermaye birikiminin, yıllardır uygulanan neoliberal politikaların ve kamusal hizmetlerdeki gerilemenin yarattığı sorunların gerçek nedenleri arka plana itilirken, göçmenler toplumsal hoşnutsuzluğun görünür hedefi haline getiriliyor. Bu durum aşırı sağın tarihsel olarak sıkça başvurduğu bir siyasetin güncel biçimidir: Toplumdaki öfkenin yukarıya, yani ekonomik ve siyasal gücü elinde tutan kesimlere yönelmesi yerine, aşağıya ve toplumun daha savunmasız kesimlerine yönlendirilmesi.

Irkçılık günümüzde her zaman açık biyolojik üstünlük iddialarıyla ortaya çıkmıyor. Çağdaş Avrupa siyasetinde dışlayıcı düşünceler çoğu zaman “göç kontrolü”, “ulusal kimliğin korunması”, “güvenlik”, “uyum”, “kültürel değerler” veya “sınırların korunması” gibi ilk bakışta daha tarafsız görünen kavramlar üzerinden yeniden üretiliyor. Ancak kullanılan dil değişse de temel siyasal mekanizma değişmiyor: toplum bir “biz” ve “onlar” karşıtlığı üzerinden yeniden tanımlanıyor. AfD’nin Almanya siyasetindeki en önemli başarısı da burada ortaya çıkıyor. Parti yalnızca kendi seçmen tabanını genişletmiyor; aynı zamanda daha önce aşırı sağla özdeşleştirilen kimi düşüncelerin ana akım siyasetin parçası haline gelmesine katkıda bulunuyor.

Göçmenlerin ekonomik kriz, suç, konut sorunu veya sosyal devlet tartışmalarının merkezine yerleştirilmesi rastlantısal değildir. Aşırı sağ karmaşık toplumsal sorunlara basit ve kolay anlaşılır cevaplar sunar. Kiralar yükseliyorsa göçmenler, sosyal yardım sistemi zorlanıyorsa mülteciler, güvenlik sorunu varsa yabancılar hedef gösterilir. Oysa yüksek kiraların nedeni bir mülteci ailesinin varlığı değil, konutun giderek daha fazla piyasa ve kâr mantığına teslim edilmesidir. Düşük ücretlerin nedeni başka bir ülkeden gelen işçiler değil, emeğin pazarlık gücünün zayıflaması ve işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesidir. Kamu hizmetlerindeki yetersizliklerin nedeni göçmenler değil, yıllardır uygulanan ekonomik ve siyasal tercihlerdir. Buna rağmen aşırı sağ, bu yapısal sorunların sorumluluğunu görünür ve savunmasız toplumsal gruplara aktararak siyasal güç kazanıyor.

Bu noktada mesele yalnızca ırkçılığın ahlaki olarak yanlış olması değildir. Aşırı sağın kullandığı bu söylem aynı zamanda güçlü bir sınıfsal işleve sahiptir. Aynı ekonomik koşullar altında çalışan Alman, Türk, Kürt, Suriyeli, Polonyalı veya Ukraynalı işçilerin birbirlerini rakip ve tehdit olarak görmesi, onların ortak ekonomik çıkarlar temelinde hareket etmesini zorlaştırır. İşçi düşük ücretin nedenini patronun ücret politikasında değil de kendisinden daha düşük ücretle çalışmaya zorlanan göçmen işçide görmeye başladığında, ekonomik öfkenin yönü değişmiş olur. Böylece toplumsal çatışmanın merkezindeki sermaye-emek çelişkisi görünmezleşirken, onun yerini milliyet, kültür ve kimlik üzerinden yaratılan yapay karşıtlıklar alır. Aşırı sağın en önemli siyasal işlevlerinden biri tam da bu bölünmeyi üretmektir.

AfD’nin gücünü yalnızca aldığı oy oranlarıyla ölçmek de bu nedenle eksik kalır. Parti federal hükümetin parçası olmadığı halde Almanya’daki göç ve iltica tartışmalarının yönünü belirleyebilecek bir konuma ulaşmıştır. Daha önemlisi, AfD’nin yükselişi merkez sağdaki CDU/CSU’nun da bu alanlarda daha sert söylemler ve politikalar geliştirmesine yol açmaktadır. AfD’ye yönelen seçmenleri geri kazanma amacıyla uygulanan bu strateji, kısa vadede merkez sağ açısından anlaşılabilir görünse de uzun vadede aşırı sağın ideolojik çerçevesini güçlendirme tehlikesi taşımaktadır. Çünkü bir siyasi parti rakibinin temel problem tanımını kabul ettiğinde, aynı zamanda rakibinin siyasal dilini de meşrulaştırmış olur.

Ocak 2025’te CDU/CSU tarafından Federal Meclis’e sunulan göç politikasının sertleştirilmesine yönelik bir önergenin AfD milletvekillerinin desteği sayesinde kabul edilmesi, Almanya’da savaş sonrası dönemde aşırı sağ ile ana akım partiler arasında kurulmuş olan “Brandmauer” tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. İki gün sonra benzer biçimde AfD desteğiyle geçebilecek daha kapsamlı bir düzenlemenin reddedilmesi temel sorunu ortadan kaldırmadı. Çünkü burada mesele yalnızca parlamentodaki bir oylama değildir. Asıl mesele, aşırı sağın siyasal sistem açısından kabul edilebilir bir aktör haline gelip gelmediği ve onun savunduğu politikaların başka partiler tarafından ne ölçüde benimsenmeye başladığıdır.

Aşırı sağın taleplerini kısmen benimseyerek aşırı sağı zayıflatma stratejisi ciddi bir çelişki taşır. Eğer merkez sağ AfD’nin göç konusunda kurduğu temel çerçeveyi kabul ederse, seçmen açısından şu soru ortaya çıkar: AfD’nin teşhisi doğru kabul ediliyorsa neden onun daha yumuşak bir versiyonuna oy verilsin? Bu nedenle aşırı sağın dilini kullanarak aşırı sağı geriletmeye çalışmak, beklenenin tersine onun siyasal meşruiyetini artırabilir. AfD açısından gerçek ideolojik başarı da burada ortaya çıkar. Hegemonya yalnızca hükümet kurmak veya seçim kazanmak değildir; başka siyasi aktörlerin de sizin kavramlarınız ve problem tanımlarınız üzerinden siyaset yapmaya başlamasını sağlamaktır.

AfD’nin özellikle eski Doğu Almanya eyaletlerinde güçlü olması ise ayrı bir toplumsal arka plan gerektiriyor. Bu desteği yalnızca doğrudan ırkçılıkla açıklamak hem analitik olarak yetersiz hem de siyaseten sonuçsuzdur. Almanya’nın birleşmesinden onlarca yıl sonra bile Doğu ile Batı arasındaki ekonomik, demografik ve toplumsal farklılıkların bütünüyle ortadan kalkmamış olması, birçok bölgede derin bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Sanayisizleşme, nüfus kaybı, genç insanların Batı’ya göçü, kamusal hizmetlerde gerileme ve siyasi kurumlara duyulan güvensizlik önemli bir toplumsal yabancılaşma üretmiştir. AfD’nin başarısı, bu gerçek hoşnutsuzlukları milliyetçi ve göçmen karşıtı bir siyaset içerisinde yeniden yorumlayabilmesinden kaynaklanmaktadır.

Buradaki önemli ayrım şudur: Toplumsal hoşnutsuzluk gerçektir, fakat bu hoşnutsuzluğun yöneltildiği hedef siyasal olarak inşa edilmektedir. Ekonomik eşitsizliklere, bölgeler arasındaki gelişmişlik farklarına veya sosyal güvencesizliğe duyulan öfke sınıfsal bir talebe dönüşebilecekken, aşırı sağ bu öfkeyi göçmenlere, mültecilere ve “Berlin’deki elitlere” yönlendirmektedir. Böylece ekonomik bir sorun kültürel bir çatışmaya dönüştürülür. Sınıfsal eşitsizliğin yerine kimlik çatışması geçirilir. Bu nedenle aşırı sağın toplumsal tabanıyla mücadele etmek, yalnızca onun ırkçı söylemini teşhir etmekle sınırlı kalamaz; aynı zamanda bu söylemin beslendiği ekonomik ve toplumsal koşullara da müdahale etmek gerekir.

Aşırı sağın en güçlü siyasal araçlarından biri günah keçisi yaratmaktır. Ekonomik belirsizliğin arttığı, ücretlerin reel olarak gerilediği, konut sıkıntısının derinleştiği ve insanların gelecek konusunda daha fazla kaygı duyduğu dönemlerde toplum doğal olarak bu sorunların nedenlerini sorgular. Aşırı sağ bu arayışa kolay bir cevap verir: Sorunun kaynağı dışarıdan gelenlerdir. Bu anlatının etkili olmasının nedeni gerçekleri doğru açıklaması değil, karmaşık gerçekliği basit bir düşman figürü üzerinden anlaşılır hale getirmesidir. “Göçmen”, “mülteci” veya “yabancı” kavramları böylece farklı toplumsal sorunların ortak sembolüne dönüştürülür.

Irkçılığın normalleşmesi de tam olarak bu süreç içerisinde gerçekleşir. Bir toplumun bütünü bir anda ırkçı hale gelmez. Önce belirli söylemler kamusal alanda daha sık kullanılmaya başlanır. Ardından belirli toplumsal gruplar sürekli suç, kriz veya tehdit kavramlarıyla yan yana getirilir. Daha önce açık biçimde dışlayıcı kabul edilen düşünceler zamanla “meşru siyasi görüşlerden biri” olarak sunulur. Sonrasında merkez partiler de seçim kaygısıyla aynı kavramları kullanmaya başladığında, aşırı sağın dili toplumun genel siyasal dili haline gelmeye başlar. Böylece dün kabul edilemez görülen politikalar bugün tartışılabilir, yarın ise uygulanabilir hale gelebilir.

Bu nedenle anti-faşist bir siyaset yalnızca AfD’nin seçimlerde geriletilmesine odaklanamaz. Aşırı sağın toplumsal olarak güç kazanmasını mümkün kılan ideolojik ve ekonomik zeminin de sorgulanması gerekir. Irkçılığa karşı mücadele yalnızca “hoşgörü” çağrılarıyla sürdürülemez. İnsanların yaşadığı ekonomik sorunlara somut ve sınıfsal cevaplar üretmek gerekir. Konut krizine karşı kamusal ve erişilebilir konut politikaları, düşük ücretlere karşı sendikal örgütlenme ve daha güçlü ücret hakları, sosyal devletin gerilemesine karşı kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi, ekonomik eşitsizliğe karşı servetin ve büyük şirketlerin daha fazla vergilendirilmesi gibi politikalar bu mücadelenin temel parçaları olmalıdır.

Sol ve anti-faşist bir perspektif açısından temel mesele, toplumdaki farklı kökenlerden emekçilerin birbirlerine karşı değil, ortak çıkarları doğrultusunda birlikte hareket edebilmesidir. Alman işçinin çıkarı Suriyeli veya Türk işçinin haklarının zayıflatılmasında değildir. Çünkü bir işçinin daha düşük ücretle ve daha az hakla çalıştırılabilmesi, zaman içerisinde bütün işçilerin çalışma koşullarını aşağı çekebilir. Bu nedenle göçmen işçinin haklarını savunmak yalnızca insani veya ahlaki bir dayanışma meselesi değil, aynı zamanda bütün emekçilerin ortak sınıfsal çıkarının bir parçasıdır. Milliyetçilik işçileri bölerek güç kazanırken, anti-faşist siyasetin buna vereceği cevap eşit haklar, dayanışma ve ortak mücadele olmalıdır.

Almanya’nın savaş sonrası demokratik kimliği büyük ölçüde Nazi geçmişiyle hesaplaşma, demokratik kurumları koruma ve aşırı sağı siyasal sistemin merkezinden uzak tutma düşüncesi üzerine kurulmuştur. Bu nedenle AfD’nin bugünkü yükselişini tarihsel açıdan önemli hale getiren şey yalnızca partinin seçim sonuçları değildir. Elbette günümüz Almanya’sını 1930’larla mekanik biçimde karşılaştırmak doğru olmaz. Tarih birebir tekrar etmez. Fakat faşizmin tarihsel deneyimi önemli bir noktayı gösterir: Otoriter ve dışlayıcı siyaset genellikle bir gecede ortaya çıkmaz. Önce kullanılan dil değişir, ardından hangi düşüncelerin kabul edilebilir olduğu yeniden tanımlanır. Daha sonra siyasal sınırlar değişir ve bir dönem düşünülemez görülen politikalar zamanla uygulanabilir seçeneklere dönüşür.

Bugün Almanya açısından temel tehlike de burada yatmaktadır. Sorun yalnızca AfD’nin yüzde kaç oy aldığı değildir. Daha önemli olan, AfD’nin kurduğu siyasal çerçevenin toplumun ve diğer siyasi partilerin dilini ne ölçüde dönüştürdüğüdür. Göçmenlerin ekonomik ve toplumsal krizlerin temel sorumlusu gibi sunulduğu, vatandaşlık ve aidiyet kavramlarının giderek daha dışlayıcı biçimde tanımlandığı ve ana akım partilerin aşırı sağın kavramlarına yaklaşmaya başladığı bir ortamda ırkçılık artık yalnızca aşırı sağ partilerin meselesi olmaktan çıkar. Demokratik toplumun tamamını ilgilendiren yapısal bir sorun haline gelir.

Bu nedenle Almanya’da önümüzdeki dönemin temel siyasal mücadelesi yalnızca AfD’nin seçimlerde elde edeceği sonuçlar üzerinden yürümeyecektir. Daha temel soru, Almanya’nın nasıl bir toplum ve nasıl bir “biz” anlayışı üzerine kurulacağıdır. Etnik ve kültürel homojenliği esas alan, aidiyeti köken üzerinden tanımlayan dışlayıcı bir toplum mu; yoksa farklı kökenlerden insanların eşit yurttaşlık temelinde yaşayabildiği, sosyal hakların ve demokratik özgürlüklerin güvence altında olduğu çoğulcu bir toplum mu?

Anti-faşist sol açısından bu sorunun cevabı, milliyetçiliğe karşı enternasyonal dayanışmayı, ırkçılığa karşı eşitliği ve toplumsal bölünmeye karşı sınıf dayanışmasını savunmaktan geçmektedir. Ekonomik ve toplumsal krizlerin bedelini göçmenlere ve mültecilere ödetmeye çalışan siyasete karşı, sorunların gerçek nedenlerini görünür kılan bir mücadele gereklidir. Çünkü aşırı sağın güçlenmesi yalnızca onun doğrudan hedef aldığı grupları tehdit etmez; emekçilerin haklarını, demokratik özgürlükleri ve toplumun birlikte yaşama kapasitesini de zayıflatır. Bu nedenle faşizme ve ırkçılığa karşı mücadele yalnızca belirli grupların kendilerini savunma meselesi değil, eşitlikçi ve demokratik bir toplumun geleceğini savunma mücadelesidir.