Rojava’da “Biz Dilimizi istiyoruz” -Eren Aydın

featured
Paylaş

Bir halkın dilini seçmeli derse dönüştürmek, yalnızca eğitim programında yapılan bir değişiklik değildir. Bir halkın kendi geleceği üzerindeki söz hakkına müdahaledir. Bir zamanlar üniversiteye kadar Kürtçe eğitim yapılabilen Rojava’da bugün çocukların kendi dillerinde eğitim hakkı için okul bahçelerinde toplanması, slogan atması ve derslere girmemesi, gelinen noktayı bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Öğrencilerin Kürtçenin seçmeli derslerle sınırlandırılmasına karşı gösterdiği tepki, basit bir eğitim tartışmasına indirgenemez. Çocukların attığı “Dilimizi istiyoruz!” sloganı, yıllardır savaşın, baskının, yoksulluğun ve belirsizliğin ortasında kendi toplumsal varlığını korumaya çalışan bir halkın en temel taleplerinden birini ifade ediyor: Kendi dilimizle öğrenmek, kendi dilimizle yaşamak istiyoruz.

Fakat bugün yaşananların ağırlığı yalnızca bu talebin kendisinden kaynaklanmıyor. Asıl sarsıcı olan, çok büyük bedeller ödeyerek kendi kendini yönetme iradesini ortaya koymuş bir halkın, yıllar sonra yeniden “dilimi istiyorum” diyerek okul bahçelerinde eylem yapmak zorunda kalmasıdır. Kendi yönetim kurumlarını oluşturmuş, kendi eğitim sistemini kurmuş, kendi dilini kamusal yaşamın ve eğitimin bir parçası haline getirmiş bir toplumun çocuklarının bugün dersleri boykot ederek anadilde eğitim hakkını savunması, sıradan bir eğitim anlaşmazlığından çok daha fazlasını anlatıyor.

Burada karşımızda yalnızca değişen bir müfredat değil, gerileyen bir siyasal ve toplumsal kazanım vardır. Çünkü bir halk yıllarca kendi diliyle eğitim görme imkanını yaratmışken, bugün çocukların yeniden “dilimizi istiyoruz” diye sokağa, okul bahçelerine çıkması, kazanılmış bir hakkın artık güvence altında olmadığını gösteriyor. Bu tablo, Rojava’da yıllar boyunca yaratılan deneyimin nereye doğru sürüklendiği konusunda ciddi sorular ortaya çıkarıyor.

Tam da bu nedenle bugün yaşananları yalnızca “entegrasyon”, “ortak eğitim sistemi” ya da “birlik” gibi kavramlarla açıklamak mümkün değildir. Çünkü ortada çok açık bir çelişki vardır: Dün Rojava’da üniversiteye kadar mümkün olan Kürtçe eğitim, bugün neden seçmeli ders düzeyine indirgenmektedir? Dün bir kazanım olarak görülen, kurumsallaşan ve toplumsal yaşamın parçası haline gelen bir hak bugün neden daraltılmaktadır?

Bu sorulara yanıt vermeden “entegrasyon” söylemine sığınmak, yaşanan gerilemeyi açıklamak değil, üzerini örtmek anlamına gelir. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca iki eğitim sisteminin birbirine uyarlanması değildir. Eğer bu sürecin sonucu Kürtçenin eğitimdeki yerinin küçülmesi, anadilde eğitimin seçmeli hale gelmesi ve yıllar içinde oluşmuş kurumların işlevsizleşmesi ise bunun adına entegrasyon demek gerçeği değiştirmez. Bu, açık biçimde bir kazanımın geri alınmasıdır.

Rojava’da yaşanan sürecin en önemli kazanımlarından biri, Kürtçenin kamusal yaşamda ve eğitimde daha özgür kullanılabilmesiydi. Uzun yıllar boyunca Suriye’de Kürtçenin kamusal ve kurumsal alandaki yeri yok ken, Rojava’da çocukların kendi dillerinde eğitim görebilmesi başlı başına tarihsel bir değişimdi. Bu nedenle bugün bu alanın yeniden daraltılması sıradan bir düzenleme olarak görülemez.

Bir halk yıllarca kendi dilini eğitim dili haline getirmiş, kendi öğretmenlerini yetiştirmiş, kendi okullarını ve eğitim kurumlarını oluşturmuşsa, bütün bunların bir idari düzenlemeyle geriye götürülmesi kabul edilebilir değildir. Çünkü burada ortadan kaldırılan yalnızca bir ders programı değil, yıllar içinde oluşmuş bir toplumsal kazanımdır.

Daha da önemlisi, bu kazanımlar kendiliğinden ortaya çıkmadı. Rojava halkı savaşın, saldırıların, kuşatmanın, yoksulluğun, göçün ve büyük insani kayıpların içerisinde kendi toplumsal düzenini ayakta tutmaya çalıştı. Binlerce insanın yaşamını etkileyen ağır bir tarihsel sürecin içerisinden, kendi dilinde eğitim görebilen bir kuşak yaratıldı. Bu nedenle bugün Kürtçe eğitimin geriletilmesini yalnızca idari bir değişiklik gibi ele almak, o kazanımların hangi koşullarda elde edildiğini de görmezden gelmek anlamına gelir.

Büyük bedeller ödeyerek kendi kendini yönetme iddiasını ortaya koymuş bir halkın çocuklarının bugün yeniden kendi dilini talep etmek zorunda kalması başlı başına büyük bir çelişkidir. Eğer bir devrimin, bir toplumsal dönüşümün ya da bir halkın kendi kendini yönetme deneyiminin en temel iddialarından biri insanların kendi kimliğiyle ve diliyle özgürce yaşayabilmesi ise, bugün öğrencilerin anadilde eğitim için okulları boykot ediyor olması gelinen nokta açısından son derece ağırdır.

Bu nedenle mesele yalnızca “bir hakkın daralması” olarak da tarif edilemez. Burada yitirilen şey, aynı zamanda bir devrimin anlamıdır. Çünkü devrim yalnızca iktidarın ya da yönetim biçiminin değişmesi değildir. Devrim, insanların daha önce sahip olmadıkları haklara kavuşması, kendi yaşamları üzerinde daha fazla söz sahibi olması ve bu kazanımların kalıcı hale gelmesidir. Eğer yıllar sonra insanlar yeniden daha önce elde ettikleri haklar için mücadele etmek zorunda kalıyorsa, burada kazanımların korunamadığı ve devrimci sürecin geriye doğru sürüklendiği gerçeğiyle yüzleşmek gerekir.

Bir devrimin en ağır kaybı yalnızca kurumlarının değişmesi değildir. İnsanların o devrim sayesinde kazandıkları hakların birer birer geri alınmasıdır. Eğer bir zamanlar kendi dilinde üniversiteye kadar eğitim görebilen çocuklar bugün kendi dillerinin seçmeli derse dönüştürülmesine karşı sınıflara girmiyorsa, burada ciddi bir tarihsel kırılma vardır. Bunun hangi siyasal anlaşmayla, hangi idari gerekçeyle ya da hangi “zorunlulukla” açıklandığı ikincil bir meseledir. Ortaya çıkan sonuç kabul edilemezdir.

Çünkü gerekçe ne olursa olsun, bir halkın kazanılmış hakkının ortadan kaldırılması meşrulaştırılamaz. Siyasi dengeler değişebilir, yönetimler arasında anlaşmalar yapılabilir, idari yapılar yeniden düzenlenebilir, Suriye’nin geleceğine ilişkin yeni modeller tartışılabilir. Fakat bütün bunların bedeli Kürtçenin eğitimden geri çekilmesi olamaz. Bir halkın dili pazarlık konusu yapılamaz ve bir siyasal uzlaşmanın bedeli çocukların anadilde eğitim hakkı olamaz.

Üstelik Rojava açısından bu çelişki daha da büyüktür. Kendi kendini yönetme iddiasındaki bir toplumun, kendi dilini eğitim alanında özgürce kullanamamasının hiçbir tutarlı açıklaması olamaz. Eğer bir halk kendi çocuklarının hangi dilde eğitim göreceği konusunda söz sahibi değilse, kendi dilini eğitim sisteminin asli unsuru olarak koruyamıyorsa, o zaman siyasal ve idari özerklik iddiasının içeriği de tartışmalı hale gelir.

Kendi kendini yönetmek yalnızca idari kurumlara sahip olmak değildir. Kendi kendini yönetmek, aynı zamanda kendi dilini, kültürünü, eğitimini ve toplumsal yaşamını özgürce sürdürebilmektir. Kürtçenin eğitim dili olmaktan çıkarılıp seçmeli bir ders konumuna itilmesi, bu nedenle yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasal bir gerilemedir.

Anadil, haftada birkaç saat seçilip seçilmeyecek sıradan bir ders değildir. Dil, çocuğun ailesiyle, çevresiyle, kültürüyle, tarihiyle ve toplumsal hafızasıyla kurduğu ilişkinin temelidir. Çocuk kendi dilinde eğitim aldığında yalnızca dersleri anlamaz; aynı zamanda kendi toplumsal dünyasının içinde öğrenir, kendisini daha güçlü ifade eder ve eğitim hakkına daha eşit biçimde katılır.

Bu nedenle anadilde eğitim hakkı bir ayrıcalık değil, temel bir haktır. Bu hakkı seçmeli ders düzeyine indirmek, hakkı korumak değil, sınırlandırmaktır. Bir dilin tamamen yasaklanmamış olması, o dilin eğitim hakkının korunduğu anlamına gelmez. Anadilin eğitim sisteminin asli dili olmaktan çıkarılıp kenara itilmesi de başlı başına bir gerilemedir.

Suriye’de yeni bir siyasal ve idari düzen kurulacaksa bunun yolu Rojava’da elde edilmiş hakların ortadan kaldırılmasından geçemez. Kürtlerin Suriye’nin geleceğinde yer alması ile Kürtçenin eğitimdeki konumunun geriletilmesi birbirinin zorunlu sonucu değildir. Tam tersine, gerçek bir ortak gelecek ancak mevcut hakların korunması ve güvence altına alınmasıyla kurulabilir.

Birlik, bir halkın kendi kazanımlarından vazgeçmesi demek değildir. Entegrasyon, daha önce var olan hakların ortadan kaldırılması anlamına gelemez. Eğer yeni bir düzen kurulurken Kürtçenin eğitimdeki yeri küçülüyor, çocukların kendi dillerinde eğitim görme hakkı daralıyor ve Rojava’da yıllar içinde oluşmuş kazanımlar ortadan kaldırılıyorsa burada ilerlemeden değil, geriye gidişten söz etmek gerekir.

Asıl üzerinde durulması gereken nokta budur. Rojava’nın Suriye ile ilişkisi yeniden şekillenebilir, idari yapılar değişebilir, kurumlar arasında yeni düzenlemeler yapılabilir. Ancak bütün bunların bedeli Kürtlerin dilsel, kültürel ve toplumsal kazanımları olamaz. Bir siyasal uzlaşmanın bedeli çocukların kendi dillerinde eğitim hakkından vazgeçmesi haline geliyorsa, o uzlaşmanın niteliği sorgulanmalıdır.

Çünkü bugün ortaya çıkan manzara son derece çarpıcıdır. Büyük bedeller ödeyen, kendi kendini yöneten, kendi kurumlarını kuran ve kendi dilinde eğitim sistemini oluşturan bir halkın çocukları yeniden “dilimizi istiyoruz” diye eylem yapıyor, öğrenciler okulları boykot ediyor ve daha önce sahip oldukları bir hakkı korumaya çalışıyor. Eğer bir sürecin sonunda varılan nokta buysa, burada ciddi bir kayıp vardır.

Bu kayıp yalnızca eğitim alanındaki bir gerileme değildir. Yitirilen, yıllar boyunca yaratılan bir toplumsal umudun, bir devrimci kazanımın ve kendi kendini yönetme iddiasının önemli bir parçasıdır. Bir devrim, kendi çocuklarını yıllar sonra yeniden en temel hakları için mücadele etmek zorunda bırakıyorsa, o devrimin kazanımlarının nasıl korunduğu sorusunu sormak kaçınılmazdır.

Yetişkinlerin kullandığı karmaşık siyasal kavramları bir yana bırakıp çocukların söylediklerine kulak vermek aslında meseleyi yeterince açık hale getiriyor:

Rojava’daki çocuklar başka bir şey istemiyor. Kendi dillerinde öğrenmek, konuşmak, yazmak ve yaşamak istiyorlar. Bunun için okul bahçelerinde toplanıyor, derslere girmiyor ve kendi dillerine sahip çıkıyorlar.

Bu talebi “entegrasyon” söylemi içinde eritmek mümkün değildir. Rojava’da yıllar içerisinde elde edilmiş anadilde eğitim hakkı korunmalıdır. Suriye’nin geleceğine ilişkin hiçbir düzenleme, Kürtçenin eğitim alanından geri çekilmesinin gerekçesi haline getirilemez.

Çünkü kendi kendini yönetmekten söz edilen bir yerde, bir halkın kendi dilini özgürce kullanamamasının hiçbir kabul edilebilir yanı yoktur. Büyük bedellerle elde edilmiş bir hakkın bugün yeniden talep edilmek zorunda kalınması, entegrasyon değil, açık bir gerilemedir. Gerekçe ne olursa olsun, hangi siyasal zorunluluk ileri sürülürse sürülsün, bir halkın kendi devrimi içerisinde kazandığı en temel haklardan birinin ortadan kaldırılması kabul edilemez.

Eğer bugün Rojava’da çocuklar yeniden “dilimizi istiyoruz” diyorsa, burada yalnızca bir eğitim politikası değil, bir devrimin nereye vardığı da tartışılmalıdır.

“Biz dilimizi istiyoruz / Em dixwazin zimanê xwe.”

Ve bu, kabul edilemez.