Fransa’da gençlerin, işçilerin ve emekçilerin hayat pahalılığına, yoksulluğa ve geleceksizliğe karşı yükselen mücadelesi, Macron yönetiminin yasakları ve polis müdahaleleriyle karşılaşıyor. İtalya’da Meloni hükümeti de ağır cezalar ve güvenlik önlemleriyle toplumsal muhalefeti baskı altına almaya yöneliyor. Avrupa’nın merkezinde büyüyen bu toplumsal hareketlilik, kapitalist sistemin derinleşen çelişkilerini ve emek ile sermaye arasındaki sınıf mücadelesini yeniden gündeme taşıyor. Yaşananlar, yalnızca mevcut iktidarlara değil, yoksulluğu, sömürüyü ve eşitsizliği yeniden üreten kapitalist düzene yönelik itirazların da ifadesidir.
Fransa’da toplumsal öfkeye yasaklarla yanıt
Fransa’da yükselen hayat pahalılığı, eriyen ücretler, işsizlik ve gelecek güvencesizliği karşısında gençler, işçiler ve emekçiler sokaklara çıktı. 17 Ekim’de ülke genelinde düzenlenen kitlesel protestoların ardından Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, sendikalar tarafından organize edilmeyen gösterilerin mümkün olan her yerde yasaklanacağını açıkladı. Sendikaların düzenleyeceği gösterilerin güzergâhlarının da valilikler tarafından değiştirilebileceğini belirtti.
Macron yönetimi, yasakları kamu düzeninin, iş yerlerinin ve mülkiyetin korunması gerekçesiyle savunurken, kitlelerin ekonomik ve demokratik talepleri geri plana itiliyor. Paris, Lyon ve Marsilya başta olmak üzere çeşitli kentlerde güvenlik önlemleri artırılırken, yeni gösteriler öncesinde yasaklar ve ağır cezalar gündeme getiriliyor.
Kırılan camlar, yağmalanan mağazalar ve zarar gören iş yerleri öne çıkarılırken, milyonları yoksulluğa ve geleceksizliğe sürükleyen ekonomik politikalar yeterince sorgulanmıyor. Polis müdahaleleri ve gösteri hakkına yönelik kısıtlamalar ise kamu güvenliği söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
Oysa asıl mesele birkaç mağazanın camı değil, milyonlarca emekçinin insanca yaşam koşullarından yoksun bırakılmasıdır. Sermayenin çıkarları korunurken emekçilerin taleplerine yasaklarla karşılık verilmesi, devletin sınıfsal karakterini ve giderek keskinleşen emek-sermaye çelişkisini giderek kizistigi gercekligidir.
İtalya’da da aynı tablo: Baskı, cezalar ve güvenlik politikaları
Fransa’da yaşananlar Avrupa’nın diğer ülkelerinden bağımsız değildir. İtalya’da Giorgia Meloni yönetimi de kitlesel protestoların ardından güvenlik düzenlemelerini sertleştirdi. Gösterilerdeki belirli şiddet eylemlerine yönelik ağır hapis ve para cezaları gündeme getirilirken, Milano’ya ek asker gönderilmesi kararlaştırıldı.
Fransa’da gösteri yasakları, İtalya’da ağırlaştırılan cezalar ve askerî güvenlik önlemleri, kapitalist Avrupa’da büyüyen toplumsal huzursuzluğa karşı güvenlikçi politikaların öne çıkarıyorlar.
Dünyaya demokrasi, özgürlük ve insan hakları dersi veren yönetimlerin, kendi ülkelerinde emekçiler haklarını aramak için sokaklara çıktığında polis gücüne ve yasaklara başvurması, savundukları demokratik değerlerin sınırlarına ilişkin ciddi sorular doğuruyor.
Kapitalizm insanlığa bundan sonra ne verebilir?
Fransa’da gençliğin yükselen isyanı, yalnızca bir hükümete ya da tek tek ekonomik kararlara yönelmiş bir tepki olarak görülmemelidir. Bu hareketlilik, kapitalist sistemin geleceğine ilişkin çok daha temel bir soruyu gündeme taşıyor: Kapitalizm insanlığa bundan sonra ne verebilir?
Bir tarafta dünya servetinin giderek daha büyük bölümünü elinde toplayan sermaye sahipleri, diğer tarafta ürettiği zenginlikten hak ettiği payı alamayan milyarlarca emekçi bulunuyor. Teknoloji gelişiyor, üretim kapasitesi büyüyor, toplumsal zenginlik artıyor; ancak bu gelişmeler herkes için refah ve güvenli bir gelecek anlamına gelmiyor.
Kapitalist birikim düzeninin temel çelişkisi de burada ortaya çıkıyor: Zenginlik toplumsal emekle üretilirken, bu zenginliğin önemli bir bölümü özel mülkiyet ve sermaye ilişkileri içerisinde belirli ellerde yoğunlaşıyor.
Bir avuç sermaye sahibi için büyüyen servet, geniş halk kitleleri için derinleşen yoksulluk, güvencesizlik ve gelecek kaygısıyla yan yana varlığını sürdürüyor.
İşsizlik, yoksulluk, savaşlar, ekonomik krizler ve derinleşen eşitsizlikler, kapitalizmin insanlığa sunduğu ilerleme ve refah vaatlerinin sorgulanmasına neden oluyor.
Üstelik kapitalist sistem yalnızca emeği ve doğayı değil, insan ilişkilerini ve duygularını da piyasanın konusu haline getiriyor. Eğitimden sağlığa, barınmadan kültüre, sevgiden dostluğa, dayanışmadan gündelik yaşamın en kişisel alanlarına kadar her şeyin alınıp satılabilir bir metaya dönüştürülmesi, insanı kendi emeğine, topluma ve giderek kendisine yabancılaştırıyor.
İnsanın değeri sahip olduğu parayla, toplumsal ilişkiler piyasa ölçüleriyle, yaşamın anlamı ise tüketim ve rekabetle tanımlanmaya çalışılıyor. Kapitalizmin yarattığı yabancılaşma, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve insani bir soruna dönüşüyor.
Bu koşullarda gençlerin geleceğe güvenle bakamaması, emekçilerin çalıştıkları halde geçinememesi ve geniş kitlelerin yaşamdan beklentilerinin giderek daralması, kapitalist düzenin nasıl bir gelecek sunduğu sorusunu daha da yakıcı hale getiriyor.
Derinleşen sınıf çelişkileri sosyalizmi yeniden gündeme getiriyor
Fransa’da gençlerin, işçilerin ve emekçilerin mücadelesi, ezilen dünya halkları açısından da önemli bir tartışmayı yeniden açıyor: Kapitalizme alternatif bir toplumsal düzen mümkün müdür?
Sosyalizm, bu soruya üretimin ve toplumsal zenginliğin bir avuç sermaye sahibinin kârı için değil, toplumun ihtiyaçları doğrultusunda örgütlenmesini esas alan bir alternatif olarak yanıt veriyor.
Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti, emeğin sömürüsünün ortadan kaldırılması, eğitim, sağlık, barınma ve insanca yaşam koşullarının temel hak olarak güvence altına alınması, sosyalist düşüncenin merkezinde yer alıyor.
Fransa’daki gençlik hareketinin önemi de burada belirginleşiyor. Sokaklarda dile getirilen geçim, eşitlik ve gelecek talepleri, yalnızca mevcut ekonomik politikaların değiştirilmesini değil, bu sorunları sürekli yeniden üreten toplumsal ilişkilerin sorgulanmasını da beraberinde getirebilir.
Ancak sosyalizm düşüncesinin yeniden güç kazanması, yalnızca kapitalizme duyulan öfkeye değil; işçilerin, gençlerin ve emekçilerin ortak mücadelelerinin, örgütlenmelerinin ve dayanışmalarının gelişmesine bağlıdır.
Kapitalizmin yarattığı krizler sosyalizmi kendiliğinden kurmaz; fakat sosyalist bir gelecek arayışının neden gerekli görüldüğünü her geçen gün daha görünür hale getirir.
Hiçbir yasak emekçilerin haklı mücadelesini ortadan kaldıramaz
Fransa’dan İtalya’ya yaşanan gelişmeler, Avrupa’da sınıf mücadelesinin yeni bir döneme girdiğine ilişkin değerlendirmeleri güçlendiriyor. Bir tarafta sömürü, eşitsizlik ve güvencesizlik karşısında insanca bir yaşam isteyen emekçiler; diğer tarafta ekonomik düzeni korumak adına güvenlik yetkilerini genişleten iktidarlar bulunuyor.
İktidarların baskı politikalarına başvurması, büyüyen toplumsal hoşnutsuzluğu denetim altında tutma çabası olarak değerlendirilebilir. Ancak yasaklar, gözaltılar ve polis müdahaleleri ne yoksulluğu ortadan kaldırabilir ne de milyonlarca insanı hak aramaya yönelten ekonomik ve toplumsal çelişkileri çözebilir.
Hiçbir yasak, hiçbir ceza, hiçbir devlet şiddeti; işçilerin, emekçilerin, gençlerin ve ezilen halkların haklı, meşru ve demokratik mücadelesinin tarihsel temelini ortadan kaldıramaz.
Kapitalist sistemin derinleşen krizleri, servet ile sefalet arasındaki uçurum ve giderek keskinleşen sınıfsal çelişkiler, başka bir dünyanın mümkün olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme taşıyor.
Fransa’da yükselen gençlik mücadelesi de bu açıdan yalnızca bugünün ekonomik ve siyasal sorunlarına karşı bir itiraz değil, kapitalizmin ötesinde eşitlikçi, özgürlükçü ve sömürüsüz bir toplum arayışını tartışmak için önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
Çünkü sorun yalnızca kimin yönettiği değil, toplumun ürettiği zenginliğin kimin için ve nasıl kullanıldığıdır. Kapitalizme yönelik sosyalist eleştirinin temelinde de bu soru yatmaktadır: Bir avuç insanın servetini büyüten bir düzen mi, yoksa herkesin insanca, eşit ve özgür yaşayabildiği bir toplum mu?
