CDK-F’YE SORUYORUZ: EZİLENLERİN ÖFKESİNİ Mİ, YOKSA İKTİDARIN HUZURUNU MU SAVUNUYORSUNUZ? – Editör

featured
Paylaş

Fransa’da sokaklar kaynarken, kendisini ezilen ve inkâr edilen bir halkın temsilcisi olarak tanımlayan bir kurumun ilk refleksinin sokaktaki öfkeyi mahkûm etmek olması, siyasi açıdan düşündürücü olduğu kadar trajiktir!

Fransa Kürdistan Demokratik Konseyi’nin (CDK-F), Paris, Marsilya ve diğer kentlerde yaşanan toplumsal olaylara ilişkin yayımladığı kınama açıklaması, yalnızca eksik bir değerlendirme değil, aynı zamanda ciddi bir siyasal tutum sorunudur.

CDK-F’nin Açıklaması

CDK-F, 18 Ekim 2026 tarihinde Fransızca yayımladığı açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

“Fransa’daki Kürdistan Demokratik Konseyi, dün Paris, Marsilya ve Fransa’nın pek çok şehrinde meydana gelen yağmalamaları, tahribatları ve ciddi şiddet olaylarını en sert şekilde kınıyor.

Gösteri yapma, öfke ifade etme veya taleplerde bulunma hakkı, demokraside temel bir özgürlüktür. Ancak hiçbir talep, ne olursa olsun, şiddet olaylarını, kişilere, ticari işletmelere, kamu veya özel mallara yönelik saldırıları ve tanık olduğumuz yağma sahnelerini haklı çıkaramaz.

CDK-F, sükûnete, sorumluluğa ve demokratik ilkelere saygıya çağırıyor.”

Kaynak: CDK-F’nin 18 Ekim 2026 tarihli Fransızca açıklamasının Türkçe çevirisi.

Peki, ezilenlerin öfkesi nerede? Devlet şiddeti nerede?

Açıklamayı okuyan biri, Fransa’da yıllardır derinleşen sınıfsal eşitsizliklerin, yoksulluğun, sömürünün, gençlerin geleceksizliğinin, devletin baskıcı politikalarının ve polis şiddetinin değil, yalnızca kırılan camların, zarar gören mağazaların ve tehdit altındaki mülkiyetin sorun olduğunu düşünebilir.

Peki, ezilenlerin öfkesi nerede? Sömürülenlerin talepleri nerede? Devlet şiddeti nerede?

CDK-F’ye sormak gerekiyor: Siz hangi tarihsel ve siyasal geleneğin temsilcisisiniz? Devletlerin ezilenlere karşı uyguladığı baskılara itiraz eden bir geleneğin mi, yoksa toplumsal başkaldırı karşısında ilk işi düzenin korunmasını istemek olanların mı?

Elbette hiç kimse sıradan insanların emeğine, geçim kaynaklarına ve yaşamlarına yönelik saldırıları ya da kişisel çıkar amacıyla yapılan yağmayı savunmak zorunda değildir. Ancak toplumsal bir patlamayı yalnızca yağma, tahribat ve şiddet kavramlarına indirgeyen yaklaşım, bilerek ya da bilmeyerek iktidarın kurduğu siyasal çerçeveye hizmet eder.

Çünkü iktidarlar, toplumun neden isyan ettiğinin değil, isyan sırasında hangi vitrinin kırıldığının konuşulmasını ister.

Bir vitrinin kırılması günlerce tartışılırken, milyonlarca insanın hayatını parçalayan ekonomik ve siyasal düzen neden aynı öfkeyle mahkûm edilmiyor?

CDK-F’nin açıklamasındaki asıl çelişki işte burada başlıyor.

Paris’te iki katliam, altı Kürt ve Fransız devletinin yanıtlaması gereken sorular

Fransa’da üç Kürt kadın devrimci, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, 9 Ocak 2013’te Paris’in göbeğinde katledildi. Yıllardır bu katliamın bütün bağlantılarının aydınlatılması, sorumluların ortaya çıkarılması ve devletlerin elindeki bilgilerin açıklanması talep ediliyor.

Aradan yaklaşık on yıl geçtikten sonra, 23 Aralık 2022’de Paris bir kez daha Kürtlere yönelik kanlı bir saldırıya sahne oldu. Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi önünde gerçekleştirilen silahlı saldırıda Kürt kadın hareketinin önemli isimlerinden Emine Kara (Evîn Goyî), sanatçı Mîr Perwer ve Abdurrahman Kızıl katledildiler.

Bu ikinci katliamın zanlısının daha önce göçmenlere yönelik ırkçı şiddet nedeniyle adli süreçlerden geçmiş olması ve saldırıdan kısa süre önce serbest bırakılması, Fransız makamlarının güvenlik ve yargı süreçlerindeki sorumluluklarına ilişkin ciddi soruları gündeme getirdi.

Kürt toplumu, olayın bütün bağlantılarının araştırılmasını ve olası siyasi boyutunun aydınlatılmasını talep etti.

Paris’in göbeğinde, aynı halkın altı insanı iki ayrı katliamda katledilmişken, Fransız devletine yöneltilen sorular nasıl görmezden gelinebilir?

Peki, Fransız devletinin bu katliamlar karşısındaki sorumlulukları, istihbarat kurumlarının ne bildiği, katliamların bütün bağlantılarının neden açıklığa kavuşturulamadığı ve Kürt toplumunun güvenliğinin neden sağlanamadığı soruları neden hâlâ yanıt bekliyor?

Fransız devletinin bu cinayetleri doğrudan organize ettiği kanıtlanmış değildir. Fakat bu, cinayetlerin aydınlatılmasındaki eksikliklerin, güvenlik ihmallerinin ve gizli tutulan bilgilerin sorgulanamayacağı anlamına mı geliyor?

İki ayrı katliamda altı Kürt’ün yaşamını yitirmesi, yalnızca adli soruşturmalara bırakılabilecek bir mesele değildir. Bu olaylar, Kürt toplumunun güvenliği, siyasi faaliyet özgürlüğü ve devletin koruma yükümlülüğü bakımından da ele alınmalıdır.

Kürtler Paris’te katledildiğinde devletten hesap soran bir hareket, Fransız emekçileri sokağa çıktığında neden aynı devletin düzen ve asayiş diline bu kadar kolay yaklaşabiliyor?

Fransa’daki sorunlar yalnızca Fransızların mı? Kürtler ve göçmenler bu düzenin dışında mı yaşıyor?

Burada CDK-F’ye sorulması gereken çok daha temel bir soru var: Fransa’da yaşanan ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunlar yalnızca Fransızları mı ilgilendiriyor? Fransa’da yaşayan yüz binlerce Kürt ve diğer göçmenler, aynı hayat pahalılığını, aynı sömürüyü, aynı güvencesizliği yaşamıyor mu?

Fransa’daki Kürtler de bu ülkenin fabrikalarında, inşaatlarında, restoranlarında, temizlik işlerinde, ulaşım ve hizmet sektörlerinde çalışıyor. Onlar da kira ödüyor, faturalarla boğuşuyor, çocuklarını okula gönderiyor, işsizlikle, düşük ücretlerle ve geleceksizlikle karşı karşıya kalıyor.

Üstelik göçmenler, bu ortak sınıfsal sorunların yanında ayrımcılık, ırkçılık, oturum güvencesizliği, dil engelleri ve toplumsal dışlanma gibi ek sorunlarla da karşılaşabiliyor.

O hâlde Fransa’daki toplumsal öfke, Kürtlerin ve diğer göçmenlerin de öfkesi değil midir? Bu talepler onların da talepleri değil midir?

Fransa’da yaşayan Kürtler yalnızca Kürdistan’da yaşanan gelişmelerden etkilenen, yaşadıkları ülkenin toplumsal ve siyasal sorunlarından bağımsız bir topluluk değildir. Onlar aynı zamanda Fransa’daki emekçi sınıfların, göçmen toplulukların ve toplumsal yaşamın bir parçasıdır.

Kürt bir işçinin karşı karşıya kaldığı sömürüyle Fransız bir işçinin yaşadığı sömürü birbirinden kopuk değildir. Kürt bir gencin geleceksizliğiyle Fransız bir gencin geleceksizliği arasında aşılmaz bir duvar yoktur. Göçmenlerin maruz kaldığı ayrımcılıkla toplumun diğer kesimlerinin yaşadığı eşitsizlikler de birbirinden bağımsız değildir.

Tam da bu nedenle Fransa’daki Kürt kurumlarının sorumluluğu, yalnızca Kürdistan merkezli gelişmeler hakkında açıklama yapmakla sınırlı görülemez. Yaşadıkları ülkenin ekonomik, demokratik ve toplumsal sorunları karşısında da söz söylemeleri, Kürtlerin ve diğer emekçilerin ortak sorunlarını görünür kılmaları beklenir.

CDK-F, Fransa’daki Kürtlerin temsilcisi olduğunu söylüyorsa, bu insanların işçi, emekçi, göçmen, kadın, genç ve yoksul olarak yaşadıkları sorunları da temsil sorumluluğunun bir parçası olarak görmüyor mu?

Kürtlerin demokratik haklarını savunmak ile Fransa’daki işçilerin, gençlerin ve göçmenlerin haklarını savunmak birbirine rakip iki mücadele değildir. Tam tersine, bu mücadeleler eşitlik, özgürlük, adalet ve insan onuru taleplerinde buluşabilir.

Fransa’daki bir toplumsal harekete yalnızca dışarıdan bakmak, Kürtlerin de yaşadığı ekonomik ve sosyal koşulları görmezden gelmek anlamına gelebilir.

Kürtler Fransa’da yalnızca dayanışma gösterileri düzenleyen bir topluluk mudur, yoksa yaşadıkları ülkenin geleceğinde söz sahibi olması gereken emekçiler, gençler ve yurttaşlar mıdır?

Bir halkın temsilcisi olmak, o halkı diğer ezilenlerden ve emekçilerden koparmak anlamına gelmemelidir. Kürtlerin yaşadıkları ülkedeki demokratik ve toplumsal mücadelelere katılması, kendi kimliklerinden ya da ulusal taleplerinden vazgeçmeleri demek değildir.

Aksine, ortak sorunlar üzerinden gelişen dayanışma, hem Kürt toplumunun demokratik taleplerini görünür kılabilir hem de farklı halklar ve toplumsal kesimler arasında güçlü bağlar kurulmasını sağlayabilir.

Fransa’da yaşayan Kürtler bu düzenin dışında değilse, bu düzene yönelen toplumsal itirazın da dışında değillerdir.

İşte CDK-F’nin açıklamasında eksik kalan önemli noktalardan biri budur: Fransa’daki toplumsal olayları yalnızca kamu düzeni açısından değerlendirmek yerine, Kürtlerin de parçası olduğu emekçi ve göçmen kesimlerin yaşadığı sorunlarla birlikte ele almak.

CDK-F’ye göre ezilenler ne yapmalıdır?

Yoksulluğa sessizce katlanmalı mı? Sömürüye boyun mu eğmeli? Polis copuna, gaz bombasına ve baskıya karşı yalnızca devletin uygun gördüğü sınırlar içinde mi itiraz etmeli?

Ezilenlerin isyanı, öfkesi ve mücadelesi, toplumsal değişimlerin tarihsel dinamikleri arasında yer almıştır. Ancak barışçıllık, iktidarı rahatsız etmeme zorunluluğuna dönüştürüldüğünde protesto hakkının içi boşaltılır.

Grevler, boykotlar, kitlesel iş bırakmalar, meydan işgalleri ve sivil itaatsizlik de barışçıl mücadelenin biçimleridir. Bunların ortak özelliği, iktidarın ve sermayenin alışılmış işleyişini bozabilmeleridir.

İktidarı hiç sarsmayan, sermayenin çıkarlarına hiç dokunmayan, düzenin işleyişini hiç zorlamayan bir protestonun siyasi etkisi ne olacaktır?

Polis şiddeti ve provokasyon iddiaları neden görmezden geliniyor?

Fransa’daki toplumsal öfkeyi anlamak için yalnızca sokakta yaşananlara değil, insanları o sokaklara çıkaran koşullara da bakmak gerekir.

Üstelik devletin ve medyanın olayları nasıl sunduğu da başlı başına siyasi bir meseledir. Bir yandan kırılan vitrinler tekrar tekrar gösterilirken diğer yandan polis müdahaleleri, yaralanan göstericiler ve halkın talepleri geri plana itiliyorsa, burada tarafsız bir habercilikten değil, sorgulanması gereken bir çerçevelemeden söz ederiz.

CDK-F neden aynı açıklıkla polis şiddetini eleştirmiyor?

Gösteriler sırasında sivil polislerin rolü, yüzlerini gizleyen güvenlik görevlilerine ilişkin iddialar ve olası provokasyonlar neden bağımsız biçimde araştırılmaya çağrılmıyor?

Bu iddiaların doğruluğu elbette kanıtlarla ortaya konulmalıdır. Ancak bunların araştırılmasını istemek yerine bütün siyasal dikkati göstericilerin eylemlerine yöneltmek de sorgulanması gereken bir tutumdur.

Devletin şiddeti söz konusu olduğunda temkinli, sokaktaki öfke söz konusu olduğunda ise son derece kesin ve sert konuşmak nasıl bir siyasal anlayıştır?

Sermayeye yönelen öfke yalnızca yağma ve şiddet olarak mı görülebilir?

Bir başka mesele de uluslararası sermaye tekellerine yönelen öfkedir.

Büyük şirketler yalnızca ticari işletmeler değildir; aynı zamanda küresel ekonomik düzenin, servet yoğunlaşmasının, tüketim kültürünün ve emek sömürüsünün simgeleri olarak görülürler.

Bu şirketlerin sembolik olarak hedef alınmasını, her durumda sıradan insanların malına yönelik fırsatçı yağmayla aynı siyasal kategoride değerlendirmek doğru mudur?

Elbette bir eylemin antikapitalist bir anlam taşıması, her yöntemini otomatik olarak haklı kılmaz. Fakat sermayenin simgelerine yönelen toplumsal öfkeyi yalnızca adli bir suç kategorisiyle açıklamak da olayların siyasal içeriğini ortadan kaldırır.

Toplumsal patlamalar, bir kurumun toplantı salonunda yazdığı bildiri gibi düzenli, ölçülü ve baştan sona kontrol edilebilir süreçler değildir. Farklı kesimlerin, farklı tepkilerin, çelişkili davranışların ve kimi zaman kabul edilemez eylemlerin iç içe geçtiği tarihsel kırılma anlarıdır.

Devrimci ya da demokratik bir siyasal anlayışın görevi, bu karmaşanın içindeki her davranışı alkışlamak değildir. Ama görevi, yaşanan her aşırılığı gerekçe göstererek halkın öfkesini mahkûm etmek de değildir.

Asıl görev, öfkenin nedenlerini ortaya koymak, meşru talepleri savunmak, devlet baskısına karşı çıkmak ve toplumsal mücadeleyi daha bilinçli, örgütlü ve etkili bir hatta taşımaktır.

Ezilenlerin temsilcisi olmak neyi gerektirir?

CDK-F’nin açıklamasında eksik olan tam da bu siyasal perspektiftir.

Kürt halkının tarihsel mücadelesinden söz eden, inkâra, asimilasyona, sömürüye ve devlet baskısına karşı çıktığını söyleyen bir kurum, başka bir halkın toplumsal isyanını değerlendirirken yalnızca düzenin güvenliğini merkeze alamaz.

Kürt halkı için direniş hakkını savunup Fransız emekçileri için yalnızca sükûnet çağrısı yapmak ciddi bir çelişkidir.

Sizden beklenen, yağmayı savunmanız değil; yağma tartışmasının arkasına gizlenen sınıfsal sömürüyü, toplumsal eşitsizliği, devletin sorumluluğunu ve polis şiddetini görünür kılmanızdır.

Sizden beklenen, sokakta yaşanan her olayı meşrulaştırmanız değil; iktidarın toplumsal öfkeyi kriminalize etme girişimleri karşısında bağımsız ve tutarlı bir demokratik tutum almanızdır.

Sizden beklenen, Fransız devletinin hoşuna gidecek açıklamalar yapmak değil; hakikati, adaleti ve ezilenlerin haklarını aynı ilkelerle savunmanızdır.

Çünkü gerçek dayanışma, yalnızca kendi halkının haklarını savunurken değil, başka halkların ve emekçilerin haklı talepleri karşısında da belli olur.

Sonuç: Kırılan vitrinleri görüp parçalanan hayatları görmemek!

Sonuç olarak CDK-F’ye sorumuz açıktır:

Fransa’da asıl tehdit kırılan vitrinler midir, yoksa milyonlarca insanı geleceksizliğe, güvencesizliğe ve yoksulluğa sürükleyen düzen midir?

Neden sermayenin uğradığı zarar bu kadar açık biçimde mahkûm edilirken, emeğin yıllardır uğradığı zarar aynı siyasal öfkeyle dile getirilmiyor?

Ve en önemlisi: Ezilen bir halkın temsilcisi olduğunu söyleyen bir kurum, toplumsal başkaldırı karşısında ezilenlerin taleplerine mi, yoksa iktidarın asayiş söylemine mi öncelik verecektir?

Kimse yağmayı savunmak zorunda değildir. Ama kimse, yağmayı kınama bahanesiyle sömürüyü, devlet baskısını ve halkın meşru öfkesini görünmez kılma hakkına da sahip değildir.

Kırılan vitrinleri görüp parçalanan hayatları görmemek, demokratik duyarlılık değildir.

Sermayenin zararına ağıt yakarken emekçilerin yaşadığı yıkımı suskunlukla geçiştirmek, ezilenlerden yana siyaset değildir.

Ve ezilenlerin temsilcisi olmak, onların öfkesinden korkmak değil, o öfkenin nedenlerini anlamak ve adalet taleplerinin yanında durabilmektir.

CDK-F, açıklamasıyla tam da bu noktada ciddi bir siyasal sınav vermektedir.

NOT: “Duran Kalkan: Selamlamak, kutlamak gerekiyor”

Medya Haber’de katıldığı programda Kalkan, “Özgürlük ve demokrasi mücadelesi açısından büyük umut veren gelişmeler ortaya çıktı. Bu gençlerin eylemlerini böyle değerlendirmek lazım. Gerçekten de selamlamak gerekiyor, kutlamak gerekiyor. Toplumu harekete geçirdi. Sarı yelekliler de devreye girdiler”